Arama:

Etiket Bulutu







August, 2010

İstanbul’un söz konusu yedi tepesi nerelerdir?

31.08.2010

yedi_tepe0

Istanbul’un simgesi olmuş bu tepeler şehrin surlarla çevrili olan Konstantiniye (Constantinople) olarak bilinen en eski bölümünde. Eski Roma yedi tepe üzerinde bulunduğu gibi, Yeni Roma olarak kurulan bu güzel şehir de öyle ün yapmış.
ist-amblem

Istanbul Belediyesinin amblemindeki yedi küçük üçgen, üzerinde şehrin kurulduğu tepelerin simgesi.

“Istanbulu en iyi bilenimiz” John Freely’nin kitabında bu tepeler tek tek anlatılmış. Tepelerin isimleri artık unutulmuş, ama üzerinde anlaşılan bir numaralama sistemi var:

1. Topkapı Sarayı, Sarayburnu, Ayasofya
2. Çemberlitaş, Nurosmaniye Camisi, Cağaloğlu
3. Beyazıt Camisi, Üniversite, Süleymaniye Camisi
4. Fatih Camisi, Zeyrek Kilise Camisi
5. Yavuz Selim Camisi, Rum Lisesi, Fener
6. Edirnekapı, Mihrimah Camisi, Tekfur Sarayı
7. Çapa, Cerrahpaşa, Haseki Külliyesi, Samatya

yedi-tepe11

Haritadan görüldüğü gibi, Atatürk Bulvarı şehri Unkapanı’ndan Yenikapı’ya kadar ikiye bölüyor: İlk üç tepe üzerindeki Eminönü ilçesi bulvarın doğusunda. Batıda kalan Fatih ilçesi de Menderes Bulvarı ile tekrar bölünmüş: Yedinci tepe Marmara’ya bakarken, kalan üç tepe Haliç kıyısında.

Istanbul’un tepeleri, üzerindeki binaların ağırlığı ile sanki küçülüp gitmişler. Zaten tarihi yarımadanın en yüksek noktası olan Edirnekapı’nın yüksekliği sadece 70 metre, Birinci Tepe ise bunun ancak yarısı kadar. Uzaktan bakınca, İkinci ve Üçüncü tepeleri ayırmak imkansız. Aynı şekilde, Dördüncü ve Beşinci tepeler de neredeyse bitişik.

Binalardan arındırılmış bu temsili resimde tepeler daha belirgin. Kuzeydeki bentlerden su yolları ile gelen içme suyunu Dördüncü tepeden Üçüncü tepeye aktaran Bozdoğan Kemeri de gösterilmiş. Ayrıca, şehrin yüksek noktalarında su toplayan sarnıçlar da bu resimde işaretli. Yedinci tepenin etrafındaki vadide (Menderes Bulvarı) şimdi yeraltına alınmış olan Lykos deresi akarmış.

Açık hava sarnıçları en yüksek üç tepenin zirvelerine yakın dev havuzlar. Bunlar yaklaşık 150 metre kenar uzunluğu olan dikdörtgen alanlar. En az 10 metre yükseklikte su aldığına göre, milyon ton mertebesinde bir depo kapasitesi söz konusu.

* Aspar: Beşinci tepede, Yavuz Selim Camisi yanındaki park
* Aetius: Altıncı tepede, Karagümrük’te Vefa stadı
* Mocius: Yedinci tepede, Fındıkzade’de Fatih spor tesisleri

Kapalı sarnıçların en büyükleri ise İkinci tepede: Yerebatan (Basilica) ve Binbirdirek (Philoksenus) sarnıçları.

Bu tepeleri görebilmek için en uygun yerler:

* Galata Kulesi
* Kasımpaşa açıklarında Haliç vapuru
* Eyüp sırtlarında Piyer Loti
* Yenikapı açıklarında Hızlı feribot

Sarayburnu açıklarından Haliç’in içine doğru doğru ilerledikçe, altı tepe üstündeki 10 anıt-eser sırayla karşımıza geliyor:
Sultanahmet C, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Nurosmaniye C, Beyazıt C,
Beyazıt Kulesi, Süleymaniye C, Fatih C, Yavuz Selim C, Mihrimah C

Akif Eyler
Marmara Üniversitesi

Güneş gözlüğü alırken bilinmesi gerekenler nelerdir?

