Arama:

Etiket Bulutu







June, 2010

Türbülans Nedir?

28.06.2010

turbulans

* Türbülans nedir?
Aniden olan hava hareketleridir. Uçaklar, sıcaklık ya da yükseklik değişimi gibi farklı nedenlerden olan bu hava hareketleri yüzünden sarsıntı geçiriyor.

* Tehlikeli mi?
Yolcuların türbülanstan korkmasına gerek yok. Ancak uçuş boyunca ikaz ışıkları yanmasa bile kemerlerini bağlı tutmalarında fayda var. Çünkü uçuş sırasında hava akımlarının yaşanması çok doğal. Ancak bunlar yerinde oturan ve kemeri bağlı olan yolcuları etkilemiyor.

* Uçağı düşürür mü?
Hayır. Türbülans uçağın irtifa kaybetmesine neden olabilir ama bugüne kadar türbülans yüzünden hiç uçak düşmedi.

* Pilotlar türbülans olup olmayacağını nasıl anlıyor?
Türbülans olup olmayacağına dair en önemli ipucu aynı rotada daha önce uçan uçaklardan alınan bilgi, meteoroloji uzmanlarının hazırladığı tahmin raporları ve yine pilotlar tarafından hazırlanan raporlardır.

* Türbülans belirli bir yüksekliğin üstünde mi meydana geliyor?
Türbülans olaylarının üçte ikisi 9 bin metrenin üzerinde meydana geliyor. Ancak gerek fırtına gerekse çevrede başka uçakların olması gibi nedenlerden dolayı daha alçakta da türbülansa rastlanabiliyor.

* Türbülans ile hava boşluğu aynı şey mi?
Hava boşluğu türbülans yerine kullanılan yanlış bir terim. Hava gibi gazlarda boşluk meydana gelmesi mümkün değil. Hava boşluğu olarak tarif edilen ve uçağın bir anda düşmesine neden olan olay ise bulutsuz havada oluşan, CAT (Clear Air Turbulance) olarak bilinen ve pilot tarafından önceden görülemeyen açık hava türbülansı.

* Açık hava türbülansı neden fark edilmiyor?
Türbülans, normal şartlarda radarla tespit edilebiliyor. Ancak açık havalarda meydana gelen türbülans, hava bulutlu olmadığı için radarda görülemiyor. Yani pilotlar da hazırlıksız yakalanıyor.

“Vurgun Yemek” nedir?

28.06.2010

dalgic

Su yüzeyinde içinde bulunduğumuz havadan dolayı 1 atm’lik bir basınç içinde bulunuruz. Sualtında da her 10 metrede 1 atm’lik basınç vardır. Su yüzeyinde maruz kaldığımız 1 atm lik basınç da eklendiğinde, dalış yapıldığında her on metrede 1 atm lik basınç artışı olur.

Havadaki en yuksek oranda (%78) bulunan Azotgazı, dalış sırasında basınç altında ve zamana da bağlı olarak solunduğu vakit sıvılaşarak kana karışır. Bu gaz, oksijen gibi kullanılan bir gaz olmayıp, atıl durumdadır. Dalıştan çıkarken bu gazın yeniden solunum yoluyla atılmasına zaman tanımak gerekir. Bu yüzden dalgıçlar çıkışlarını yavaş yavaş (10 m/dk. hızda – son 10 m. 6 m/dk.) yaparlar.

Süratle çıkış yapan bir dalgıcın kanındaki azot, ani basınç değişimiyle gaz haline dönüşür. Bunu çalkalanmış bir kola şişesini hızlıca acarsak kolanın kopürmesine benzetebiliriz. Gaz haline dönüşmüş azot molekülleri bir araya gelerek eklemlerde, damarlarda ve hayati organlarımızda (kalp/beyin vb.) tıkanıklıklara sebep olurlar. Bu tıkanıklıklar, hastalığın şiddetine göre ağrı, felç, ölüme kadar sonuçlar oluşturabilir.

Çıkış hızı kadar, gazın çözünme süresi de önemlidir. Belirli derinliklerde belirli sürelerin aşılmaması halinde ve çıkış hızına dikkat edildiğinde vurgun ya da bilimsel deyimle dekompresyon hastalığı riski yoktur. Dalgıçlar bu süreleri belirleyebilmek için dalış planlaması yaparlar ve bu planlamalarda bir takım derinlik/zaman limiti karşılaştırmalarını gösteren dalış tabloları kullanırlar. Bu tablolarda hangi derinlikte ne kadar kalınabileceğinin ve vücuttaki azot birikiminin belirlenmesine, tekrarlı dalışların planlanmasına olanak verir. Yakın zamanlarda kullanılmaya başlayan gelişmiş dalış bilgisayarları bu hesaplamaları otomatik olarak yaparlar ve dalgıca suda daha ne kadar kalabilecegini gösterir.

