Arama:

Etiket Bulutu







January, 2010

Sevgi nedir?

31.01.2010

quasimodo

Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış.

“Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir” diye başlıyor. “Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?” diye soruyor.
Sonra anlatmaya başlıyor.
“Sevgi üç türlüdür!”

Birincinin adi “Eğer” türü sevgi!
Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adi takmış yazar.

Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.
Toyotome “En çok rastlanan sevgi türü budur” diyor. Bir şarta bağlı sevgi..Karşılık bekleyen sevgi.. “Sevenin, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak vaat edilen bir sevgi türüdür bu” diyor yazar.. “Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır.
”Yazara göre evliliklerin pek çoğu “Eğer” türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile “Eğer” türüne rastlanıyor.

ÇÜNKÜ türü sevgi

Sonra da devam ediyor yazar, çünkü türü sevgi. Toyotome bu tür sevgiyi söyle tarif ediyor:
”Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır.”
Örnek mi?..
”Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)”
“Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki..”
“Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki..”
“Seni seviyorum. Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki.”
Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş bir şeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır.
Ama derin düşünürseniz, bu türün, “Eğer” türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artik ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW’si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.
”O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?” diye soruyor, Toyotome. “Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz” diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var.
Birincisi. “Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?” korkusu.
Tüm insanların iki yani vardır. Biri dışa gösterdikleri. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği..
“İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse” korkusu buradan doğar. İkincisi de. “Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.” endişesidir.
Japon yazar “Toplumlardaki sevgilerin çoğu ‘Çünkü’ türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insani hep kuşkuya düşürür” diyor. Peki, o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne? “Ve işte sevgilerin en gerçeği yolda!


Üçüncü tür sevgi benim ‘Rağmen’ diye adlandırdığım türdür” diyor yazar.

Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için eğer” türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için “Çünkü” türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan “Bir şey olduğu için” değil, Bir şey olmasına rağmen” sevilir. Güzelliğe bakar mısınız? Rağmen sevgi.
Esmeralda, Qusimodo’yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına “rağmen” sever.
Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda’ya Çingene olmasına “rağmen” tapar! “kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara ‘rağmen’ sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile.”
Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine “rağmen” olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.
Japon yazar “Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur” diyor. “Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, basarı ya da ünden daha önemlidir.” Bunun böyle olduğundan nasıl emin? Hakli olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.
“Şu soruma cevap verin” diyor.
“Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, basarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz?
Kendi kendinize ‘Yaşamamın ne yararı var’ diye sormaz mıydınız?” Devam ediyor Toyotome.
“Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün. Dünya birden bire başınızın üstüne çökmez miydi? O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?”
“Diyelim sıradan bir yaşamınız var. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?” diye soruyor ve yanıtlıyor:
“Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar.”
Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor “Rağmen” sevgiyi.
“Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni ‘Rağmen’ türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır.
”Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome. “Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var. Kimsede başkasına verecek fazlası yok” diye açıklıyor. Anlatıyor.
“Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama o da ayni şeyi başkasından beklemektedir.” Peki, bu dünyada sevgi ne kadar var? Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz.
Hani nerede? Hepsi o. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.
“Dünyadaki en büyük kıtlık, ‘rağmen’ türü sevginin yeterince olmayışıdır!”

İhtiyaç

31.01.2010

bisikletlikiz

Çin’de bir üniversitede gerçek bir olay ;

Kızın biri yeni aldığı bisikletiyle okula geliyor ve okulun bahçesindeki bisiklet parkına henüz kilit almadığı için öylece bırakıyor…Derslerin bitiminde eve gitmek için bisikletinin yanına gelince bisikletinin yerinde olmadığı görüyor ve çok sinirleniyor..

Ertesi sabah okula geldiğinde bisikletini üzerinde bir notla bir gün önce bıraktığı yerde buluyor …Üzerindeki notta “Çok özür dilerim ama bisikletine gerçekten ihtiyacım vardı.Aldıktan iki saat sonra geri getirdim ama sanırım çıkışına yetişemedim, çok üzgünüm, anlayışın içinde teşekkürler”

Kız bu olay üzerine doğruca bir bisikletçiye gidiyor ve beş tane kilit alarak okula dönüyor.. Bisikletini iyice kilitleyip beş farklı anahtarla derse giriyor ve olayı arkadaşlarına anlatıyor.