30.08.2010

gunesgozlugu

İşportadan alınan güneş gözlükleri, gözlere yarardan çok zarar vermektedir. Koruyuculuğu olmayan güneş gözlüğünün arkasında göz bebeği daha fazla genişlemekte ve göze ulaşan UV miktarı artmaktadır. Böylece fayda yerine zarar vermektedir. Gözlüklerin belirli bir standardı ve kalite belgesi olması gerekiyor. Çünkü her güneş gözlüğü, ultraviyole ışını tutmuyor.

Güneş gözlüğü satın almak isteyenlere tavsiyeler

� Gözlüğün modelinden çok işlevi ön planda olmalı, ultraviyole korumalı bir güneş gözlüğü kullanılmalıdır.

� Geniş camlı, yüze iyi oturan ve göze yakın yerleşen gözlükler en iyi korumayı sağlar. Yanları siperli gözlükler çevresel ışınlara karşı koruma da sağlar.

� Öncellikle, gözlüğü taktığınızda gözünüz bulanmamalı. Eğer bulanıyorsa camın kalitesiz olduğu kesindir.

� Cam rengi her yerinde aynı olmalıdır. Bazı yerleri koyu, bazı yerleri açıksa, o gözlüğü satın almayın. Bir rengin en koyusundan açığına doğru giden renk spektrumu söz konusu ise durum değişir. Bu türü tercih ettiyseniz, cam renginin üstte koyu, altta açık olmasına dikkat edin.

� Güneş gözlüklerinin üzerinde, mor ötesi ışınları kestiğine dair bir tescilin olması gerekir. Sağlık Bakanlığı, tüm güneş gözlükleri için sertifika mecburiyeti getirmiştir. Satın alırken gözlüğün sertifikasını mutlaka isteyin.

� Numaralı gözlük kullananlar, güneş gözlüğü almadan önce mutlaka göz hekimlerine danışmalıdır.

� Bazı kontak lenslerde UV koruması bulunsa da üzerine güneş gözlüğü takmak daha da faydalıdır

Güneş ışınlarının gözlerde katarakt oluşumu gibi birçok zararlı etkisi var. Güneşten kaynaklanan UV ışınları gözün mercek ve retinasına zarar vererek, çocukların ve erişkinlerin ilerideki yaşamlarında katarakt olmasına ve görmesini etkileyecek başka rahatsızlıklar yaşamasına neden olabiliyor.

kaynak : hekimce.com

Kalp krizi nasıl olur? Göğüs ağrısı nasıl yorumlanmalıdır?

30.08.2010

heart_attack

Kalbin kan ihtiyacını karşılayan ve “koroner arter” adı verilen damarlardan birinin tıkanması sonucunda kalp hasarı oluşması tablosuna Kalp Krizi (Miyokard İnfarktüsü) denir. Kan akımı bozulunca, ciddi bir ritm bozukluğu ile ani ölüm gelişebilir veya kriz, ani ölüme yol açmadan ama kalp dokularının dakikalar-saatler içinde giderek kaybedildiği bir süreç halinde ilerleyebilir.

Genellikle göğsün ortasında geniş bir alanda baskı-yanma-sızlama ile karışık bir ağrı ile kendini belli eder. Göğsün ortasındaki bu ağrı hissi yaygın vasıfta olup, boynun ön kısmına, sırta, sol kola veya her iki kola-omza doğru yayılabilir. Bu esnada soğuk terleme ve bulantı hissi, genel durum bozulması, korku ve endişe hali de eşlik edebilir.

