Arama:

Etiket Bulutu







September, 2009

Işığı yanan evler

24.09.2009

isigiyananev

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak:
“Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?” dedim.
Hacıanne:
“Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz” dedi.
Merak ettim, tekrar sordum:
“Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?”
Hacıanne:
“Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok ancak burası uzak bir yer, trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda ışığı yanan bir ev bulmazsa sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, “ışığı yanan bir ev” bulsun diye bekliyoruz.”
Konya Ovası’nda, ya da bir başka yerinde Türkiye’nin trenden inen yabancılar için, “Işığı yanan evler” yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.
Şâir öyle diyordu:
“Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.” Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?


Kaynak: Prof. Dr. Saffet Solak’ın bir hâtırası

Zehir

24.09.2009

gelin

Uzun yıllar önce Çinde Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisininde kişiliği tamamen farklıdır buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.

Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev, onun ve kayınvalidesi ile arada kalan eşi içinde cehennem haline gelmistir. Artık birşeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatcıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca hergün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek, böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.

Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Hergün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diyede ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalideside çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu.

Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti. Yaptiklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam, yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı.

Sevgili Li-Li dedi ;
Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret.
Gercek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı, böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi.

Gül veren elde, gül kokusu kalır.

Meslekler

18.09.2009

sinif

Birinci sınıfa başlayan çocuklara öğretmen, babalarının mesleklerini soruyormuş :
-Söyle bakalım Tuna, baban ne iş yapıyor?
Tuna :
-Otobüsleri kaldırıyor efendim, demiş.
Bir sıra önde oturan bir çocuk yanındaki arkadaşına yavaşça sormuş:
-Pekiyi anlayamadım, neymiş babası?
Arkadaşı büyük bir saflıkla cevap veriyor:
-Vinç miş, vinç!

Define Arayan Adam

16.09.2009

dilenci1

Çok eski zamanlarda Bağdatlı bir fukara
Konuvermişti bir gün büyükçe bir mirasa.
Ani gelen zenginlik onu budala etti,
O koskoca serveti bir kaç yılda eritti.
Ama kolay değildi eskiye geri dönmek,
Küheylan attan inip uyuz eşeğe binmek.
Hep evine kapanır için için ağlardı,
Yaradana sığınıp gece gündüz yalvardı:
Yarabbi sen bilirsin; ben fakir bir kul idim,
Muhtaç değildim ama oldukça yoksul idim;
O sonsuz hazinenden bana mal ve mülk verdin,
Lûtfunla gönendirdin, zenginliğe erdirdin;
Bense kıymet bilmedim, varlıkla sarhoş oldum,
Çarçur ettim dağıttım, ve gene berduş oldum.
Hatamı geç anladım, ne olur beni affet
Taşıyacak gücüm yok, ağır geldi bu zillet.
Hazinende ‘yok’ yoktur; ya lûtfet bir geçim ver,
Ya da canımı al da sona ersin çileler.”

