Arama:

Etiket Bulutu







April, 2010

Karikatürlerden seçmeler

21.04.2010

gergedan

 

kirpi

digerleri

mubasir

Binalarda ısı yalıtımı

15.04.2010

yalitim

Isı yalıtımı % 50 tasarruf sağlıyor

Türkiye’deki tüm yapılara standartlara uygun olarak yalıtım yapıldığı takdirde, yıllık tasarrufun yaklaşık 7,5 milyar doları bulacağı belirtiliyor.

Isı yalıtımı, kışın ısınmak, yazın da serinlemek için harcadığımız enerjiyi azaltarak daha tasarruflu bir yaşam sağlıyor.
Ülkemiz, belirli enerji kaynakları açısından bir potansiyele sahip olmakla birlikte, enerji üretimi açısından yeterli seviyede değildir.

Türkiye, bugün ihtiyacı olan enerjinin %72’sini ithal etmektedir. 2007 yılında ülkemizde tüketilen toplam enerji miktarı 105 milyon ton eşdeğer petrol iken, üretilen enerji miktarı 33 milyon ton eşdeğer petrol seviyesinde kaldı. Talebin karşılanamaması dolayısıyla her geçen gün artan enerji ithalatımız ise 2007 yılında 34 milyar dolar olarak gerçekleşti. Nihai enerji tüketimimizin %31’i binalarda olmaktadır. Bunun da büyük bir bölümü binalarda ısıtma ve soğutma için kullanılmaktadır.

Isı yalıtımı ile konutlarda bu amaçla tüketilen enerjiden ortalama %50 tasarruf yapılması mümkün. Enerji kaynaklarının akılcı kullanımının ifadesi olan tasarruf, ülkemiz açısından da büyük önem taşımaktadır. Isı yalıtımı da bu tasarrufu sağlamanın en önemli ve somut yollarından biridir. ”

Sağlıklı ve konforlu yaşam alanları oluşturan ısı yalıtımı için yapılan harcamalar; sağlanan enerji tasarrufu ile 2-5 yıl içinde kendini geri ödüyor. Sonraki yıllarda da kazandırmaya devam ediyor.

Dolu dolu boş yaşamak

14.04.2010

keske1

Dedemden kalma duvarda asılı duran sazı çalarak müziğe başladım. O zamanlar, beni birkaç müzik öğretmenine götürmüş, göstermişler, nasıl bu çocukta gelecek var mı diye… Biri var demiş, diğerleri de yok. Yıllarla birlikte, yetenekli olduğumu söyleyen öğretmenin haklı olduğunu anladım.

Yetenekliydim; ama bu yeteneğimi değerlendiremedim. Enstruman seçmek için bir karar almam gerekiyordu. Ya keman çalacaktım ya piyano; ya flüt çalacaktım ya da akordeon… Olmadı, hepsini istedim, hiçbirinden vazgeçemedim. Yıllar geçtikten sonra her enstrumanı iyi çalabiliyorum; ama hiçbirinde virtüöz değilim. Bir enstrumanla isim yapamadım. Ne kemanla tanınan bir eserim var, ne de piyanoyla… Bütün enstrumanları iyi çalıyorum, ama kimse tanımıyor beni.

Başarılı olmak için her şey değil, bir şey lazımmış. Başarı bir alışverişmiş; bir şeyi alabilmek için birşeyi vermek, diğerlerinden vazgeçmek gerekiyormuş. Keşke kemanı seçseydim ve diğerlerinden vazgeçseydim. Karıma da hayatı zindan ettim, sevgililerime de… Hiçbirinden vazgeçemedim. Karım dünyanın en iyi, en güzel kadınıydı. Evlenirken ne olduğunu anlayamadan evlenmiştim. Yani… evlilik sadece birisi için karar almak ya, diğerlerinden vazgeçmek…

İşte evlenirken ben bunu anlamadan evlenmişim. Evlendikten sonra başka kadınlarında olduğu bir hayatı yaşamaya devam ettim. İçlerinden bazılarını daha çok sevdim; ama ne onlardan birinde, ne de karımda karar kılabildim. Yıllar sonra şimdi yapayalnızım… Ne karım kaldı, ne de diğerleri… Keşke birini gerçekten seçebilseymişim, ama, yapamadım. Tıpkı enstruman seçimi gibi hepsini istedim ve sonuçta elim boş kaldı. Almak için bırakmak gerekiyormuş. Keşke karımı alsaymışım…