Ders bitiminde beş kilit taktığını anlattığı arkadaşlarıyla beraber bisikletini almaya gittiğinde şok oluyor. Bisikletinin üzerinde on tane kilit ve birde not var. “Eğer ben acil olduğu zaman kullanamayacaksam sen hiç kullanamayacaksın….”

kaynak : guzelyazilar.net

Karikatür

30.01.2010

karikatur1 karikatur21

karikatur4

karikatur31

Mevsimler nasıl oluşur?

29.01.2010

yorunge

Dünya, kendi ekseni etrafındaki günlük dönüşünü sürdürürken, bir yandan da Güneş’in çevresinde dolanır. Dünya, Güneş etrafındaki dönüşünü elips şeklindeki bir yörünge üzerinde 365 gün 6 saatte tamamlar. Buna 1 yıl denir.

Dünya, 939 milyon km lik yörüngesi üzerinde saatte 108 bin km. hızla hareket eder.

Elips şeklindeki yörüngenin sonucu olarak, Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığı sabit değildir. Bazen yaklaşırken, bazen uzaklaşır. Dünya’nın Güneş’e en yakın olduğu 3 Ocak tarihine Perihel (Günberi) denir. Dünya’nın Güneş’ten en uzak olduğu 4 Temmuz tarihine ise Afel (Günöte) denir.

Dünya’nın Güneş etrafında dönüş hızı da sabit değildir. Hız, günberi tarihinde artarken, günöte tarihinde azalır. Bunun sonucunda mevsim süreleri farklılık gösterir.
mevsim1

Görüldüğü gibi güneşe en uzak olunan Temmuz ayında kuzey yarım kürede yaz mevsimidir. Dünya’nın Güneş’e yaklaşıp uzaklaşması, Dünya üzerindeki sıcaklık dağılışını belirgin olarak etkilemez. Sıcaklık dağılışını etkileyen temel etken güneş ışınlarının geliş açısıdır. 21 Marttan 23 Eylüle kadar kuzey yarım küre, güney yarım küreye göre güneşe daha dönüktür ve daha çok güneş tarafından ısıtılır. Bu durum 23 Eylül-21 Mart arasında tersine döner. Böylece kuzey yarım küresindeki mevsimlere 21 Marttan başlayarak aşağıdaki gibi isim verilmiştir: İlkbahar, 21 Mart-22 Haziran; yaz, 22 Haziran-23 Eylül; sonbahar, 23 Eylül-22 Aralık; kış, 22 Aralık-21 Mart. Güney yarım küresinde mevsimlerin sırası tersine olup, ilkbahar 23 Eylül de başlar.

Eğer eksen eğikliği olmasaydı Dünya güneş etrafında dolanırken Güneş ışınlarının yere düşme açısı değişmeyecek sıcaklık değişimleri gerçekleşmeyecek böylece mevsimler de oluşmayacaktı.

Yiyecekler pişirilildikten sonra vitaminlerini kaybederler mi?

29.01.2010

pisirme

Yiyecekler pişirildiklerinde içlerindeki vitaminlerin öleceklerine olan inanç yaygındır. Ayrıca meyve sularının, meyve sıkıldıktan sonra hemen içilmesi gerektiğine aksi halde vitamininin kaçacağına, yiyeceği kesmenin, doğramanın, kabuğunu soymanın hatta yıkamanın bile vitaminlerini yok edeceğine inanılır.

Bu inanışların hepsi doğrudur ama bir dereceye kadar. Kaybolan vitamin miktarı birçok şarta ve etkene göre değişir. Pişirme sırasında yiyecekteki minerallerin tamamı kararlıdırlar ve bozuşuma uğramazlar yani yiyeceğin besin değeri azalmaz. Ancak vitaminler ısı, ışık, hava gibi faktörlerden değişik oranda etkilenirler.

Vitaminler fizyolojik özelliklerine göre, suda eriyenler ve yağda eriyenler olarak ikiye ayrılırlar. B, C ve P vitaminleri suda eriyenler, A, D, E ve K vitaminleri yağda eriyenler kategorisine girerler. Suda eriyenler başta C vitamini olmak üzere ısıya ve suya karşı daha hassastırlar.

Vitaminleri etkileyen bir başka faktör de gıdadaki asit oranıdır. Asit, C vitaminine bir şey yapamaz ama A vitaminini olumsuz yönde etkiler. Aside dayanıklı C vitamini ısıya hassas olduğundan yüksek ısıda ısıtılan bir kapta yüzde 90a varan bir oranda yok olur.