Hep böyle niyaz etti haftalarca, aylarca.
Sonunda bir ses duydu derinden, rüyasında:
Sen kalk ve Mısır’a git, orda bir hazine var.
Senin gelip bulmanı bekliyor nice yıllar.”
Uyanınca sevinçle dertlerini unuttu,
Düşünmeden delice Mısır yolunu tuttu.
Aç ve susuz dolaştı, yollar karma karışık;
Ne define göründü, ne de ufak bir ışık.
Açlık ve yorgunluktan perişan hale geldi;
Sonunda dilenmeye çâresiz, karar verdi.
Ama utanıyordu, nasıl girsin bu işe ?
Geceleyin yaparım, tanımaz beni kimse.
Diye düşünerekten karanlığa süzüldü,
Tenha bir sokak bulup bir köşeye büzüldü.
Bir ayak sesi duyup avucunu uzattı;
Ama güçlü bir pençe bileğini kavradı:
Gel bakalım, sen böyle ne yapıyorsun burda
Bu saatte işin ne bu karanlık duldada ?
Besbelli bir hırsızsın, kötü niyetlerin var;
Yanacaktı kim bilir şerrinden nice canlar !”
İriyarı bu adam mahalle bekçisiydi;
Yakasından tutmuştu, dövüyor, sürüyordu.
Dur, dövme de doğruyu söyleyeyim ben sana
Diye garip bağdatlı yalvarıp yakarınca;
Peki, anlat bakalım, besbelli yabancısın;,
Sakın yalan konuşma, doğru anlatmalısın.”
Diye izin verince güvenlik görevlisi
Bizimki baştan sona anlattı hikâyeyi :
Sandığın gibi değil; ne hırsızım ne zalim;
Bir hulyanın peşinde bu hallere gelmişim.”
Bekçi ona inandı; ve gülerek dedi ki :
Anlaşıldı, sen hırsız falan değilsin belli;
Seni bırakacağım, benden kurtulacaksın;
Ama kusura bakma, sırılsıklam ahmaksın !
Ben yıllardır bir rüya görüyorum her gece;
Diyorlar ki : “Bağdatta şöyle bir mahallede,
Şöylece bir sokakta, şöyle şöyle bir evde
Git, kaz ve çıkar onu; gömülü bir define.”
Yerimden kımıldamam, güler, geçerim ancak,
Senin bir rüya için düştüğün şu hale bak !
Bu kadar mı ahmaksın, sende yok mu hiç akıl ?
Bir daha görmeyeyim, şimdi karşımdan yıkıl ! ”

Bu sözleri duyunca şaşırdı mirasyedi:
Tarif edilen bu ev aynen kendi eviydi.
Demek ki hem define üstünde oturmuşum,
Hem de yoksulluğumdan feryat ediyormuşum.
Bu ne büyük gaflettir, ne affedilmez ayıp;
Yorgunlukla, çileyle geçen bunca yıl kayıp.”
Burnu koku almayan ne alır has bahçeden;
Melodiden ne anlar kulağı işitmeyen ?
Hayatını servete, saltanata adayan
Bilemez defineyi, kendi içinde yatan.
Hem gerçek zenginlikten böylece mahrum kalır
Hem de hayattan yalnız çile ve zahmet alır.

La EDRİ
Kaynak : M.C.Rûmi, Mesnevi, Cilt : 6

Pıspısa Hanım ile Sıçan Soluk Bey

16.09.2009

masallar3

Günlerin birinde Karafatma adında bir böcek varmış.
Kanatları kara, başı kapkara…
Gözleri elâ… Yüreğinde sevda…
Pıspısa Hanım demişler adına…
Bir gün Pıspısa Hanım kocaya varmak istemiş:
Giyinmiş, kuşanmış, bezenmiş, düzenmiş…
Kâh soluna bakmış, kâh sağına.
Bir tepenin üstüne çıkmış naz ile.
Türkü söylemiş hoş avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa oyuna giderim…

Bir oduncu yoldan geçiyormuş.
Elinde balta, başında şapka.
Pıspısa Hanım’ın güzel sesini duymuş:
Ay Pıspısa Hanım bana varır mısın? diye sormuş.
Pıspısa Hanım baltayı görünce korkmuş:
Beni döversen, neyle döversin?
Oduncu gülmüş: Baltayla! demiş.
Pıspısa Hanım: Yürü yürü git işine.
Ben sana yar olmam! Bir daha gelme peşime!..
Oduncu çıkıp gitmiş. Pıspısa Hanım yola bakmış naz ile.
Türküsünü söylemiş hoş avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa oyuna giderim…

Bir bostancı geliyormuş. Elinde kürek, yüzü göyçek…
Pıspısa Hanım’ın hoş sesini duymuş. Heyecanla yanına koşmuş:
Pıspısa Hanım benimle evlenir misin?
Pıspısa Hanım küreği görünce korkmuş: Beni döversen, neyle döversin?
Bostancı gülmüş: Kürekle!
Pıspısa Hanım: Yürü yürü git işine. Ben sana yar olmam! Bir daha gelme peşime!..
Bostancı çıkıp gitmiş. Pıspısa Hanım arkasını dönmüş naz ile.
Türküsünü söylemiş acı avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa ölüme giderim…