Dolu dolu boş yaşamak… Hayatım boyunca yapacak çok işim oldu; hepsini yapmayı istedim. Hangisinde en iyiyim? Şimdi bakiyorum, kazananlar, başarili olanlar hep bir tek şey yapmişlar. En iyi olmak için önce seçmek ve digerlerini birakmak gerekiyor. Işte de böyle, özel yaşamda da… Bu seçimi yapmamiz gerekiyor; çünkü mutlaka bazilari daha uygun… Bir ara ekonomik sikintiya düştüm. Tasarruf gerek. Başladim her şeyden %10 kesmeye, ne anlamsiz bir ugraşmiş bu. %10 daha az peynir yemek, çay içmek. Bu tasarruf çok aci verdi bana, her an hissettim. Her şeyden %10 kesmek tabiatima uygundu tabii.

Çok sonradan anladim; sadece taksiyle dolaşmayi biraksam yetermiş! Her kalemden %10 degil, etkili kalemi bulmak gerekiyormuş. Yani, orada da seçim yapmak gerekiyormuş.


CAN DÜNDAR

İki farklı mektup

13.04.2010

ab-turk

Biraz uzun ama özellikle cevabı okumak lazım.
Aşağıda iki açık mektup bulacaksınız.
Bu mektuplar, Paris’te yaşamakta yada yaşamış olan ve bilimsel çalişmalarla uğraşan iki değerli (ve duyarlı) Türk vatandaşı tarafından kaleme alınmış.

1.Mektup (Çağrı)
—————————————————————–
Fransız’ların gerçek yüzünü öğrenmek için, bu yazıyı lütfen okuyun.
Aslında bu, bütün Avrupa Birliği ülkelerinin ortak görüşü ancak her nedense çıkıp delikanlı gibi konuşmayıp işi yokuşa sürüyorlar.
Ben şu an Paris’te doktora çalışmaları yapmak için bulunmaktayım….
Buradaki basın yaklaşık bir haftadır hergün baş sayfadan Türkiye haberleri veriyor.
Ben de sizinle çıkan haberleri paylaşmak istedim:

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki burada, sol basın bile artık ırkçılığa varan bir Türkiye karşıtlığı yapıyor. Seçimlerden sonra çıkan haberler zaten Türkiye’yi neredeyse Afganistan gibi gösterdi ve hemen ardından
Türkiye’nin AB’ye dahil edilmesine elbirliğiyle karşı çıkılması temelini hazırlamak için gazetelerde Türkiye’yi ve Türkleri küçük
düşürücü haberlerin yer almadığı bir gün bile geçmiyor….

Le Figaro’da çıkan bir haber, Avrupalı bir diplomatın, ‘Esasında onları kimse Avrupa’da istemiyor ancak nasıl dışarıda tutacağımızı da bilmiyoruz.” dediğini belirtirken, bugun Le Monde baş sayfadan, Giscard
D’Estaing’in, “Türkiye’nin AB’ye girişi AB’nin sonu olur” başlıklı roportajını ve D’estaing’in bir grup Türk’ü göstererek “onlar bize
benzemiyor” dediği karikatürünü yayınladı. (Le Monde burada en çok okunan ve en saygın gazetelerinden biri bildiginiz gibi!!!!)…..
Zaten amaç, bu şekilde Avrupa halkını hazırlamak ve sonra da Türkiye’nin AB’ye girişini refaranduma bağlayarak halktan red cevabı almak…. Gazetelerde ayrıca hergün okuyucu kösesi mektupları yayınlanıyor, ben de bir mektup gonderdim ancak henüz basmadılar….basacaklarını da umut etmiyorum. Zaten, sonuçta demokratik ve özgur diye geçinen basın
şu an gerçekten felaket derecede ırkcı ve yanlı propaganda yapıyor…..
Ben AB’ci bir insan değilim, üzüntüm AB’ye giremeyeceğiz falan diye değil, ancak bu kadar da aşağılanmayı Türk milletinin ve ülkemizin hak etmedigini düşünüyorum….

