Arama:

Etiket Bulutu







May, 2010

Kutup ışıkları nedir?

31.05.2010

kutupisiklari

Kutup ışıkları, ya da auroralar, genellikle kutup bölgelerinde görülen bir gece ışıması. Auroralar, gökyüzündeki doğal ışık görüntüleridir. Genelde gece görülen kutup ışıkları, çıplak gözle de izlenebilir Kuzey Yarımküre’deki aurora görüntüsüne aurora borealis, Güney Yarımküre’dekine de aurora australis denir. Auroralar, güneşin dünya atmosferi üzerindeki etkilerinin en belirgin şekilde görülebilenidir. Çoğu kutup ışığı yüksek kuzey ve güney enlemlerinde görülür.

Özellikleri
Özellikle yay, bulut ve çizgi şeklinde oluşurlar. Bazıları hareket eder, parlaklaşır ya da aniden yanıp sönerler. Yeşil, auroraların en yaygın rengidir. Ancak çok yükseklerde olan kutup ışıkları kırmızı ya da pembe olabilirler. Çoğu aurora atmosferin 100 ile 1000 km aralığında oluşur. Bazıları atmosfer boyunca binlerce kilometre yatay uzunluğa sahip olabilir.

Oluşumları
Kutup ışığı görüntüleri, Güneş’ten gelen solar rüzgarlardaki yüklü parçacıkların atmosferle etkileşmesi sonucu oluşur. Bu parçacıkların bazıları dünyanın manyetik alanına kapılır. Bu parçaların çoğu dünyanın manyetik kutuplarına çekilirler. Bu parçacıklar atmosferdeki moleküllerle çarpıştıklarında enerji açığa çıkar. Bu enerjinin bir kısmı da “aurora”lar şeklinde salınır.

Zamanları
Kutup ışıkları sıklıkla 11 yıllık güneş döngüsünün en yoğun zamanında görülür. Bu dönemde, güneş yüzeyindeki koyu lekeler sayıca artar. Güneşteki şiddetli patlamalar güneş lekeleriyle ilgilidir. Solar patlamalardan çıkan elektronlar ve protonlar, dünya atmosferiyle etkileşir. Bu etkileşim oldukça parlak auroralar yaratır. Bu aynı zamanda dünyanın manyetik alanında güçlü dalgalanmalar meydana getirir; (manyetik fırtına). Bu fırtınalar esnasında auroralar kutup bölgelerinden ekvatora doğru kayar.

Ayasofya müzesi

30.05.2010

ayasofya

Dünyanın 8.harikalarından birisi sayılan Ayasofya, Sanat Tarihi ve mimarlık dünyasının 1 numaralı yapısı hüviyetindedir. Bu yaşta ve bu ebatta zamanımıza gelebilmiş ender eserlerdendir. Küçük ölçülerdeki ahşap çatılı ilk yapı 4. yy. ikinci yarısında Büyük Konstantin’in oğlu Konstantinus zamanında yapılmıştı. 404 yılında, bir isyan sırasında yanan ilk yapının yerine, daha büyük ölçülerde inşa edilen 2. kilise 415 yılında törenle açılmıştı. 532 yılında Hipodromda yapılan bir araba yarışı sonucu çıkan kanlı isyan on binlerce şehirlinin ölümüne ve pek çok binanın yakılmasına sebep olmuştu. “Nika” isyanı diye bilinen ve İmparator Justinyen aleyhine gelişen bu isyanda Ayasofya Kilisesi de yakılmıştı.

İsyanı zorlukla bastıran İmparator Justinyen “Adem’den beri hiçbir devirde görülmemiş ve görülmeyecek” bir ibadethane yapmak için harekete geçti. Önceki bazilikanın kalıntılarının üzerine 532 yılında yapılmaya başlanan, Hıristiyanlık âleminin bu en büyük kilisesi beş yılda tamamlanarak, 537’de merasimlerle açıldı.

Mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden ilk ve son ünik uygulama olarak görülen Ayasofya, Osmanlı camilerine fikir bazında da olsa esin kaynağı olmuş, doğu-batı sentezinin bir ürünüdür. Bu eser dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer almaktadır. Bu nedenle, Ayasofya, tarihi geçmişinin yanı sıra, mimarisi, mozaikleri ve Türk çağı yapıları ile yüzyıllar boyunca tüm insanlığın ilgisini çekmiştir.

Ayasofya 916 yıl kilise, 481 yıl cami olmuş, 1935`ten bu yana müze olarak tarihi işlevini sürdürmektedir.