Bu kez Sıçan Soluk Bey yoldan geçiyormuş.
Tüyleri taralı, gözleri hareli… Durmuş,
Pıspısa Hanım’ın endamına bakmış: Aman Tanrım! Giyinmiş, kuşanmış, bezenmiş, düzenmiş…
Kâh soluna bakmış, kâh sağına.
Bir tepenin üstüne çıkmış naz ile.
Türkü söylermiş acı avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa ölüme giderim…

Sıçan Soluk Bey dile gelmiş:
Ah Pıspısa Hanım, Pıspısa Hanım, canım cananım, ruh-i revanım, sana kıyamam?
Pıspısa Hanım, meraklı gözlerle süzmüş.
Sıçan Soluk Bey’i görmüş: Sıçan Soluk Bey; ama ne bey!..
Giyinip bezenmiş, kürkünü tarayıp düzeltmiş, kuyruğunu kaldırıp beline atmış, kulakları dimdik…
Dersin ki Zaloğlu Rüstem! Bıyıklarını burmuş, dünyaya sahip olmuş.
Göğsü apak, gözleri kara. Bakanı düşürür sevdaya…
Pıspısa Hanım’ın içi titremiş:
Hoş geldin eeey dişleri mihenk, bacakları direk, herkesten göyçek, sen hoş geldin, demiş.
Sıçan Soluk Bey keyiflenmiş;
Vaaay hoş gördük Pıspısa Hanım, benim aziz canım, söyle bakalım bana varır mısın?
Pıspısa Hanım sormadan edememiş: Beni döversen, neyle döversin?
Sıçan Soluk Bey duygulanmış:
Benim sevdiceğim, canım cananım, seni dövemem, kuyruğumu üstüne sererim,
ceylan gözlerine sürme çekerim, eteklerine inci elmas dizerim…
Pıspısa Hanım sevinçle kararını vermiş:
Seninle ölüme bile giderim, canımı kurban ederim…
İkisi de sarılıp koklaşmışlar, düğün gününü kararlaştırmışlar…
Cırcır böcekleri sazende olmuş, kelebekler hanende. Cırcırlar çalmış, kelebekler oynamış.
Yedi gün, yedi gece toy düğün olmuş, davul sesi bütün ormanı tutmuş.
Sincaplar arabaya koşulmuş,
Pıspısa Hanım’ı Sıçan Soluk Bey’in evine getirmişler.
Bütün böcekler yığılmış, halay çekmişler… Yeyip içip eğlenmişler…

Herkes evine dağılmış. Yeni evliler balayına çıkmış. Sıçan Soluk Bey:
Canım cananım, Pıspısa Hanım, demiş. Sen keyifle otur, ben Han evine gideyim.
Süzülüp kilere gireyim. Nohut, mercimek, şirin yiyecek, ne bulsam getireyim.
Koy yanına, at ağzına, kırt kırt kırtlat, keyfine bak!
Pıspısa Hanım naz yapmış, iz yapmış, Sıçan Soluk Bey’in boynuna sarılmış:
Çabuk dön! Ayrılığa dayanamam, senden uzak kalamam!
Sıçan Soluk Bey karısıyla öpüşmüş, yola düşmüş.
Az gitmiş, çok gitmiş, biraz sonra Han evine yetişmiş.
Han evi de ne ev haaa!.. Her şey var, her şey bol, kuş sütü eksik…
Hemen kilere süzülmüş, zenginliğin içine düşmüş…
Mırnaav mırnaaav! sesiyle ürkmüş.
Bir de bakmış, bir kedi! Tırnakları fırlamış, yeleleri kabarmış!.. Pençesi kartal…
Sıçan Soluk Bey zor kaçmış, yağ küpüne atlamış…
Kedinin kafası sığmamış. Sıçan Soluk bey geldiğine bin pişman…
O sinmiş, kedi yolları kesmiş…
Pıspısa Hanım uzun uzun yol gözlemiş, Sıçan Soluk Bey’den haber yok. Canı fena halde sıkılmış:
Bari Bey’in çamaşırlarını alayım, götürüp gölde yıkayayım.
Serip kurutayım, giyinip bezensin, üstü başı temiz gezsin.
Derhal çamaşırları bohça yapıp sırtına atmış… Göle varmış. Aaa! Birden ayağı kaymış, suya yuvarlyanmış.
Göl derin, su soğuk… Çok çabalamış, sular yutmuş, geri çıkamamış.
Yoldan geçen atlıları görüp umutlanmış.
Bir kamışa tutunup bağırmış:

Tapır tupur atlılar,
Kolları kolçaklılar,
Han evine gidesiniz,
Sıçan Bey’e diyesiniz:
Pıspısa hanım,
Göle düştü canın…
Çabuk gele, beni ala,
Yoksa hanım boğula…

Atlılar o yana bakmışlar, bu yana göz atmışlar, kimseyi göremeyip şaşkına dönmüşler.
Pıspısa Hanım yine türküsüne başlamış:

Saçı uzun saray hanım,
Donu uzun doray hanım,
Göle geldi, çamaşır yudu,
Günü kara Pıspısa Hanım…
Sıçan Soluk Bey’e deyin,
Atına binip de tez gele,
Beni gölden alıp götüre!..

Atlılar atlarını dörtnala sürmüşler, Han evine gelmişler. Pıspısa Hanım’ı anlatmış bir de gülmüşler.
Sıçan Soluk Bey duymuş. Ne yapacağını şaşırmış. Sağa bakmış kedi, sola bakmış kedi…
Bıyıkları kendi kuyruğundan iri… Ölümü göze alarak fırlamış.
Kedinin pençesi kalkmış…
Sıçan Soluk Bey canını dişine takmış, bir takla sağa atmış, bir takla sola.
Kedi şaşırmış… O kaçmış kedi kovalamış, o kaçmış kedi peşinde…
Kendini deliğe zor atmış, kedi arkada kalmış…
Sıçan Soluk Bey dışarıya açılan kapıyı zor bulmuş. Gölün yolunu tutmuş, soluk soluğa koşmuş:
Sevdiğim, canım, cananım, ver elini bana Pıspısa Hanım.
Pıspısa Hanım eşini görünce sevinmiş, heyecanla elini vermiş.
Elleri kavuşamamış. Ne yapacaklarını şaşırmışlar.
Sıçan Soluk Bey kendini suya atmış, kürkü ıslanmış.
Pıspısa Hanım’a sevecen sözler fısıldamış:
Pıspısa Hanım, sen benim canım,
Ben seni alım, bağrıma basım…

Pıspısa Hanım kendini bırakmış, Sıçan Soluk Bey’in sırtını boylamış.
İkisi de sallanmışlar, suya batıp çıkmış, batıp çıkmışlar…
Son bir gayretle kıyıya ulaşmış, birbirine sarılmışlar…
Soluk soluğa oturup dinlenmiş, sevinçle evin yolunu tutmuşlar.