Sonuç olarak, Avrupa medeniyeti bitmiş arkadaşlar…..inanin ki burası ırkçılık, Haçli zihniyeti ve ikiyuzlulukten geçilmiyor….
Mesajima son verirken bir de çağrıda bulunmak istiyorum, Fransızca bilen arkadaşlar, lütfen güzel fransızcanızla, biraz da
bizim sesimizi duyuralım…Le Monde ve Le Figaro okuyucu köşesinde mektupları yayınlıyor Fransızca bilen arkadaşlar, elestirilerinizi,
Avrupa’nın irkcılığını, Türkiye’ye karşı nasıl herzaman duşmanca tutum alındığı hakkında biraz fikirlerimizi gonderirsek, belki birinciyi,
ikinciyi yayinlamazlar ama onucuyu kesin yayınlarlar….

Sevgiler, Saygilar


2. Mektup (Cevap)
———————————————————
Ben de bilimsel araştırmalarım için bir süredir Paris’te yaşayan ve yurdunu oldukça seven bir Türk vatandaşıyım. Emel Akçalı isimli zatı tanımam ama kendisinin de memleketini tanımadığından eminim.
Türkiye, sizlerin de çok iyi bildiği gibi malesef Ankara,Istanbul ve Izmir’in kalbur üstü semtlerinden ibaret degildir. Türkiye, ne Ankara’daki Tunalihilmi Caddesi, ne Istanbul’daki Bagdat caddesi nede Izmir’deki Hatay Caddesi’dir.

Hayatımın bir kısmını Paris’te geçirdiğim gibi, bir kısmını da Anadolu’nun kasabadan bozma yeni il olmuş bir kentinde, acil servis hekimliği yaparak geçirdim. Bu nedenle Türkiye nedir? Avrupa neresidir? ve kime Türk denir? kime benzer? iyice öğrenme fırsatım oldu. Biz onlara benzemediğimiz kadar onların da bize benzemedikleri kesin. Hem de hiç mi hiç benzemiyorlar. Adamlar kitap okuyorlar. Alelade bir Fransız’in evinin bir odasının tüm duvarları, mutlaka kütüphanedir. Burada televizyonda yazılı izni olmadan kimsenin yüzünü dahi gösteremezsiniz (haber ne olursa olsun).
Fransız televizyonlarında paparazzi programı yoktur, bulunmaz.
Fransa’da iki banka hesabı açtıramazsınız. “illa ki bir tane olmak zorunda” ve gene nedenini niçinini açıklamadan 500 Euro’nun üzerindeki parayı başkasına gönderemezsiniz. Bir hafta içinde bankamatikten 250 Euro’dan fazla para çekemezsiniz. Daha fazlası için de hesabınızda para olsa dahi bankaya nedenini bildirmek zorundasınız. Bankaya durup dururken 500 Euro’dan fazla nakit para yatıramazsınız. O parayı nereden ve kimden aldığınızı söylemek zorundasınız.
Bu haliyle Türkiye tam bir özgürlükler ülkesi değil mi?????

Gelelim Sosyal devlet kavramına; Fransa’da belirli bir gelirin altında (yılda 20,000 Euro/kişi başı) para kazanıyorsanız, kazancınız oranında devlet kiranızı öder. (%65’e varan miktarlarda) Her doğan çocuğa, daha doğmadan ayda 130 Euro para verir. Ama bu paranın kullanılacağı yerleri de denetler. (Cocuk bakıcısı, kres, okul makbuzu v.s.)
Fransa’da istihdam yaratmak icin haftalık çalişma saatleri gecen yil, 39 saatten 35 saate indirilmiştir. Devlet, kendi eliyle ayni işi yapmak için daha fazla adam istihdam etmektedir.

Gelelim Türkiye’ye: Benim doktor olarak çalıştığım 200.000 nüfuslu Anadolu kentinde, çocuklarin 2 yaşından önce hastalanarak ölebilecekleri “doğal” kabul edildiği için doktora götürülmezdi. Götürülse bile ilaçları alınmaz, masraf yapılmazdı. Ama çocuk 2 yaşını devirmişse, yatırım yapılabilirdi.
Cocuklar kışın zaturre, yazın ishalden ölürlerdi, 3 yaşındaki çocuğa Ankara-Samsun karayolunda saatte 120 km ile giden yolcu otobüsü çarptığını bilirim.(ne işi varsa o çocuğun orda)