Mimari yönden incelendiğinde büyük bir orta mekân, iki yan mekân (nef), absis, iç ve dış nartekslerden meydana gelmiştir. İç mekân, 100 x 70 m. ölçüsünde olup, üzeri dört büyük ayağın taşıdığı 55 m. yüksekliğinde, 30,31 m. çapında kubbe ile örtülmüştür. Ayasofya`nın mimarisinin yanı sıra mozaikleri de büyük önem taşımaktadır. En eski mozaikler iç narteks ve yan neflerde altın yaldızlı geometrik ve bitkisel motifli olan mozaiklerdir. Figürlü mozaikler IX.-XII. yüzyıllarda yapılmıştır. Bunlar İmparator kapısı üzerinde, absiste, çıkış kapısı üzerinde ve üst kat galeride görülmektedir.

Ayasofya İstanbul`un fethi ile birlikte başlayan Türk döneminde çeşitli onarımlar görmüştür. Mihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örneklerini içerir. Bunlardan kubbedeki ünlü Türk hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi`nin Kuran`dan alınma bir suresi ile 7.50 m. çapındaki yuvarlak levhalar en ilgi çekici olanıdır. Bu levhalarda, Allah, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Ebu Bekir, Hüseyin`in isimleri yazılıdır. Mihrabın yan duvarlarında ise Osmanlı padişahlarının yazıp buraya hediye ettiği levhalar vardır.

Özgürlük Heykelinin hikayesi

30.05.2010

liberty

Özgürlük Heykeli, ABD’nin New York şehrindeki Liberty (Özgürlük) adası üzerinde, inşa edildiği 1886 yılından bu yana Amerika’nın simgesi olan anıtsal heykel ve gözlem kulesi. Dünyanın en tanınan abidelerinden biridir.

Bakırdan yapılan Özgürlük Tanrıçası heykeli, Fransa tarafından kuruluşunun 100. yılı nedeniyle ABD’ye (10 yıl gecikmeli olarak) hediye edilmiştir,1884-1886 yılları arasında inşa edilen heykelin mimarı Frederic Bartholdi’dir. Çelik iskeleti Gustave Eiffel, kaideyi Richard Morris Hunt yapmıştır. ABD’nin New York şehrindeki Özgürlük Adası’nda yer alır.

Heykel, sağ elinde bir meşale, sol elinde ise bir tablet tutar. Tabletin üstünde 4 Temmuz 1776 tarihi (Bağımsızlık Bildirgesi’nin tarihi) yazılıdır. Heykelin başındaki taç’ın 7 sivri ucu 7 kıtayı veya 7 denizi simgeler. Heykelin yüksekliği 46 m, kaidesi ile beraber 93 m’dir. Ziyaretciler heykelin içinden meşaleye kadar 168 basamaklı bir merdivenden çıkabilirler. Heykelin meşale tutan sağ elinin yüksekliği 13 metredir. Meşalenin etrafındaki dehlizde 15 kişi birarada dolaşabilir. Heykelin başının genişliği 2 metre, yüksekliği ise tacı ile birlikte 5 metredir.
Yontu dikilmeden 1 yıl önce (1885’te) yayımlanan renkli taş baskı

93 metre yüksekliğindeki Özgürlük Anıtı ilk olarak 1860’lerde, ilk olarak Osmanlı İmparatorluğu yönetimindeki Mısır’ın Hıdiv’i Said Paşa’nın Süveyş Kanalı inşası için imzaladığı antlaşmanın gereği olarak Suveyş Kanalı’ndaki Port Said Limanı’nın girişine konulmak üzere planlanmıştır. Ancak dönemin Osmanlı Sultanı Abdülaziz tarafından peşinatı ödendiği halde dikilen heykelden ötürü yerel huzursuzluk çıkacağı endişesiyle, Kavalalı soyundan Hıdiv İsmail Paşa planlanan yere inşasını istememiştir.

Fransız bir heykeltraş olan Frederic Auguste Bartholdi’ye ısmarlanan bu heykel, bakır ve çelikten yapılarak tamamlanmış, fakat daha sonra Mısır’a dikilmesinden vazgeçilmesiyle Paris’te bir depoya kaldırılmıştır. Tasarlanan bu ilk heykel Kızıldeniz ile Akdeniz’in birleştiği yere koyulacak firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklindeymiş ve elinde ‘Asya’nın ışığının Mısır’dan geldiğini’ sembolize eden bir meşale tutuyormuş. Bu olaydan 20 yıl sonra 1885’te Fransa hükümeti A.B.D ile olan iyi ilişkilerinin bir göstergesi olarak büyük bir heykel yaptırmak istediğinde yine aynı heykeltraşın kapısı çalınmış. Hazır durumda olan heykel depodan çıkarılmış, heykeltraş Bartholdi ve Gustave Eiffel (Eyfel kulesinin mühendisi) birlikte çalışarak bazı değişikliklerle heykeli yenilemişler ve New York sahilinde Liberty Adasına yerleştirilmiş.