Vurgun ya da dekompresyon hastalığına yakalanmış kişiler en kısa sürede bir basınç odasına yetiştirilmeli ve burada rekompresyon tedavisi uygulanmalıdır. Mutlak suretle bir sualtı hekiminin görüşü alınmalı, ancak kazazede basınç odasına yetiştirilene kadar, ihtiyaç varsa temel ilkyardım müdahalesi yapılmalı ve saf oksijen solutulmalıdır.

Dalgıçların korkulu rüyası olan dekompresyon hastalığı ya da vurgun, çok temel dalış kurallarına uyulması ve güvenlik limitlerinin aşılmaması halinde hiçbir şekilde bir tehlike oluşturmaz.

Burası mıydı?

23.06.2010

sarhos

Sarhoş adam dere boyunda yürürken kilisenin önüne gelince, onun alkollü olduğunu fark edip sinirlenen rahip: “İsa’yı bulmak ister misin evlat?” diye sormuş. “Evet” cevabını alınca da onu ensesinden yakalayıp götürmüş, adamın başını derenin içine sokmuş, bir müddet tutmuş ve çıkartıp “İsa’yı buldun mu?” diye sormuş. “Hayır” demiş nefessiz kalan sarhoş. Rahip tekrar bastırmış adamın başını dereye ve bu sefer biraz daha uzun tutmuş içeride. Sonra dışarı çıkarıp sormuş: “Onu buldun mu artık?” Ağzına burnuna dolan suları püskürten sarhoş “Emin misiniz?” demiş sallanarak, “Bahsettiğiniz beyefendi kesin bu noktaya mı düşmüştü?”

Kaynak : Yıldırım Tuna

Sarıkamış Harekatı

03.06.2010

sarikamis-harekati

Osmanlı Devleti, Almanya ile yapılan anlaşmanın ardından Birinci Dünya Savaşı’na girmek zorunda kalmıştır. Ancak Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış olması ve yeterli hazırlıkları yapma imkânı ve zamanı olmadığından dolayı savaşın ilerleyen dönemlerinde büyük olumsuzluklarla karşı karşıya kalmıştır.

Osmanlı donanmasına bağlı Yavuz ve Midilli gemilerinin Sivastopol’u bombardımanının ardından 1 Kasım 1914 günü Rus Ordusu hududu geçerek baskın tarzında taarruza başlamıştır. Erzurum genel istikametinde ilerleyen Rus Kuvvetleri, 7-12 Kasımda Köprüköy ve 17-20 Kasımda cereyan eden Azap muharebelerini kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Savaşın ilk aylarında meydana gelen bu durum, Ordunun subay ve erleri üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır. Ancak ağır zayiat veren 3’üncü Türk Ordusu, geri çekilen düşmanı takip edememiş; daha elverişli bir arazide toplanmak, takviye kuvvetlerinin gelmesini beklemek ve yeni bir Rus taarruzunu karşılamaya hazır olmak amacıyla 8-10 km kadar geri çekilmiştir.

Avrupa’da savaşın mevzi harbine dönüşmesi ve Galiçya’da Avusturyalıların Ruslar karşısında zor durumda kalmaları üzerine Başkomutan Vekili Enver Paşa, müttefiklerin Avrupa’daki yükünü hafifletmek için ”Alman Başkomutanlığının da etkisiyle” Doğu Cephesi’nde Rusların imhasını hedef alan büyük ölçüde kuşatıcı bir taarruza karar vermiştir.

enverpasa

Enver Paşa, icra edilecek bir taarruzla 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Doğu Anadolu’da kaybedilen toprakların (Kars, Batum, Artvin ve Ardahan) geri alınmasını ve müteakiben harekâtın Kafkasya’ya aktarılmasını mümkün görüyordu.

Enver Paşa, bu amaçla 14 Aralık 1914’te İstanbul’dan Köprüköy’e gelmiştir. Taarruzun bahara bırakılmasını öneren 3’üncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’yı görevinden alarak 3’üncü Ordu Komutanlığını kendi üzerine almıştır.