Gene aynı şehirde işsizlik %65, okur yazarlık oranı kadınlarda %70 idi. Bu il merkezimizde hergün en az 10-12 adli vaka olur, yurdum insanı kendini bilmezce içki içip, daha sonra birbirinin boğazını keserdi. Kesmeklede kalmaz, sonra hastaneye getirir ve “kurtar bunu doktor, yoksa seni gebertirim” derdi. Bunu gören hastane polisi ilk ortadan kaybolan eleman olurdu. Bahsettiğim şirin ilimizin bir beldesinde 6500 nüfus yaşamaktadır. Ancak bu belde belediyesinde çalışan tam 2200 işçi vardır. (İşte gerçek seçim yatırımı ….)
Bu işçilerden hiçbiri işe alındıklarından beri hiç maaş alamamıştır.
Belediye bu işçilerin sigorta pirimlerini ödeyemez. Ama halk hastanelere gider gider gelir. Bu beldede her iki kişiye bir belediye işçisi düşmektedir. (kendini saymıyoruz)

Değil Fransa, dünyanın hiçbir medeniyeti bu ölçüyü yakalayamaz! Türkiye’de yuzbinlerce aile halen tezekle ısınmakta iken, Fransa’da enerji Türkiye’dekinin yarı fiyatıdır.

Fransa’da özel okul, dersane, özel ders ve özel hoca kavramları yoktur. Her çocuk eşit derecede eğitim alır. Gerçek fırsat eşitliği vardır. Temel eğitim lise sonuna kadardır ve ücretsizdir. 26 yaşına kadar bir genç öğrenci, sağlık sigortası kapsamındadır. Tüm sağlık giderleri karşılanır.
Fransa’da milletvekillerine maaş ödenmez.
Bilemiyorum bu listeyi daha uzatmaya gerek var mı ?

Benim kızdığım ve sinirlendiğim, ülkemin kaçırdığı fırsatlar ve etrafa, o vurgunculara saçtığı paralardır. Ülkemin insanı malesef kara cahildir ve bu artık bir toplum politikası halini almıştır. Bir düzenbaz parasıyla siyasete atılıp, 3 ayda pilav üstü döner dagıtarak %7.5 oy alıyorsa, Bir dolandırıcı memleketinden 20,000 oy alıyorsa ve niye ona oy verdiniz diye soranlara halkım, “Hepsi soyguncu, bu soyguncu’nun kralı, biz de gittik en kralına oy verdik” diyebiliyorsa….. Gerçekten biz çok farklıyız demektir. Bunun için adamın gazetesine çizdiği karikatüre gocunmaya gerek yok.

Malesef Atatürk’ün mirasına sahip çıkamadık. Halkımızı eğitemedik, eğitimli, kültürlü insanlar azınlığın da azınlığı haline geldi. Bunun için Avrupa’daki gazetelere mektup yazmaya gerek yok, biz önce kendi gazetelerimize mektup yazalım da, “külhan agzı” ile mangalda kül bırakmayan 3 günlük yazarları kovalayıp yerlerine yazar gibi yazar bulalım, insanımıza gazete okutalım. 1979 senesinde Türkiye’de basılan yerel gazetelerin sayısı Tüm Avrupa’da basılan yerel gazetelerin sayısından daha fazla idi. Şimdi Türkiye’deki tüm gazete okurları aynı partiye oy verse %1’i ancak geçiyor. Sen daha kalkmış “Le Monde”a yazı yazmaktan bahsediyorsun. A kardeşim, senin mesajını kim kime yazacak, kim kime anlatacak !!!!

Ne işimiz var bizim oralarda ??? Ben memleketimi mükemmel bir hale getireyim, o gelip benim ayaklarıma kapansın. Bu kadar onurumu iki paralık etmeyeyim. Yoksa gazetedeki yazı ile Fransızın aklındaki Türkiye imajı değişmez ki ???

Antalya’da iki hafta tatil yapan Fransız bir çift bana, “HİÇ TÜRK GÖRMEDİKLERİNİ” söylemişlerdi. Çünkü sokaklarda çarşaflı ve sarıklı kimse yokmuş !!!!
Ben daha ne diyim ki ???
“Haklısın dedim. Antalya özerk bölge… Türkler giremiyor oraya, turistler için orası… Hem zaten çok sıcak”
Öküz öküz olunca Avrupa’lı olsa ne olur, benim beyin hücrelerime yazık degil mi ??
Adama anlatacam orada, Antalya Türk dolu, yok öyle birşey diye… Boşver gitsin….. ”
Türkler yazın Kuzey’de tatil yapıyorlar” dedim geçtim.. Haksız mıyım ?