Özgürlük Heykeli, ziyaretçilere açıktır. Ziyaret etmek isteyenler adaya bir feribotla ulaşırlar, merdivenleri tırmanarak meşaleye çıkabilir ve New York limanını seyredebilirler.

Heykele Singer dikiş makinelerinin kurucusu Isaac Singer’in dul eşi Isabelle Eugenie Boyer modellik etmiştir. Özgürlük Heykeli 1884 yılında Fransa’da tamamlandıktan 1 yıl sonra 350 parçaya bölünüp 214 sandık içinde New York limanına ulaştırılmıştır. Parçalar, 4 ay içinde kaidenin üzerinde yeniden birleştirilmiş ve 28 Ekim 1886 tarihinde binlerce izleyicinin önünde açılışı gerçekleşmiştir.

Kaynak : Wikipedia

Türkiye’nin Eurovision Tarihi

30.05.2010

euro

Avrupa Yayın Birliği’nin her yıl Avrupa ülkeleri arasında gerçekleştirdiği en uzun soluklu şarkı yarışması olan “Eurovision” 1956 yılından itibaren yapılıyor. Ülke televizyonları arasında ortak canlı yayın yapabilme kabiliyetini gerçekleştirmek amacıyla yapılan yarışmaya Türkiye, 1975 yılından itibaren katılıyor. İrlanda’nın tam 7 kez birinci olduğu yarışmada Türkiye ilk birinciliği 2003 yılında kazandı. Böylece tam 28 yıldır beklenen birincilik Sertap Erener’in ‘Every Way That I Can’ şarkısı ile gelmiş oldu.
Her yıl büyük umutlarla katıldığımız Eurovision şarkı yarışmasında 1975 yılından bugüne kadar ülkemizi temsil eden şarkılar ve aldıkları dereceler. Aslı Arda Yurtseven’in derlemesi…

euro2
1975

Ali Rıza Binboğa ve şarkısı ‘Yarınlar Bizim’, halk oylaması sonucunda birinci oldu. Ama seçici kurul Binboğa’yı üçüncü yapıp ‘Seninle Bir Dakika’ ile yarışan Semiha Yankı ve ‘Delisin’ ile yarışan Cici Kızlar’ın eşit puan alarak ilk sırayı paylaştığını açıkladı. Bunun üzerine kura çekildi ve Türkiye’yi Semiha Yankı temsil etti. Yankı, İsveç’te yapılan yarışmada aldığı üç puanla sonuncu oldu.

euro3

1978

Alınan kötü sonuç nedeniyle iki yıl yarışmaya katılmayan Türkiye, 1978’de yeniden eleme yaptı. 232 eserden 12’si finale kaldı ve aralarında Nilüfer’in de bulunduğu Grup Nazar, ‘Sevince’ şarkısı ile birinci oldu. Ancak yarışmada iki puan alarak sondan ikinci geldi.

euro4
1979

Seçimler sonucunda Maria Rita Epik, ‘Seviyorum’ ile birinci oldu. Ancak Türkiye, yarışmanın İsrail’in Kudüs şehrinde düzenlenmesini gerekçe göstererek katılmaktan vazgeçti. TRT’nin aldığı karara tepki gösteren EBU, Türkiye’ye 36 bin İsviçre Frangı para cezası verdi.

 

euro5
1980

Eurovision’da Türkiye’yi temsil etme görevi Ajda Pekkan’a verildi. Beş ünlü bestecinin eserleri arasından Atilla Özdemiroğlu’nu ‘Pet’r Oil’i birinci seçildi. Pekkan, aldığı 23 puanla yarışmadan 15’inci olarak ayrıldı.

 

euro6
1981

Modern Folk Üçlüsü ve Ayşegül Aldinç, Ali Kocatepe’nin ‘Dönme Dolap’ simli şarkısı ile yarıştı ve dokuz puanla 18’inci oldu.

 

 

 

euro7

1982

Neco, Olcayto Ahmet Tuğsuz’un bestesi ‘Hani’ ile katıldı. 20 puan alarak 15’inci oldu.