Yiyeceklerde pişirme kadar muhafaza etme şekli de vitamin kayıplarına yol açabilir. Soğukta veya dondurularak muhafazada bu kayıp çok kayda değer değildir. Dondurulmuş veya konserve yiyecekler, tarladan yeni toplanmışlar hariç, raflarda ve açık havada bir süre beklemiş yiyeceklerden daha fazla vitamin içerebilirler.

Bir gıdadaki vitaminlerin yok olmalarının en önemli nedenlerinden biri de hava ile temaslarıdır. Havanın oksijeni ile temas eden vitamin molekülleri bir çeşit oksidasyona uğrarlar ve etkisiz hale gelirler. Bir yiyeceğin bıçakla kesilmesi, kabuğunun soyulması, doğranarak parçalara ayrılması, hava ile temas eden daha çok yüzeyin oluşmasına neden olur ve sonucunda vitamin kaybı artar. Bu arada zaman da çok önemlidir. Soyulup parçalara ayrılmış bir yiyecek, yenilmeden önce ne kadar uzun zaman açıkta bırakılırsa hava ile temas süresi de uzayacağından yine vitamin kaybı çok olur.

Suda eriyen vitaminler, yiyeceğin yıkanması sırasında suyla beraber kaybolup giderler. Suda haşlanan gıdalarda da yiyeceğin suda eriyen vitaminleri pişirme suyuna karışacağından haşlama suyunu atmamakta, vitamininden faydalanmak için çorba yapıp içmekte fayda vardır. Mikrodalga fırın ve düdüklü tencereler pişirme süresini kısalttıklarından vitamin kaybını da azaltırlar.

Pardon.. Yanlış numara

27.01.2010

telefon1


– aloo!canım 15 tane lahmacun istiyorum.5 i acılı olsun!yeşilliğni bol koy.adresi veriyorum not et
– beyfendi balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı hava üç gün boyunca güney marmarada etkili olacak. iç anadolu…
– alo ne diyosun kardeşim?
– meteorolojiyı aradın dingil!
– pardon yanlış numara


– aloo!kızım hiltondayım. tak takıştır gel. bizim hatunu ara. toplantıda olduğumu söyle. cebi kapalı olacak de.
sende bekletme çabuk gel özledim seni.
– tamam canım. çocuklarıda alayımmı gelirken?
– hı?
– boyun devrilsin herif. evi aradın sen. yaktım çıranı
– pardon yanlış numara!!!


– Alo Ayşe teyze…
– Kimi aradın?
– Ayşe teyzeyi
– Yanlış numara sen kimsin?
– Yanlışsa kapatıyım ben o zaman…
– Sen bi adını söyle belki tanıyorumdur seni
– Ya sabır
– yok tanımıyomuşum,ne biçin isim o öyle


– alo
– alo orası yanlış numara mı?
– nası yani?
– ben hep yanlış arıyorum da
– haa tmm. evet yanlış numara
– neyse sonra görüşmek üzere


– alo – alo sezinle görüşebilir miyim??
– sezin abisiyle dışarı çıktı kızım
– sezinin abisi yok ki
– 18 senelik kızımı benden daha mı iyi tanican sen
– iyi de sezin 15 yaşında
– hayır 18 yaşında ve bir abisi var..
– yaavv yanlışş numara heralde..ben başka bi sezini aramıştıımm
– çaaaaaattt…!


– Alo…
– Efenim?
– Zekeriya abi
– Ben Zekeriya değilim.Pardon yannış numara…
– Ben söylicektim nan onu Repliğimi çaldın pis herif
– Hadi yavrum hadi başka kapıya.Hızlı olan kazanır


– Alo Naci evdemi
– Evde (ÇAAAT!)
– Alo alo diit diit diit


– Alo Kamil abi evdemi
– Evde körolacasıca hala bi iş bulamadı Allah’ın cezası
– Ee ben sonra ariyim yenge


– Alo Muzaffer bey evdemi
– Buyrun benim
– Selam dünyalı biz dostuz, ehehuhehe
– ulan genemi siz


– Alo Mehmet oradamı acaba
– Evet
– Hımm peki Cavit oradamı
– Evet oda burada
– Peki Kenan oradamı
– Evet, beyfendi dalgamı geçiyosunuz siz
– Suphi ?
– (ÇAAAT!) diit diit diit