Eşekli Kütüphaneci

13.04.2010

esekli_kutuphaneci2

Yıl 1943. Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp, Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.
– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.
O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. Bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İade Sandığı” yazar.
Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.
Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.” Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.
“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.
Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak otururken, Mustafa’nın eşeği Yüksel, yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.
Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer’e mektup yazar: “Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım” der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.
Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder.
Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

Türkiye’den Amerika’ya askeri yardım

13.04.2010

deve

Günümüzde, pek çok ülke gibi Türkiye de Amerika’dan yardım alıyor. Ama bundan 120 yıl önce yardım isteğinde bulunan Türkiye değil Amerika Birleşik Devletleri oluyordu. Üstelik yardım talebi de DEVE idi.

Amerika ile Türkiye arasında resmi ilişkiler II. Mahmut döneminde 7 Mayıs 1830 yılında imzalanan dostluk ve ticaret anlaşması ile başlamıştır. Ticari ilişkiler ise 1785 yılından beri devam etmekteydi. İlk Amerikan gemisi II. Selim devrinde, 1797 tarihinde İzmir’e ve 1800 yılında İstanbul’a gelmiş ve ilk Amerikan Konsolosluğu 1802 tarihinde İzmir’de açılmıştır. Türkiye ile Amerika arasında resmi bir anlaşmaya dayanan ilişkiler kurulmadan önce, Andrew Jackson’un Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı’na seçilmesi dolayısıyla dönemin padişahı olan II.Mahmut, kendisine bir tebrik ve iyi niyetler mesajı göndermiş, Andrew Jackson’da bunu büyük nezaket ve içtenlikle cevaplamıştı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin güney komşusu Meksika, uzun süren bir iç savaş ve kargaşa içindeydi. Bunun sonucu olarak, Texas’a gelip yerleşmiş olan Amerikalılar’ın organize ettikleri bir ayaklanma sonucunda, bu eyalet 29 Aralık 1836’da Meksika’dan ayrılıp Amerika’ya katılmıştı. Meksika bunu önlemeye çalıştıysa da başarılı olamamıştı. Bu olay iki devlet arasında bir seri anlaşmazlıkların başlangıcı oldu. Bu anlaşmazlıklar zamanla çözümlenemeyerek, 8 Mayıs 1846 tarihinde başlayan bir savaşla sonuçlandı. Bu savaş Amerika’nın askeri gücünü önemsemeyen Meksika’nın yenilgisiyle sonuçlandı. 2 Şubat 1848 tarihinde imzalanan Guadalupe Hidago Barış Andlaşması sonunda Meksika, topraklarının yarısını (California, Nevada, Utah, Arizona, New Meksiko eyalatleriyle Colorado eyaletinin bir kısmını) Amerika’ya terk etmek zorunda kaldı.

Bu savaş, büyük kısmı çorak ve kayalık bölgeleri, vahşi ve ıssız çölleri kapsayan ve çoğunlukla insanların yaşamadığı sahalarda geçti. Motorlu araçların mevcut olmadığı devirde, savaş sırasında Amerikan ordusu en büyük sıkıntıyı nakliye ve ikmal konusunda çekti. Savaşan birliklere yiyecek, su, cephane ve yaralılar için gerekli sıhhi malzemenin ulaştırılması büyük bir problem oldu.

Savaştan sonra, Amerika bu problemi kesin bir şekilde çözmeye karar verdi. 19. yy.’da Avrupa devletlerinin Ortadoğu’da giriştikleri sömürgecilik savaşlarında nakliye için çöllere ve çorak alanlara olağanüstü dayanıklılık gösteren develerden faydalandıkları biliniyordu. Amerika da ordu nakliye sistemini deve katarlarıyla takviye etmeye ve hatta bunu ön plana almaya karar verdi. Ancak bu sırada develerin bol olarak bulunduğu bölgelerde fazla temas ve resmi ilişkileri bulunmadığı için, bu hususta Osmanlı Devleti’ne başvurmaya karar verdi ve Amerika donanmasının bir nakliye gemisi 1855 yılı Ekim ayında İstanbul’a geldi.