Bu harekâtı icra edecek 3’üncü Ordu; 9, 10 ,11’inci Kolordular ve 2’nci Süvari Tümeninden oluşuyordu. Cephedeki Rus mevcudu 100.000, 3’üncü Ordunun mevcudu ise 120.000 idi. Türk ordusu sayıca fazla olmasına rağmen Ruslar, ağır silah, topçu ve donatım bakımından kesin bir üstünlüğe sahiptiler.

22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Muharebeleri’nde Türk Ordusunun uyguladığı plan, bir kolorduyla düşmanın cepheden tespitini, iki kolorduyla kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km kadar gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesiyle büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu.

3ordu

Tamamen karlarla kaplı, çok yüksek dağlık ve yolsuz bir arazide o günün koşulları altında kış donatımından yoksun yaya ve atlı birliklerle yapılan bu harekât çok riskli idi. Özellikle 10’uncu Kolordu birlikleri, Allahuekber Dağları’nı aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar gerekse mevcut silahlar yönünden çok zayiat vermiştir. Nitekim Türk kuvvetlerinin büyük bir kısmı soğuktan donarak ölmüştür. Sarıkamış’a girebilen 300 kişilik bir kuvvet de Ruslar tarafından geri atılmıştır. Bu başarısızlık karşısında Enver Paşa, 10 Ocak 1915’te 3’üncü Ordu komutanlığını Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa’ya devrederek İstanbul’a dönmüştür.

dogucephesi

Bu muharebelerde Rusların zayiatı 30.000, Türklerin zayiatı ise 60.000 kadardır. Ruslar; Türklerden 200 subay, 7000 eri esir, 20 makineli tüfekle 30 topu ganimet olarak almışlardır. Bu muharebeler sonucunda Doğu Anadolu, Rusların işgaline maruz kalmıştır.

12


Bilahare 3’üncü Türk Ordusu, taarruzdan önce işgal etmiş olduğu Azap mevziine (Tutak-Narman hattı) çekilmiştir. Takviye kuvvetler alarak Rus taarruzlarını bu hatta karşılamaya hazırlanmıştır.

Sarıkamış Harekâtı ile ilgili haberler, ancak sonradan kamuoyu gündemine geldiğinden burada olup bitenler çok sonraları açıklığa kavuşturulmuştur.

Sarıkamış Kuşatma Harekâtı; düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan başarılı bir plandı. Ancak stratejinin faktörlerinden zaman ve iklim şartları iyi değerlendirilemediği için bu sonuç kaçınılmaz olmuştur.
16

Sarıkamış, Türk harp tarihinin en acı muharebelerine sahne olmuştur. Türk Ordusu, ağır koşullar altında yapılan bir muharebede kahramanca savaşmıştır. Türk Ordusunun kayıplarındaki asıl etkenler, çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliğidir. Çok ağır koşullar altında kahramanca savaşan Türk askeri, muharebenin sonuna kadar direnmiş, vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı, Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin bir delilidir.

17

Menemen olayı

02.06.2010

kubilay

Menemen Olayı yada Kubilay Olayı, 23 Aralık 1930 günü İzmir’in Menemen ilçesinde öğretmen-yedeksubay
Mustafa Fehmi Kubilay’ın ve yardımına koşan bekçiler Hasan ve Şevki’nin bir grup meczup tarafından şehit edilmesiyle başlamış, ardından kurulan Divanı Harp’te de olayın failleri olarak yargılanan sanıklara çeşitli cezalar verilmesiyle sonuçlanmış bir olaylar zincirini içerir.

Olaylar Menemen’de cereyan ettiği için Menemen Olayı da denmektedir, ancak çoğu Menemen dışından belli bir grubun faili olduğu olay için ilçenin bütününün isminin kullanılmaması daha doğrudur.

Siyasi bağlamda da Kubilay Olayı, 1930’da Ali Fethi Okyar tarafından Atatürk’ün tavsiyesiyle kurulmuş olan ve 17 Kasım 1930’da kendi kendini fesheden, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci ana muhalefet partisi Serbest Fırka’nın 99 günlük varlığı ile bir arada değerlendirilmektedir.