– Alo şeyda oradamı
– Hayır
– Neden
– Bilmem
– Ama orada olmalı
– Ama yok
– Eminmisiniz
– Hayır adım Hülya
– Çok iğrençsiniz biliyomusunuz
– Biliyorum, başka soru
– Yaş kaç Hülya
– 8 buçuk ama bir ay sonra 9 olucam
– (ÇAAAT!) diit diit diit


– alo ali beyle görüşücektim?
– hangi aliyle?
– bizim aliyle…


– slm hayrı bey
– hayır efendim ben musa yanlıs oldu sanırsam
– ben de murat. bu tanışmamızı bizim evde kutlayalım mı başbaşa
– ohaaa


– Alo! ısmail Abi bankayı soyduk elimizde bi kaç milyon dolar var.
ama bizi engellemeye çalışan bi kaç kişiyi halletmek zorunda kaldık.
Hemen kaçmamız lazım abi polisler peşimizde!
– kardeşim burası ümraniye polis karakolu. ayrıca adresinizi tespit ettik beş dakkaya ordayız
– hassss….


– Alo Mahmut abi nasılsın çoluk, çocuk nasıl?
– ıyiyiz be koçum nası olalım
– Abi ayarladın mı benim işi…
– şeyyy.
– Alo mahmut abi senmisin?
– Yok kardeş ben başkasıyım yanlış aradın sen.
– Ulan madem yanlış aradım neden konuşuyon iki saattir denyo!
– Sen de yanlış aramasaydın hibine


– alov iyi günler uyandırma servisi mi
– yanlış numara itafaiye burası
– ayy istemem istemem su sıkarak uyandırıyorsunuz siz
– ne uyandırması bilader
– insan uyanıyor ki ister istemez
– yat uyu lan .

Zil Zurna İzzet

26.01.2010

sarhos

Adam arkadaşlarıyla gecenin yarılarına kadar içer ve zil zurna bir şekilde eve gelir açar kapıyı ve soyunmadan gider usulca yatağına karısının yanına kıvrılır ve sızar işte ne olursa o anda olur aman tanrım o da nesi:

Yatağın başucunda eli asalı aksakallı bir ihtiyar belirir ve:

Kalk oğlum gidiyoruz

Nereye amca?

Sen öldün oğlum, artık öbür dünyaya gidiyoruz ver elini evladım, haydi…

Ama amca ben daha yaşayacaktım.

Ohoooooooo ben kime diyorum, yok öldün bir kere olmaz artık geçmiş ola oğlum

Ama bak daha çocuklarım küçük ne olur diye ağlamaya başlar ve ihtiyar

Eh hadi bu seferlik seni geri göndereyim

Sahi mi yaşasın diye çığlık atar bizimkisi.

Yaşamasına yaşasın da insan olarak geri gönderemem seni

O niye ki? Amca

Yahu fazla soru sorma, kurallar böyle ancak ya köpek, ya da tavuk olarak geri dönebilirsin hadi kararını ver çabuk ol daha gidecek çok yerim var evladım.

Adam heyecan içinde düşünmeye başlar; ‘şimdi köpek olsam herkes vurur tekme atar sokakta yaşantı çok zor, ben en iyisi bari tavuk olayım’ der.

Tamam sen artık bir tavuk olarak dünyaya geri döndün der demez ihtiyar ortadan kaybolur ve adamın her tarafı tüylerle kaplanır kanatları çıkar ve hop kendini pis bir kümeste bulur ve arkasından bir ses:

Naber fıstık?

Kim ki fıstık?

Sen, sen burada yenisin dimi

Evet de sen kimsin?

Kim olacağım, ben bu kümesin horozuyum

Eeeeeee?

Eesi ne? Haydi nazlanmada şöyle kuytuya geçelim ve

O niye?

Niyesi var mı? Bir horozla bir tavuk ne yapar?

Ama.

Aması maması yok, burada kural böyle der horoz

Yahu tamam da..bak cidden benim arkamda bir dolgunluk var. Canım yanıyor der tavuk.

Baksana sen hiç yumurtlamadın mı?

Yoo, hiç yumurtlamadım şimdiye kadar, niye sordun ki?

Ay şapşal şey, ilk yumurtandır o sertlik yapan kıçındaki şey yumurtla gitsin ferahlarsın

Bilmem ki, nasıl olacak?

Gayet basit, mızmızlanma panik etme ıkın ıkın çıkar yumurta

Valla de

Dedim bile, haydi amma uzattın be bir de tavuk olacaksın ıkın ıkın bak başı göründü bile

yumurtanınıkın ıkınnnnnnnn demeye kalmadan adamın ensesinde okkalı bir Osmanlı tokadı şaklar:

Ulan Allahın belası İzzet, zilzurna sarhoş gecenin ikisinde eve geldin bir şey demedim de yatağın orta yerine s.çmanın ne alemi var ha!