Sadrazam olan Mehmet Emin Ali Paşa, bunun üzerine, meseleyi ve kendi düşüncelerini Saray Başkatipliğine şu yazı ile bildirir: “Amerika Devleti’nde deve kullanılmasına karar verilerek otuz beş devenin getirilmesi için İstanbul’a bir gemi yollanmıştır. Bir çifti erkek ve bir çifti dişi olmak üzere iki çift devenin verilmesi ricasına dair elçilikten gelen yazının tercümesi Padişah hazretleri tarafından görülmek üzere arz ve takdim olundu. İstenen iki çift deve aslında pek az bir şey olduğundan ve verilmesi padişahımızın şanı gereği bulunduğundan alasından tedarik edilerek elçiliğe verilmesi ve bedelinin devlet hazinesinden ödenmesi hakkında hünkarın, iradesi nasıl çıkarsa ona göre hareket edilecektir.”

Sultan Abdülmecit’in bu husustaki olumlu iradesi, sadrazama Saray Başkatipliği’nce şu şekilde bildirilmiştir.

“Sadakat tezkeresi ve elçiliğin yazısı padişah tarafından görülmüş ve istenen iki çift devenin alasından tedarik edilerek bedelinin hazinece ödenip elçiliğe verilmesi uygun görülmüştür. 13 Kasım 1855”

Böylece, Amerika’nın damızlık için istediği deve bedelsiz olarak verilmiş, öbür 31 deve de bedeli karşılığında piyasadan satın alınıp Amerika’ya götürülmüştür. Bunlar ordu hizmetinde kullanılacakları için böylece Türkiye Amerika’ya askeri bir yardımda bulunmuş oluyordu. Nitekim bu develer üretilip nakliye katarları kurulmuş ve Amerika, iç savaşında büyük ölçüde bunlardan yararlanmıştır.

Saatler neden ileri-geri alınır?

12.04.2010

yazsaati

Birçok ülke, saatlerini yılın belli aylarında yeniden ayarlar. Bunun amacı günün aydınlık saatlerini, insanların uyanık oldukları zamana uydurmak, dolayısıyla evlerde ve sokaklarda yanan lambalar için gerekli enerjiden tasarruf sağlamaktır.
Nisan ayının ilk pazar gününde saatler bir saat ileri, Ekim ayının son pazar gününde ise bir saat geri alınmaktadır. Diğer bir deyişle ilkbaharda size kaybettirilen bir saat, sonbaharda geri verilmektedir.

Bu nasıl oluyor?

Dünyada güneşin 21 Haziranda 04:43’de doğduğu bir yer seçelim.
Siz burada yaşıyorsunuz ve saat sekizde işte olmak için saat 06:15 yataktan kalkmak zorundasınız.
Bu seçtiğimiz yerde güneş ufukla 6 derece açı yaptığında, saat 05:15 civarlarında etraf tamamen aydınlanır.
Bu durumda ileri alınmış saatler 06:15’i gösterir, yani gerçekte siz işe bir saat erken gitmiş olursunuz ama ışığı yakmadan saate bakar, tıraş olup kahvaltı yapabilirsiniz.

Akşamları ise, her zaman 24:00’de yatmaya vücudunu alıştırmış bir insan, bir saat önce yatmak zorunda kalmış olur ama hava kararınca gece evde ve sokakta lambaların yanma süresi bir saat kısalmış olur.

Gün ışığından tasarrufun, sanayinin kullandığı elektrikle alakası yoktur. Onlar gece de, gündüz de olsa zaten aynı elektrik enerjisini harcarlar.

İlkyardımda bilinmesi gerekenler!

12.04.2010

ilkyardim

Kanama, kırık, bayılma, yanık, böcek sokması gibi her zaman karşılaşabileceğimiz sağlık sorunları ile ilgili bilmeniz gereken ilkyardım kuralları…

KANAMALAR

Vücudun herhangi bir yerinden aşırı kanama varsa bunun bir an önce durdurulması hayati önem taşır.

Kanayan yeri ve etrafını dikkatlice temizleyip, kanama odağının neresi olduğunu tam olarak anlamaya çalışın.

Sargı bezi ya da temiz bir bezle yaranın üzerini tam olarak kapatıp, elinizle kanayan yerin üzerine baskı uygulayın.