Halil İbrahim Bereketi

03.09.2009

halilibrahim

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.
Büyüğü Halil.
Küçüğü ise İbrahim…
Halil, evli çocuklu.
İbrahim ise bekârmış…
Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin…
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.
Bununla geçinip giderlermiş…
Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.
İkiye ayırmışlar.
İş kalmış taşımaya.
Halil, bir teklif yapmış :
İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
Peki, abi demiş İbrahim…
Ve Halil gitmiş çuval getirmeye… .
O gidince, düşünmüş İbrahim:
Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
Böyle demiş ve
Kendi payından bir miktar atmış onunkine…
Az sonra Halil çıkagelmiş.
Haydi İbrahim. De miş, önce sen doldur da taşı ambara.
Peki abi.
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.
O gidince, Halil düşünür bu defa:
Der ki:
Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.
Ama kardeşim bekâr.
O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.
Böyle düşünerek,
Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.
Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.
Bu, böyle sürüp gider.
Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur.
Karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.
Hatta azalmıyor bile.
Hak teala bu hali çok beğenir.
Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki…
Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.
Şaşarlar bu işe…
Aksine çoğalır buğdayları.
Dolar taşar ambarları.
Bugün ‘Bereket’ denilince, bu kardeşler akla gelir.
Bu bereketin adı: halil ibrahim bereketidir.

EVİNİZE VE HAYATINIZA HALİL İBRAHİM BEREKETİ DİLERİZ.

Polisi Nasıl Çağırırsınız ?

02.09.2009

yaslilar

Meridian, Mississippi’de oturan 82 yaşındaki George Phillips,  yatmaya giderken,  karısı George’a yatakodası penceresinden bakarak bahçedeki kulübenin ışığını açık bıraktığını söyler.

George arka kapıyı açıp ışığı kapatır fakat kulübenin içinde hırsızların saklandığını farkeder.
Hemen polisi arar ve durumu bildirir. Polis ona hırsızların evin içinde olup olmadığını sorar. Geroge ‘Hayır.’ der. Bunun üzerine polis ‘Şu anda tüm birimler meşgul. Kapınızı kitleyin. Memurlardan biri müsait olduğunda yanınıza gelecektir.’ der.

George ‘Tamam.’ der. Telefonu kapatır ve 30’a kadar sayar. Ardından tekrar polisi arar ve der ki ‘Merhaba, Birkaç saniye önce bahçe kulübemde hırsızlar olduğunu bildirmek için aramıştım. Bu konu hakkında daha fazla endişelenmenize gerek kalmadı çünkü az önce hepsini vurdum.’ ve telefonu kapar.

Beş dakika içerisinde, altı polis arabası, bir SWAT Ekibi, bir Helikopter, iki itfaiye aracı, bir paramedik,  ve bir Ambulans Phillips’lerin evindeydi ve hırsızlar suçüstü yakalanmışlardı.

Polislerden biri George’a, ‘Yanılmıyorsam onları vurduğunu söylemiştin!’ der.

George ise şöyle yanıtlar; ‘Yanılmıyorsam tüm birimlerin meşgul olduğunu söylemiştiniz!’

İnek Meselesi

01.09.2009

cowanddolphin2

Geleneksel Kapitalizm:

iki ineginiz var.
Birini satιp boga alιrsιnιz.
Sürüler yetistirir, ekonomiyi büyütürsünüz.
Hepsini satar ve emekliye ayrιlιrsιnιz..

Fransιz Yaklasιmι:
iki ineginiz var.
Üç inek istediginiz için grev yaparsιnιz.

Alman Yaklasιmι:
iki ineginiz var.
Onlarι öyle gelistirirsiniz ki, 100 yasιna kadar yasarlar, ayda sadece bir kez yemek yerler ve asιrι süt verirler.

Japon Yaklasιmι:
iki ineginiz var.
Onlarι öyle bir dizayn edersiniz ki, normal inegin 10da 1’i boyutuna inerler ve 20 kat daha fazla süt verirler.
Sonra “inekemon” adιnda akιllι çizgi film karakterleri yaratιp dünyaya satarsιnιz.

italyan Yaklasιmι:
ki ineginiz vardιr, ama nerede olduklarιnι bilmezsiniz.
Ögle yemegi arasι verirsiniz.

isviçreli Yaklasιmι:
5000 inek vardιr, hiçbiri kendi malιnιz degildir.
Baksιnlar diye baskalarιna ödeme yaparsιnιz.

Hint Yaklasιmι:
iki ineginiz var.
Onlara taparsιnιz..