Kız Kulesi ‘nin maceralı hikayesi

26.01.2010

kiz1

Kızkulesi’nin mimari yapılanma süreci M.Ö. 341 yılına kadar uzanır. O dönemlerde boğazın çıkıntısı olan bu burun, (daha önce yarımada oldugu ile ilgili söylenceler vardır) “vus” adı ile anılır. Bu tarihte Komutan Chares’in eşi için, mermer sütunlar üzerine yapılan bir anıt mezar kimliğinden sonra, M.Ö. 410’da Sarayburnu’nun bulunduğu yerden, kulenin bulunduğu adaya zincir gerilerek, boğazın giriş ve çıkışlarını kontrol eden bir gümrük istasyonu haline getirilir. M.S. 1110’lere geldiğimizde ise ilk belirgin yapı (kule), İmparator Manuel Comnenos tarafından inşa ettirilir. Savunma kulesi olarak inşa ettirilen bu yapı “Küçük Kale” anlamına gelen Arcla adını alır. Bu yapı ile ilgili net bilgiler olmamakla birlikte bugünkü boyutlarına yakın olduğu düşünülmektedir. İstanbul’un fethi sırasında savunma amaçlı olarak kullanılan kule, 1453 yılından sonra çok farklı amaçlarla kullanılmıştır. Osmanlı döneminde savunma kalesi olmaktan çok bir gösteri platformu olarak kullanılmış ve Mehterler burada adaya yerleştirilen topların atışları ile birlikte nevbet (bir çesit İstiklal Marşı) okumuşlardır. 1509 depreminde zarar gören yapı, daha sonraki yıllarda tekrar inşa ettirilir. Bunun dışında ilave edilen fenerle de gemilere yol gösterme işlevi yüklenir. O dönemde inşa edilen yapı, kule ve kale olarak iki ayrı bölümden oluşmuş ve içine sarnıç yapılmıştır. 1719 yılında fenerden çıkan alevle yanan kızkulesi, 1725 yılında şehrin Başmimarı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından tekrar onarılır. Kule kısmı biraz değiştirilerek üst tarafa camlı bir köşk ve onun üzerine de kurşunla kaplı bir kubbe oturtturulur ve bina kagir olarak tekrar yapılır. 1830 senesinde kolera salgınının şehre yayılmaması için karantina hastanesine dönüşür.Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş devrine girmesi ile tekrar savunma kalesi olarak kullanılmaya başlanır ve toplarla donatılır. Ünlü hattat Rakim’in yazısı ile kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut’un tuğrasını taşıyan kitabe yerleştirilir. 1857’de tekrar fener ilave edilir ve 1920 yılında fenerin lambası otomatik ışık yapma sistemine kavuşur. 1944 senesinde restorasyon yapılır. 1959 senesinde Askeriye’ye devredilir ve radar istasyonu olarak kullanılır. 1982 senesinde Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne devredilir, bu dönemde bir ara geçici olarak siyanür deposu olarak kullanılır.1992′ den itibaren buranın özel sektöre devri konuşulur, İstanbul Belediyesi, Üsküdar Belediyesi, Mimarlar Odası, Şairler, Turing, Ulusoy Şirketler Grubu gibi pek çok kurum çeşitli medyatik projeler üretirler…


Kız Kulesinin Restorasyon Öncesi Görüntüleri…

kiz2kiz5kiz4

kiz8

 
 



Suların, karasevdanın ve söylencelerin gizemini taşıyan Kız Kulesi, istanbul’un en romantik ve gizemli mekanlarından biri. Alımlı, sevdalı ve denizin ortasında bir başına, yapayalnız… Kendi kendine yeten bir tarihe sahip olan mekan, yüzyıllardır anlatılan efsaneleriyle de bir ilgi odağı.Kızkulesi, Asya ile Avrupa’nın keşiştiği bir noktada, Asya sahillerinden bir ok atımı uzaklıkta bir tas tümseğe oturtulmuş bir kuledir. İki kıta arasındaki konumu sebebiyle dünyada eşi benzeri olmayan yapılar konumundadır.
Geçmisi 2500 yıl öncesine dayanan bu küçük kule, İstanbul’un tarihine eş bir tarih yaşamış ve bu kentin yaşadıklarına görgü şahitliği yapmıştır. Antik çağda başlayan geçmisi ile Yunan’dan Bizans İmparatorluğu’na Bizans’dan Osmanlı İmparatorluğu’na, tüm tarihi dönemlerde var olarak günümüze kadar gelmiştir.