Mustafa Fehmi Kubilay (baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep) Giritli bir ailenin çocuğu olarak 1906 yılında dünyaya geldi. Öğretmenlik eğitimini tamamladıktan sonra 1930 yılında Menemen’de yedeksubay sıfatıyla askerlik görevini yapmaktaydı.
kubilay3

23 Aralık 1930 sabahı Menemen’de cereyan eden tuhaf hadiseler genel anlatıma göre şu seyri izlemiştir: Sabahın erken saatlerinde, çember sakallı, başlarında sarık, sırtlarında cüppe, Manisa’dan o gün gelmiş dördü silahlı altı meczup, belediye meydanında tekbir getirerek gezinmeye başladı. Bazı kaynaklar içki ve uyuşturucu tesirine atıfta bulunmakta iken, sanıklardan Sütçü Mehmet Emin sonradan ifadesinde Nakşibendilik tarikatına mensubiyet göndermelerinde bulunmuş, Manisa’da vaazında bulundukları hocaları saymıştır. Grup “biz şeriat ordusuyuz” diyerek Menemen Müftü Camiine girmiştir. Elebaşı ” Giritli Derviş Mehmet” (başka bir deyişle Kubilay’ın hemşerisi) olup, yanında da Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan vardı. Derviş Mehmet camide namaz kılanlara kendini ” Mehdi” olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini söyledi. Arkalarında 70 bin kişilik Halife ordusu olduğunu, öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceği gibi tebligatlarda bulundu. Camideki yeşil bayrağı alıp önce uzun bir sopaya takarak, sonra da Menemen şehir meydanında kazdıkları bir çukura diktiler. Bayrağın çevresinde dönmeye, tekbir getirmeye, zikretmeye ve “Şapka giyen kafirdir! Yakında yine şeriata dönülecektir.” diye bağırmaya başladılar. Bayrağın altından ahaliden bazı kişileri (bir fabrikada çalışan Hayimoğlu Jozef de dahil) geçirdiler. Kasabaya halife ordusunun geleceği iddiası saf insanları korkuttu. Biraz tezahürat bile topladılar.

Olayların ilçedeki askeri birlikte duyulmasıyla, bir bilgiye göre, alay komutanı yedeksubay Kubilay’ı bir manga askerle birlikte olay yerine gönderdi; başka bir bilgiye göre ise Kubilay sadece meydandan geçmekteydi. Askeri birlik sevki senaryosunda Kubilay ve askerlerin silahlarında mermi bulunmamakta olup, süngü takmışlardı. Kubilay, askerlerini meydan girişinde bırakarak, nümayişçilerden teslim olmalarını istedi. O anda gruptan açılan ateş sonucu yere düştü. Meydandan geçmekte olduğu senaryosunda, Kubilay üniformasının kendisini koruyacağına güvenerek tahrikçilere tek başına yaklaşmış ve Derviş Mehmet ile tartışmaya başladı, hatta bir tokat aşketmiş ve bunun üzerine Derviş Mehmet tarafından vurulmuştur. Görgü tanıklarının genellikle doğruladıkları üzere, Kubilay yaralı halde cami avlusuna sığındıysa da, Derviş Mehmet ve arkadaşları peşisıra geldiler. Derviş Mehmet, çantasını açıp testere ağızlı bağ bıçağını çıkardı ve yaralı yedeksubay Kubilay’ın başını oracıkta gövdesinden ayırdı. Kesik başı yeşil bayrağın sopasına dikmeye çalışırlar ancak bir türlü başaramazlar. Birisi ip getirir ve Kubilay’ın başı yeşil bayrağın dikili olduğu sopaya iple bağlanır.

Olay yerine yetişen Bekçi Hasan ateş edip gruptan birini yaraladı. Ancak açılan ateş sonucu o da şehit düştü. Arkadaşının yardımına koşan bekçi Şevki de açtığı ateş sonucu şehit düştü. Birkaç dakika içinde üç şehit verilmiş, bir baş kesilmişti.

Bu aşamada askeri birlik yetişir. Komutan “Teslim olun!” diye bağırır. Ancak olay çatışmaya dönüşür ve askeri birlik ateş eder. Göstericilerden Derviş Mehmet de dahil bazıları yere serilirken, bazıları kaçar. Daha sonra hepsi birden yakalanır.

Kubilay Olayı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 1925’deki Şeyh Sait İsyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica olayıdır.