Kolu ya da bacağı yukarı doğru ve kalp seviyesinin üzerine kaldırarak, kan akışını dindirmeye çalışın.

Bunu yaparken kaldırdığınız kol ya da bacakta kırık şüphesi olmadığından özellikle emin olun.

Yara yeri üzerine sargı bezi ya da temiz bir bezle basarak tampon uygulayın. Bunun yarayı tamamen örtmesi gerekmektedir. Bastırarak yara yeri üzerinde dikkatlice basınç uygulayın. Daha sonra sargı bezi ile iyice sarın.

Kanamanın halen kesilmediği görülürse, daha kalınca bir tamponu aynı sargı üzerinden iyice sarın. Bunun kanama odağının üzerinde ve aşağı yukarı basınç uygulayacak şekilde olmasına dikkat edin.

Hastayı bacakları gövdeden yukarı durumda olacak şekilde yatırarak derhal bir sağlık kurumuna gönderin.

KIRIKLAR

Kırık şüphesi olan yerde; Ağrı, şişlik, duyarlılık, şekil bozukluğu, fonksiyon bozukluğu, hareket anormalliği (olmaması gereken hareket) görülebilir.

Yapılması gerekenler:

Her zaman öncelikle kanama olup olmadığını kontrol edin. Eğer kanama varsa öncelikle kanamayı kontrol edin ve yarayı sarın.

Kırık olan yerin hareketine izin vermeyin. Gördüğünüz herhangi bir şekil bozukluğunu asla düzeltmeye çalışmayın.

Kırık yerinin hareketine izin vermeyecek şekilde kol ya da bacağı atel ile destekleyin. Bunu yaparken her zaman kırık yerinin üzerindeki eklemi de içine alacak şekilde atel uygulaması yapmaya dikkat edin. Eklemin hareketine izin verilmemesi kırık yerinin iyice sabitleştirilmesine olanak sağlayacaktır.

OMURGA VE BOYUN KIRIKLARI

Omurga kırıkları, omurilik zedelenmelerine ve felce neden olabileceği için, daima çok ciddi ve dikkatlice değerlendirilmelidir.

Hastayı sakinleştirip, kesinlikle kımıldamamasını sağlayın. Hareket etmesine engel olacak şekilde vücudunun etrafını giysi, palto vb. şeylerle destekleyin.

Boynunu ve başını hiç oynatmayacak şekilde oldukça dikkatli destekleyin.

Derhal acil tıbbi yardım isteyin.

BAYILMALAR

Bayılan bir kişiyi yere sırtüstü uzatıp, bacaklarını yukarı doğru kaldırın ve rahat nefes almasını sağlayın. Solunum hızını ve nabzını kontrol edin.

Yanıt durumunu değerlendirin. Anormal bir durum varsa derhal tıbbi yardım isteyin.

Hasta kendine gelinceye kadar kontrolünüzü sürdürün.

Hastanın kısa sürede (5-10 dk.) kendine gelmesi beklenir. Gelmiyorsa derhal tıbbi yardım isteyin.

Hasta kendine gelmeye başladıysa onu sakinleştirerek yavaş yavaş oturma konumuna getirin.

Düştüğü sırada herhangi bir yerinin yaralanıp yaralanmadığını kontrol edin.

Yiyecek-içecek vermeyiniz.

YANIKLAR

Yanığın bulunduğu yer ve yanık alanı önemlidir.

Yanığın alanı büyüdükçe şok olasılığı artmaktadır. Vücut yüzeyinin %15’inden fazlasını kapsayan yanıklar ölüm tehlikesi oluşturabilir.

Yanık alanı enfeksiyonlar açısından ciddi bir risk yaratmaktadır.

Çapı 2-3 cm’den büyük, derinin altına kadar inen yanıklar ve elektrik yanıkları mutlaka hastanede doktor kontrolünde tedavi edilmelidir.

Yanık yeri olaydan hemen sonra temiz soğuk bir suyla, mümkünse musluk altında 5-10 dakika tutulmalıdır.

Yanık yerine asla yağ, krem, diş macunu, kolonya, pudro gibi maddeler uygulanmamalıdır.

Eğer yanık yerinde üzerinde içi sıvı dolu küçük kesecikler (veziküller) oluşmuşsa bunları kesnlikle ellemeyin ve patlatmayın.