 

 

euro8

 

1983

Çetin Alp ve Kısa Dalga’nın seslendirdiği ‘Opera’ adlı şarkı ile ilk kez sıfır puanla İspanya ile sonunculuğu paylaştı.

 

 

 

euro91

1984

Beş Yıl Önce On Yıl Sonra grubu, Selçuk Başar’ın bestesi ‘Halay’ ile katıldı. Yarışmada o güne kadar alınan en yüksek puan olan 37 ile 12’nci olduk.

 

euro10

1985

MFÖ, ‘Aşık Oldum-Diday Diday Day’la yarıştı ve 36 puanla 14’üncü oldu.

 

 

euro11

1986

Candan Erçetin’in de aralarında bulunduğu Klips ve Onlar Grubu, Melih Kibar’ın bestesi ‘Halley’ ile katıldığı yarışmada, 53 puan topladı ve 9 ncu oldu.

 

euro12

1987

Seyyal Taner ve Grup Lokomotif, ‘Şarkım Sevgi Üstüne’ adlı şarkı ile yarıştı. Ancak Türkiye, Eurovision tarihinde ikinci kez sıfır puan alarak sonuncu oldu.

 

euro13

1988

Türkiye’yi yine MFÖ temsil etti. ‘Sufi’, 37 puanla 15’inci oldu.

 

 

euro14

1989

Grup Pan, Timur Selçuk’un bestesi ‘Bana Bana’ ile yarıştı ve beş puanla 21’inci sırada kaldı.

 

 

euro15

1990

Kayahan, kendi bestesi ‘Gözlerinin Hapsindeyim’le katıldı. 21 puan aldı ve 17’nci sırada kaldı.

 

 

euro16

1991

‘İki Dakika’ şarkısıyla İzel&Reyhan Karaca&Can Uğurluer, 44 puanla 12’nci sırada yer aldı.

 

 

euro17

1992

Aylin Vatankos, ‘Yaz Bitti’ ile katıldığı yarışmada 17 puan topladı ve 19’uncu oldu.

 

 

euro18

1993

Burak Aydos’un yorumladığı ‘Esmer Yarim’in elde ettiği sonuçla ilk kez küme düştü. 10 puanla 21’inci sırada yer alınca Türkiye 1994 yılında düzenlenen yarışmaya katılma hakkını kaybetti.

 

euro19

1995

Arzu Ece, ‘Sev’ isimli şarkı ile katıldı ve 16 puanla 21’inci sırada yarışmayı tamamladı.

 

 

euro20

1996

Şebnem Paker, Levent Çoker’in bestesi ‘Beşinci Mevsim’ ile katıldığı yarışmada, 57 puanla 12’nci oldu.

 

 

euro21

1997

Şebnem Paker bu kez Grup Etnik’le birlikte ikinci kez katıldığı yarışmada, yine Levent Çoker’in bestesi olan ‘Dinle’ ile yarıştı. Bu kez Türkiye’ye Eurovision’da en iyi dereceyi getirerek 121 puanla 3 ncü oldu.

 

euro22

1998

Tüzmen, ‘Unutamazsın’ ile 25 puan topladı 14’üncü sırada kaldı.

 

 

euro23

1999

Tuğba Önal&Grup Etnik’le birlikte katıldı ve ‘Dön Artık’ ile 21 puan toplayıp 16’ncı oldu.

 

euro24

2000

‘Yorgunum Anla’yla katılan Pınar Ayhan&Grup SOS, 59 puan toplayarak 10’uncu sırada yarışmayı bitirdi.

 

 

euro25

2001

Sedat Yüce, ‘Sevgiliye Son’ ile katıldı, 41 puan toplayarak 11’inci oldu.

 

 

euro26

2002

Grup Safir&Buket Bengisu ‘Leylaklar Soldu Kalbinde’ ile katıldı ve 29 puan toplayarak 16’ncı oldu.

 

euro27

2003

TRT yarışma görevini Sertab Erener’e teklif etti. Erener şarkıyı İngilizce seslendirmesi şartıyla teklifi kabul etti. Kendi kurduğu ekiple çalışan Erener, ‘Every Way That I Can’ 28 yıldır beklenen birinciliği 167 puanla Türkiye’ye getirdi.

euro28

2004

İstanbul’da yapılan yarışmada Türkiye’yi ‘For Real’ isimli şarkı ile Athena temsil etti ve 195 puan toplayarak 4 ncü oldu.