Devlet sert tepki göstedi.
27 Aralık 1930 günü Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında bu konuda bir toplantı yapıldı. Kaynakların ifadesine göre, Atatürk, Kubilay Olayına çok kızmıştı. Daha birkaç yıl önce Yunan İşgalinin acılığını tatmış bir muhitte bu olayın meydana gelmesi üzerine, bazı kaynaklara göre, ilçenin haritadan silinmesini emretti. Ertesi gün de, “Böyle emirler verirsem, uygulamayın, sonra bir daha sorun”, dedi. Ancak olayın niteliği ve cereyan ediş şekli nedeniyle çileden çıktığı muhakkaktır. 28 Aralık 1930’da orduya gönderdiği başsağlığı telgrafında, “Mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmalarının bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadise” olduğunu belirtti.

31 Aralık 1930 günü Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir’in merkez ilçelerinde 1 Ocak 1931’den itibaren 1 ay süre ile Fahrettin Altay komutasında sıkıyönetim ilan edilmiş ve 1. Kolordu Komutan Vekili General Mustafa Muğlalı başkanlığında bir Divanı Harp kurulmuştur. 7 Ocak 1931’de bu kez İzmir’de yine Mustafa Kemal Paşa başkanlığında ikinci bir toplantı yapıldı. Olaya doğrudan veya dolaylı katılan 105 sanık (anayasayı cebren tağyir, eyleme iştirak, azmettirme veya Mehdi Mehmedin Mehdiliği için harekete geçtiğini bildikleri halde zamanında Hükümete haber vermedikleri ve tekkelerin seddinden sonra ayini tarikat icra ettikleri suçlamalarıyla) 15 Ocak 1931’dan itibaren Divanı Harp’te yargılanmaya başlandı, 24 Ocak 1931 günü iddianame okundu ve 29 Ocak 1931 günü mahkeme 36 (ölmüş olan bir sanık ile 37) kişinin idama mahkum edilmesine, 40 kişinin sorumsuzluğu nedeniyle salıverilmesine, 27 sanığın beraatine, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmesine hükmetti ve karar Meclis’in onayına sunuldu. İdam hükümlülerinin 6’sının yaşı küçük olduğundan, onların ölüm cezaları ağır hapse çevrildi. T.B.M.M. Adalet Divanı ayrıca iki idamlığın cezasını 2 yıl hapse çevirdi.

Kalan 28 sanık, 3 Şubat 1931 gecesi Menemen’de idam edildi. Bazıları Kubilay’ın başının kesildiği yerde asıldı. Mahkumlardan biri idam sehpasının önünden kaçabildi. İki hafta sonra yakalandı ve ertesi gün idam edildi. Olayın hemen ardından Menemen’de devrim şehidi iki bekçi ve Kubilay adına anıt dikildi. Anıtın üzerinde şöyle yazar:

kubilay2

“İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz.”

Sıkıyönetim, 28 Şubat 1931’de Manisa ve Balıkesir’den, 8 Mart 1931’de de Menemen’den kaldırıldı.

Çocuklar neden yaramazlık yaparlar?

01.06.2010

cocuklar

Ben bir çocuğum. Sözünde duramayan bir çocuk. Gerçi diğer çocuklardan pek de farkım yok. Onlar da benim gibi verdikleri sözde duramıyorlar. “Tamam anneciğim, söz veriyorum, bir daha yapmayacağım.” cümlesini benden çok duymuş olabilirsiniz. Doğru, çok defalar anne-babama sözler veriyorum ama bir türlü verdiğim sözde duramıyorum. Duvarları çizmeyeceğim diyip yine çiziyorum. Odamı dağıtmayacağım diyorum, sonra bir de bakmışsınız yine dağılmış odam. Kardeşimle güzel geçinmeye söz veriyorum. Ancak iki gün sonra bu sözü veren ben değilmişim gibi hareket ediyorum.

Siz bana birçok nasihatte bulunuyorsunuz ancak bu nasihatler bir kulağımdan girip ötekinden çıkıyor. Ama biliyor musunuz bunların hiçbirinde benim suçum yok. “Yok canım sen de!” dediğinizi duyar gibiyim ancak anlatacaklarıma kulak verirseniz bana hak verirsiniz belki.

İradem Zayıf, Duygularım ve Dürtülerim Güçlü

Bilim adamlarına göre insan beyninin ön tarafı düşünmeyi ve iradeyi kontrol ediyor. Orta beyindeki hipotalamus ise duygunun merkezi. Biz çocuklarda ön beyin fazla gelişmediği için bizler duygularımızı ve dürtülerimizi kontrol edemiyoruz. Yani suç biz de değil, gelişim sürecimizden kaynaklanıyor sözünde durmamak.