Yanık nedeni parmak ve ellerde şişme oluşabileceğinden yüzük, saat vb. gibi maddeler çıkarılmalıdır.

Yanık yerinin enfeksiyon açısından ciddi bir risk taşıdığını kesinlikle unutmayın.

Yanık alanını ve etrafını Betadin solüsyonu ile temizleyin.

Temiz bir sargı beziyle yanık yerinin üstünü tam olarak kapatın. Kesinlikle pamuk kullanmayın.

Yanık yerini basınç ve sürtünmeden korumak gereklidir. Bu nedenle yanık yerinin üzerine çok sıkı bandaj uygulamayın.

Yanık pansumanı için derhal bir sağlık kurumuna başvurun.

BÖCEK SOKMALARI

Böceğin soktuğu yer kesinlikle kaşınmamalı, üzerine buz ya da soğuk kompres uygulanarak şişliğin oluşması azaltılmaya çalışılmalıdır.

Böceğin soktuğu yer ağız boşluğundaysa (dil, boğaz) oluşabilcek şişlik ve reaksiyon boğulma tehlikesi yaratabilir. Bu nedenle derhal hekime başvurulması yerinde olacaktır.

KAYNAK: Acıbadem Hastanesi

Kınalı Ali

12.04.2010

canakkale

Üstteğmen Kemal, cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor, bir taraftan da onlarla laflıyordu. Nerelisin gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla adın ne senin evladım’ diye sorar.
Cocuk ‘Ali’ diye cevap verir.
– Nerelisin? .
– Tokat Zilede’nim
– Peki evladım bu kafanın hali ne?
– Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım .
– Neden?
– Bilmiyorum komutanım
Peki gidebilirsin Kınalı Ali’ der.
O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır.
Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali’nin okuma yazması da yoktur. Arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali soyler, arkadaşları yazar.
‘Sevgili anne babacım ellerinizden operim. Ben burda çok iyiyim, beni merak etmeyin’ diye başlar. Kız kardeşini, kendinden bir küçük erkek kardeşini, köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini, kendileri var oldukça düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır. Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına Not düşer: Ali nin kendisinden hemen sonra askere gelicek bir kardeşi daha vardır.
‘Anacağım kafama kına yaktın burda komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler, sakın kardeşim Ahmet’e de yakma, onla da dalga geçmesinler der, ellerinden öptüm’ diye bitirir.

Aradan zaman geçer. Ingilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu’ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış, onların sayılarıda epey azalmıştı. Gelibolu düşmek üzereydi, Kınalı Ali’nin komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti.
İnsan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere dua ediyordu. Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun vehametini bilen Kınalı Ali ve arkadasları, komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir. Kınalı Ali’nin bölüğünden kimse sağ kalmaz, hepsi şehit olmuştur.

Aradan zaman geçer. Kınalı Ali’nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler. (bu mektubun aslı Çanakkale müzesinde sergilenmektedir)
Babası anlatır. Ali’ nin.
‘Oğlum Ali nasılsın iyimisin, gözlerinden öperim selam ederim’ dedikten sonra ‘Öküzü sattık paranın yarısını sana, yarısınıda cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da. Siz sakın bizi merak etmeyin, bizi düşünmeyin’ der, Köyü, akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir. ‘Ali ananın da sana diyeceği bir şey var’ Anasını anlatır:
‘Oğlum Ali yazmıssın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler, kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. Bizde 3 şeye kına yakarlar
1- Gelinlik kıza gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye
2- Kurbanlık koç a ALLAH’A kurban olsun diye
3- Askere giden yiğitlerimize vatana kurban olsun diye….. gözlerinden öper selam ederim ALLAH’A emanet olun’

Askerle Güreş

11.04.2010

ataturk

Atatürk Bir gezisinde, Kolordu binasιnιn kapιsιnda aslan yapιlι bir Mehmetçik gördü. Çağιrdι ve güler yüzle sordu:

– Sen güreş bilir misin?

Yanιndakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçigi güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fιrladι. Ceketini çιkarιp Mehmet’e ense tuttu:

– Haydi, birde benimle güreş!

Katιksιz ve temiz Anadolu çocuğu Ata’sιnιn yüzüne hayranlιkla baktι:

– “Atam,” dedi. “Senin sιrtιnι yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarιr?”

Kaynak … Millet Dergisi