 

euro29

2005

Gülseren, ‘Rimi Rimi Ley’ 92 puan toplayıp 13’üncü oldu ve Türkiye bir kez daha Eurovision’da küme düştü.

 

euro30

2006

Sibel Tüzün, ‘Super Star’ ile katıldığı yarışmada 91 puanla 11’inci oldu.

 

euro31

2007

Kenan Doğulu ‘Shake It Up Shekerim’ yarıştı. 163 puan toplayarak 4. olarak ipi göğüsledi.

 

 

euro33

2008

Mor ve Ötesi, ‘Deli’ isimli şarkısıyla katıldı ve 138 puanla 7 nci oldu.

 

hadise

2009

Rusya’nın başkenti Moskova’da yapılan 2009 Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi Hadise ‘Düm Tek Tek’ isimli şarkı ile temsil etti ve 4.oldu.

 

manga


2010

29.Mayıs Cumartesi akşamı Oslo’da yapılan yarışmada Manga 170 puanla “We could be the same’ adlı şarkısı ile 2.oldu.

 

 

Kımız ın ‘ötelerden gelen’ efsanesi..

23.05.2010

kimiz

Orta Asya’dan dünyanın birçok yerine dağılan ve geriye asla dönmeyen bir millet Türkler.
Sevinçlerini, hüzünlerini, aşklarını ölüleri ile birlikte Orta Asya’nın ucsuz bucaksız bozkırlarına gömüp,
yeni sevdalanacak toprakların peşine düşen Türk milleti, yanlarında ister istemez hep acıyı da taşımışlar. Bu acı kendi içinde nice ermişler, erenler ve büyük alimler çıkmasına vesile olmuş.
Zira, sevgiler tembeldir, acılar üretken.
Göçlerle birlikte taşınan acıların üretken olduğunu biraz sonra okuyacağınız bir Doğu Türkistanlı’nın yaşam serüveninde daha iyi anlayacaksınız.
Doğu Türkistan’dan Kemalpaşa’ya taşınan otağı ve kımızı ile bir yaşam öyküsü bu.
Türkiye’de ilk ve tek olan bir vadiden söz edeceğiz aynı zamanda.

Yıl 1935. Henüz Çinliler Doğu Türkistan’ı işgal etmemiş ve bu topraklarda yaşayan insanlar, ileride görecekleri büyük acılardan habersiz mütevazı hayatlarını sürdürüyorlardı.
Şirzat Doğru hayata gözlerini tam da bu sırada açar. 14 yıl boyunca ülkesinde mutlu bir çocukluk dönemi yaşar.
Ancak sene 1949’u gösterdiğinde büyük felaket baş gösterir ve doğudan Çinliler, batıdan Ruslar bu ülkeyi işgale girişir.
Üç koldan karşı atak geliştiren Kazaklar, karşı tarafın çok güçlü ve donanımlı olmasından dolayı topraklarını terk etmekten başka bir çare bulamazlar.
Şirzat Bey ve ailesi, Alibeg Hakim önderliğinde gözleri yaşlarla dolu olarak yola koyulur.
Üç kız kardeşini ve vatanını geride bırakmak zorunda kalmıştır, Şirzat Bey.
Geriye dönüp onları almalarına imkan yoktur tıpkı anılarını almalarının mümkün olmadığı gibi.

Büyük bir göç başlamıştı Doğu Türkistan’dan. Düşmanlardan kaçan yüzbini aşkın insan önce Taklamakan Çölü’ne vurdu kendilerini.
Çölde onbinlerce kişi yaşamını yitirdi. Hayatta kalanlar ise geceleri yanlarında götürdükleri hayvanları keserek kanlarını içiyorlardı.
Bu sayede gerek su, gerekse vitamin ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.

Taklamakan Çölü’nü çok zorlu ve acılı bir şekilde geçen Doğu Türkistanlılar ve Şirzat Bey ikinci büyük engel olan Himalaya dağlarına yöneldiler.
Yükseklere tırmandıkça insanlar şişip, patlayarak ölüyorlardı. Şirzat Doğru, “5 yaşındaki çocuklar 80, 90 kg. kadar oluyorlardı.
Daha sonra ise bu yavrular patlıyor yaşamlarını yitiriyorlardı” diyor.
Bu hastalıkla nasıl mücadele edeceklerini oranın yerli halkına sorduklarında önce kulaklarına inanamadılar ama yapacakları başka birşey de yoktu.
‘Alkol içmelisiniz. Alkol yoksa birbirinizin idrarını için’ diyordu oranın yerlisi. Hayatta kalmak esastı. Alkol yoktu bu göçebe insanlarda.
İkinci şıkkı uygulamaktan başka çareleri de.