Diyelim ki içimizdeki merak duygusu bizi dürttü ve “Git çekmeceleri karıştır” dedi. Biz açıkçası bu duygunun esiri oluyoruz. İrademiz yani ön beynimiz gelişmediği için size daha önce söz vermiş olsak da duygularımızın önüne geçemiyoruz. Size verdiğimiz söz sivrisinek vızıltısı gibi o an aklımıza geliyor ama duygularımız onun sesini bastırıp kendi dediğini yaptırıyor.

Size bir çikolata verseler ve “Beş dakika yemeden beklersen ikinci bir çikolata daha vereceğiz.” deseler siz sabredebiliriniz. Duygunuz size o çikolatayı hemen yemenizi söyler ancak o esnada düşünce yetiniz, iradeniz devreye girer ve beklemeniz gerektiğini söyler. Yani duygunun isteklerini durdurabilir. Ya bizler? Bizler sizin gibi değiliz ki. İkinci çikolatayı bekleyemeyiz. İçimizdeki duyguyu durduracak irademiz yok ki? İçimizdeki ses bizi “Çikolatayı ye” diye dürttüğünde aklımız her ne kadar beklersek ikinci bir çikolatanın geleceğini söylese de bu ses o kadar zayıf kalıyor ki biz isteklerimize yenik düşüyoruz.

İşte bizim sözümüzde duramamamızın asıl nedeni bu. Yani ön beynimizin yeteri kadar gelişmemesi. Bu nedenle “Bir daha yapmayacağım anneciğim-babacığım” desek de gelişimimizi tamamlamadığımız için sözümüzde duramıyoruz. İçimizden bir ses bizi dürtüyor ve biz yeniden oyuncaklarımızı dağıtıp, duvarları yeniden çiziyoruz.

Yaratıcı ve Devlet Bize Neden Hesap Sormuyor?

İşte bu özelliğimizden dolayı Yaratıcı bile bize hesap sormuyor. Çocukluk döneminde yaptığımız yanlışlar yanlış olarak değil de çocukluk hali olarak görülüyor. Bir canlıya zarar verdiğimizde bize “Neden yaptın?” diye hesap sorulmuyor. Yaratıcı ve devlet bizi yaptıklarımızdan dolayı mazur görürken sanırım sizler de bizi mazur görmelisiniz. Onlar bizi affettiğine göre sizler de affedici olabilirsiniz.

Ne zaman ki biz ergenlik dönemine giriyoruz işte o zaman akıl ve duygu yetimiz dengelenmeye başlıyor. Ön beynimiz ve orta beynimiz büyük bir oranda gelişimini tamamlamış oluyor. İşte o zaman yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan sorumlu oluyoruz. Bu dönem öncesinde bizler çocuğuz ve şu söz tam da bizi tarif ediyor: “Çocuktur ne yapsa yeridir.”

Soyut Düşünmek Çok Zor

Hem biliyor musunuz biz yaklaşık 12 yaşına kadar tam anlamıyla soyut düşünce yeteneğine sahip olamıyoruz. “Yaramazlık”, “Suç”, “Hata” gibi kavramların ne demek olduğunu bilmiyoruz bile. Siz bize “Yaramazlık yapmak yok tamam mı?” diyorsunuz ama açıkçası biz yaramazlığın ne olduğunu bilmiyoruz. Evde koşmak yaramazlık mı mesela? Kâğıda resim çizmek yaramazlık değilken neden duvara resim çizmek yaramazlık oluyor, tam anlamıyoruz. Ağlamak yaramazlıktan sayılıyor mu, bilmiyoruz. Bu nedenle siz bize “Bir daha yaramazlık yapmayacağına söz ver” dediğinizde biz size bir söz veriyoruz ama ne için söz verdiğimizi biz de bilmiyoruz. Bu nedenle bizimle konuşurken olabildiğince basit ve somut olmalısınız. “Akıllı ol”, “Uslu dur” gibi cümleleriniz bizim için pek bir anlam ifade etmiyor. Sözümüzde duramamamızın nedenlerinden biri de sanırım bu soyut kavramlarla olan sorunumuz.

Biz çocuğuz. Duygularımızı ve dürtülerimizi kontrol edecek kadar gelişmedi beynimiz. Üstelik soyut kavramları anlamakta zorluk çekiyoruz. Bu nedenle de size verdiğimiz sözleri çok defalar yerine getiremiyoruz. Affedin bizi lütfen.