İlk olarak Yunan döneminde bir mezara ev sahipliği yapan bu ada Bizans Dönemi’nde inşa edilen ek bina ile gümrük istasyonu olarak kullanılmıştır.Osmanlı Dönemi’nde ise gösteri platformundan savunma kalesine, sürgün istasyonundan karantina adasına kadar bir çok işlev yüklenmiştir. Asli görevi olan ve yüzyıllardan beri varlığı ile insanlara, geceleri ise geçen gemilere göz kırpan feneri ile yol gösterme işlevini hiç kaybetmemiştir. Geçmişten geleceğe en çok da düşlere yol göstermektedir Kızkulesi…
Yüzyıllar boyu hep hikayeleri ile anılan bu kule 2500 yıl sonra ilk kez kapılarını insanlara açmıştır. Yalnızlığın, aşkın, ulaşılmazlığın ve daha birçok şeyin sembolü olan kule için onlarca şiir yazılmış, yüzlerce resim yapılmış ve binlerce fotoğraf çekilmiştir. 2500 yaşında ve her dem genç kalacak olan Kızkulesi ‘nin insanı büyüleyen gizem dolu bir atmosferi vardır.


Kız Kulesinin Restorasyon Sonrası Görüntüleri…

kiz10kiz11kiz12
kiz13

EFSANELER


Kızkulesi’nin ulaşılmazlığı nedeniyle, insanlar onun içinde yaşanılanlar hakkında çok fazla bilgiye sahip olamamışlar ve içi ile ilgili hikayeler anlatmak ve düşler kurmak ile yetinmişlerdir.
Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius’un kaydettiği bir aşk hikayesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero’nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero Afrodit’in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır.

Yıllar sonra Afrodit’in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros’un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros’un yüzerek kuleye geldigi fırtınalı bir günde Hero’nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi’nden boğazın sularına bırakır. Kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayeden başka bir de; Kleopatra’nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi vardır. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak ölecegi söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya’nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır.

kiz17


En son anlatılan hikaye ise Osmanlı Dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi’nin askerleri ile Kızkulesi’ne baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfuru’nun kızını kaçırdığı ile ilgili hikayedir. Battal Gazi tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar’dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen “Atı alan Üsküdar’ı geçti” lafı bu hikayeden gelir. Bu hikayeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir. Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız-Kulesi ismini vermişlerdir. Antikçağ’da Arkla (küçük kale) ve Damialis (dana yavrusu) adları ile anılan kule, bir ara da Tour Leandros ismi ile ün yapmıştır. Şimdi ise “Kızkulesi” ismi ile bütünleşmiş ve bu ismi ile anılmaktadır.

Kaynaklar:

www.kizkulesi.com.tr
www.istanbul.com.tr
www.kultur.gov.tr

Horoz Döğüşü ve Ördek

20.01.2010

ordekhoroz

Emniyet Müdürlüğü, şehrin arka sokaklarında Horoz Dövüşü yaptırıldığı ihbarını alınca, bir sivil polisi olayı araştırması için görevlendirmiş.. Ertesi sabah polis, amirinin karşısına gelmiş ve “Bu işle ilgilenen 3 ana gurup var..” demiş.
“Aferin sana” diye cevap vermiş”
Hangileri onlar?..”
“Bu işten büyük para kazanan üçkâğıtçılar gurubu, Karadenizliler ve Mafya..”
Çok şaşırmış amir, “Bir gecede bütün bunları nasıl saptadın?..”
“Horoz döğüşünü izlemeye gittim efendim.. Üçkağıtçıların varlığını sert ve iri bir Denizli horozun karşısına minik bir ördek çıkarttıkları zaman anladım..”
“Eee??..”
“Karadenizlilerin varlığını ise, bütün bahislerini ördeğe yatırdıkları zaman fark ettim..”
“Peki Mafya’yı?..”
“Dövüşü ördek kazandı!..”

Deniz Yıldızları

13.01.2010

denizyildizi

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür.
Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir
adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:
– Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam yanıtlar;
– Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.
Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar;
– Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var.
Ne fark eder ki?
Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.
– Onun için fark etti ama…