İki sene yaya olarak süren bu zorunlu göç nihayet Himalayalar’ı aştıktan sonra bitmişti.
Hindistan’da iki yıl kalan Şirzat Bey ve onlarla hareket edenler buradan Türkiye’ye Kızılhaç’ın yardımı ile 1954 yılında gelirler.

Yazının devamı için »

bir başarı öyküsü

23.05.2010

feritucar

‘Başarı Öyküsü’ dendiği zaman, genel olarak sıfırdan başlayıp zengin olan insanların öyküleri akla gelir.
Yazılı ve görsel iletişim araçlarında da başarı öyküleri, kazanılan servetlerin öyküleridir.
İçinde bulunduğu güç koşulları yenip de kendine yaşamda yol açan insanların öyküleri, örnek yaşam öyküsü sayılmaz ya da topluma aktarılacak önemde bulunmaz.
Oysa, en önemli başarı öyküleri onlardır.

En büyük başarılar, güç koşulların içinden çıkıp kendi geleceğini biçimlendiren, kendi yaşam yolunu açan insanların başarılarıdır. Şimdi böyle bir başarıdan söz etmek istiyorum.

Ferit UÇAR, köyde büyüyen bir çocuk. Bursa’nın Orhangazi ilçesine bağlı Yenigürle köyünde çiftçilik yapan Hüseyin Uçar ‘ın dört çocuğunun en küçüğü.
İlk ve ortaöğrenimini köyünde tamamlıyor. İlçe lisesine geldiği zaman okul müdürü Feri’i liseye almak istemiyor.
Köy okullarında notları şişiriyorlar, iyisi mi siz bu çocuğu Endüstri Meslek Lisesi ‘ne kaydettirin diyor.

Fakat Ferit’in dayısı araya giriyor ve Ferit liseye kaydediliyor.
Lise üçüncü sınıfa geldiği zaman ilçede yeni açılan bir dershanenin seviye tespit sınavında indirimli eğitim görme hakkı kazanıyor.
Yıl sonunda liseyi birincilikle bitiriyor, Koç Üniversitesi Matematik Bölümü ‘nü burslu olarak kazanıyor.
Üniversitedeki çift anadal eğitimi sisteminde matematik eğitimi yanında ekonomi eğitimi de görüyor.

Bu yılları Ferit UÇAR şöyle anlatıyor:

“Koç Üniversitesi’nin çeşitli bölümlerinde part-time işlerde çalıştım. Son iki yılımda araştırma ve ders asistanlıkları yaptım.
1,5 yıl merkezi Londra ‘da bulunan Sage Publications ‘in çıkardığı international Journal of Cross Cultural Management Dergisi’nin editör asistanlığını yaptım.
ABD ‘ye doktora için başvurma fikrimi üniversitedeki profesörlerime açtım. Onların referanslarıyla ABD ‘nin ekonomi alanındaki en iyi 15 üniversitesine başvurdum.
Bunların yedisinden tam burslu kabul aldım.”

Chicago, Princeton, Wiskonsin-Madison, Minnesota, Los Angeles (UCLA), Columbia ve Rochester üniversiteleri arasında tercih yapmakta zorlanan başarılı genç, sonunda dünyanın yüz ayrı ülkesinden 14 binden çok adayın başvurduğu, New Jersey eyaletindeki Princeton Üniversitesi’nde karar kılıyor.
Şimdi bu üniversitede ekonomi dalında doktora yapıyor.

Bu haber 30 Ekim 2002 tarihli Sabah Gazetesi’de yayımlandı. İşte, hepimizi etkilemesi gereken, hepimizin başucumuza asıp her gün okumamız gereken büyük bir başarı öyküsü.

Köyde yetişen bu gencin, Ferit Uçar ‘ın doktorasını yaptığı Princeton Üniversitesi, ünlü matematik dehası John NASH ‘ın yetiştiği üniversitedir.
Orada okumak, orada çalışmak dünyanın en önemli başarılarından birisidir ve aramızdan çıkan bir köy çocuğu, önündeki bütün engelleri sarsılmaz iradesiyle aşarak bu başarıya erişmiştir.

Şimdi bu olaydan alınacak derslere bir göz atalım:
Başarı için koşulların çok iyi olmasını isteyen, başarısızlığına hep kendi dışında sürekli mazeret bulan gençlerimize bu öyküyü dikkatle okumalarını önerelim.

İnsanlar kendilerine başkalarının örnek gösterilmesinden hoşlanmazlar, ama bu örneğe dikkatle bakmaları gerekiyor.

Hedefini seçmek, hedefine odaklanmak, hedefine giden yolun haritasını çizmek, bu yolda azimle, kararlılıkla, sebatla yürümek ve kendine hiçbir mazeret tanımamak.

Bunu yapabilenler kazanır, işte kazanıyor ve bütün mazeretleri geçersiz kılıyor.

Ama bilgisayarın başından ayrılamıyorum.
Ama cep telefonuyla konuşmadan duramıyorum.
Ama hep ders mi çalışacağım?
Gençliğimi hiç yaşamayacak mıyım?
Babam beni dışarıda okutacak.
Ailemin işinde çalışırım.
Benim hiçbir ihtiyacım yok ki.

Bu ve benzeri mazeretleri olanlar da var ve onlar kendi kendilerinin engeli oluyorlar.

Her zaman kendi seçimimizi yaparız. Geleceğimiz de bu seçimin ucundadır.


Dr. Erdal ATABEK

(Cumhuriyet, 25.11.2002)

Grizu patlaması nedir?

22.05.2010

maden

Grizu, havaya karışan metan gazının belli bir değere ulaşmasına, yani hava-metan karışımına denir. Metan gazının maden ocağı havası içinde oranı %5-14 arasında ise bu patlayıcı karışım grizudur. Patlama için grizunun alt sınırı (en az) 650-700 derece olan bir ısı kaynağıyla teması gerekir.

Metan gazı kolay patlamaz. Hava ile iyi karışmalı, oldukça yüksek bir sıcaklık kaynağı ile temas etmeli. Metanı esas patlatan nedenler patlayıcı madde kullanımındaki hatalar ve ocaktaki yangınlardır. Şayet ocakta yangın yoksa ve patlayıcı madde kullanım kurallarına uyulduysa metanı patlatmak oldukça zor bir iştir.

Özellikle yaşlı kömür damarlarında grizu riski yüksektir. Yasalar doğrultusunda, metanın havada bulunma oranı, hacimce %1’dir.Bu seviyeye ulaşıldığında acilen önlem alınması gerekmektedir. Eğer bu karışım %1 üzerine çıkarsa maden ocağı acilen boşaltılmalıdır. Ocak derinliği, eğimi, üretim yöntemi, fay ve çatlak yapılar grizu riskini değiştiren faktörlerdir…

Grizu patlaması, büyük tahrip gücüne ve yıkım etkisine sahip bir patlamadır. Kömür madenlerinin kâbusu olan grizu, ülkemizde de sık görülmektedir.

Kömürü nasıl çıkarıyorlar?

İşçiler 350 metre derinde çalışıyor. Önce dinamitçi 30 santimetre boyunda dinamiti kömür duvarının içine yerleştiriyor. Patlama sırasında uzak duran işçiler patlamadan sonra kömürleri topluyor. Dinamitçi aynı zamanda gaz kontrolü de yapıyor. Kömürler vagonla yukarı taşınıyor.

Kanser Nedir?

22.05.2010

kanser

Vücudumuzda tüm organlar hücrelerden oluşur. Hücreler vücudumuzun en küçük yapıtaşlarıdır ve ancak mikroskopla görülebilirler.

Sağlıklı vücut hücreleri (kas ve sinir hücreleri hariç) bölünebilme yeteneğine sahiptirler. Ölen hücrelerin yenilenmesi ve yaralanan dokuların (vücut içi ve dışındaki) onarılması amacıyla bu yeteneklerini kullanırlar. Fakat bu yetenekleri de sınırlıdır. Sonsuz bölünemezler. Her hücrenin hayatı boyunca belli bir bölünebilme sayısı vardır. Sağlıklı bir hücre gerektiği yerde ve gerektiği kadar bölüneceğini bilir.

Buna karşın kanser hücreleri, bu bilinci kaybeder, kontrolsüz bölünmeye başlar ve çoğalırlar. Kanser hücreleri birikerek tümörleri (kitleleri) oluştururlar, tümörler normal dokuları sıkıştırabilirler, içine sızabilirler yada tahrip edebilirler. Eğer kanser hücreleri oluştukları tümörden ayrılırsa, kan yada lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer bölgelerine gidebilirler. Gittikleri yerlerde tümör kolonileri oluşturur ve büyümeye devam ederler. Kanserin bu şekilde vücudun diğer bölgelerine yayılması olayına metastaz adı verilir.

Kanserler oluşmaya başladıkları organ ve mikroskop altındaki görünüşlerine göre sınıflandırılırlar. Farklı tipteki kanserler, farklı hızlarda büyürler, farklı yayılma biçimleri gösterirler ve farklı tedavilere cevap verirler. Bu nedenle kanser hastalarının tedavisinde, var olan kanser türüne göre farklı tedaviler uygulanır.

Kanserin Nedenleri?

Kanserin sebebi henüz kesin olarak bilinmemektedir. Kanser hastalığı için iki grup risk faktörü vardır. Kanser için risk faktörleri yaşam şekillerine, yaşa, cinsiyete ve aile öykülerine bağlı olarak değişir. Bir başka risk grubu ise çevresel faktörlerdir.

* Sigara alkol kullanımı,
* Uzun süre ve tehlikeli saatlerde güneş altında kalma,
* Aşırı dozda röntgen ışınına maruz kalma,
* Bazı kimyasal maddeler (katran, benzin, boya maddeleri, asbest v.b.)
* Bazı virüsler
* Hava kirliliği
* Radyasyona maruz kalma,
* Kötü beslenme alışkanlığı

Kanser Tehlikesinin 7 Habercisi

Kanserin belirti ve bulguları köken aldığı doku ve organlara göre değişir. Hatta bazen hiç belirti ve bulgu vermeden kontrol muayenelerinde kanser tanısı konulabilir.

Aşağıdaki belirtilere dikkat edin:
-Rahim ve makattan gelen normal olmayan bir kanama veya akıntı
-Memede veya vücudun herhangi bir yerinde ortaya çıkan şişlik ve sertlikler
-İyileşmeyen yaralar
-Uzun süreli ses kısıklığı ve öksürük
-Yutkunma güçlüğü ve hazımsızlık
-Ben ve siğillerde meydana gelen büyüme, kanama, renk değişikliği, yara…
-Büyük ve küçük abdest yapmakta ki değişiklikler

Kendi kendinizin bekçisi olun
Önce kanserden korkmamayı öğrenmeliyiz. Korku doktora gitmeyi önler ve hastalığın iyileştirilmesini engeller. Hastalık belirtilerini yorumlamak yalnızca doktorların görevidir. Kanserin belirtilerini bilmek bu belirtilerin herhangi birini hissettiğimizde derhal doktora başvurmak şarttır. Hiç rahatsızlık duymasak da yılda bir kez mutlaka genel kontrolden geçmeliyiz. Kanserin iyileştirilir bir hastalık olduğunu unutmamalıyız. İyileşme oranı kanserin erken teşhisi ile doğru orantılıdır.

Hiçbir şikayeti olmasa da 45 yaş üzerinde her erkek, senede bir defa, PSA (prostat spesifik antijen) kan testi yaptırmalıdır.

Günümüzde, milyonlarca insan kanserli yada kanseri tedavi edilmiş olarak yaşamaktadır. Kanser tanısı ne kadar erken konursa, tedavisi o kadar erken başlar ve kanser tedavisi ne kadar erken başlarsa tedavinin başarıya ulaşma şansı da o kadar yüksek olur.

Aşırı hız

21.05.2010

polis

Trafik kuralı ihlali yapan kimsenin çıkmadığı uzun bir nöbetin sonunda, polis nihayet aşırı hız yapan bir aracı durdurdu.
Sürücü camı açtı. Ruhsat ve ehliyetini uzattı.
Polis, ceza makbuzunu cebinden çıkarırken keyifle gülümsedi.
– Sizi bütün gün bekledim.
Sürücü nasıl olsa cezamı öyle ya da böyle çekeceğim rahatlığıyla, iç çekerek cevap verdi.
– Anlıyorum memur bey. Elimden geldiği kadar hızlı gelmeye çalıştım ben de.
Polis, dakikalar süren gülmesi kesilmeyince adama eliyle git, git işareti yaptı ve adam cezadan kurtuldu.

Kaza

21.05.2010

cekici

Kamyon sürücüsü “dikkat, alçak köprü” ikaz levhasını fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti.
Olanca hızıyla üst köprüye bindirdi ve orada sıkıştı kaldı.
Arkasında kilometrelerce araç kuyruğu oluştuktan sonra trafik/kurtarma ekibi nihayet geldi.
Kurtarıcı işine başlarken polis de gözleri sıkışmış kamyonda, sürücüye yaklaşarak söze girmiş olmak için sordu:
– Köprüye sıkıştınız, he?
Sürücü canı burnunda homurdandı:
– Yo, köprü taşıyordum, mazotum bitti.