Ancak bu anlatılanlar, sadece sık görülen belirtileri ifade eder. Her hastada tablo aynen böyle olmayabilir. İstisna olarak; gerek ağrı şekli, gerek ağrı bölgesi ve gerekse de eşlik eden diğer belirtiler açısından farklılıklar olabilir. Bu belirtilerin hepsi birden olmayabilir, bazen hiçbiri, hatta ağrı bile olmayabilir. Özellikle kadınlarda, diyabetli (şeker hastalığı) kişilerde ve çeşitli sinir sistemi hastalıklarında, kalp krizi tablosu bu klasik anlatımın biraz dışına çıkan belirtilerle de seyredebilir, teşhis koymak güçleşebilir.

Diğer yandan, bu anlatılanları hisseden her kişi mutlaka kalp krizi geçiriyor demek de değildir. Mide-yemek borusu hastalıkları, safra kesesi hastalıkları, şiddetli stres ve gerginlik gibi pek çok durumda da buna benzer belirtiler hissedilebilir.

Ağrı şiddetinin hiçbir anlamı yoktur. Ağrının hafif olması olayın önemsiz olduğu anlamına gelmediği gibi, çok şiddetli ve büyük ızdırap veren bir ağrının altından da önemli bir şey çıkmayabilir.
Yazının devamı için »

Organik Tarım Nedir?

29.08.2010

organiktarim

Ekolojik sistemde yanlış uygulamalar sonucu kaybolan doğal dengeyi yeniden kurmaya yönelik, insana ve çevreye dost üretim sistemlerini içermekte olup, esas olarak sentetik kimyasal tarım ilaçları, hormonlar ve kimyasal gübrelerin kullanımın yasaklaması yanında, organik ve yeşil gübreleme,münavebe, toprağın muhafazası, bitkinin direncini arttırma, doğal düşmanlardan faydalanmayı tavsiye eden, bütün bunların kapalı bir sistemde oluşturulmasını öneren, üretimde sadece miktar artışının değil aynı zamanda ürün kalitesinin de yükselmesini amaçlayan alternatif bir üretim şeklidir.

Neden Organik Tarım ?
1950 li yıllardan itibaren artan nüfusa paralel olarak artan gıda gereksinimini karşılamak amacıyla verimi arttırmak için tarımda çok yoğun ve hızlı bir şekilde kimyasallar kullanılmaya başlanmıştır.
Kimyasalların yoğun kullanımında ki amaç ; kaliteli ürün elde etmek değil ürünlerde miktar artışını esas almıştır.
Kullanılan bu kimyasallar; hormonlar, pestisitler, insektisitler, herbisitler, fungusitler, suni gübreler insan yaşamında vazgeçilmez unsur olan besinlere, içme ve kullanma sularına karışmıştır.
Bunun sonucunda insan vücudunda birikerek toksik etki yaratmış ve çeşitli hastalıklara; uykusuzluk, baş ağrısı, yorgunluk, egzama, depresyon, tansiyon, kansere yol açtığı düşünülmektedir. Bu durum sadece insan yaşamında değil, çevrenin, doğal kaynakların ve ekolojik dengenin bozulması, tarımın sürdürülebilirliğinin engellenmesi, toprağın yok edilmesi, flora ve faunanın zarar görmesi, biyolojik çeşitliliğin azalması, kimyasal kirlilik ile zehirli kalıntıların artmasına neden olmuştur.
Bugün ise insan ve toplum yaşamındaki bu zararlı etkilerinin yanında, çevre bilincinin artması ile birlikte gündeme gelen bu tehlikelerin önüne geçilmesi için, büyük gelişmeler meydana gelmiştir.2000’li yıllara doğru moleküler biyo-teknolojideki gelişmelerle birlikte daha fazla verim elde etme bu sayede refah düzeyinin artışı, tarımın endüstrileşmesi gibi hedefler gösterilerek üretilen genetiği değiştirilmiş organizmalar tüm dünyada piyasaya sürülmüştür.
Organik üretim daha çok bitkisel üretim alanlarında ortaya çıkmıştır.

Son yıllarda yüksek verim amacı ile bilinçsiz tarım ilacı ve gübre kullanımı sonucunda meydana gelen zararın, hormonlardan daha fazla olduğu belirtilmektedir.
Bir arastırmaya göre her yıl 4 kisiden 1’inde gıda kaynaklı hastalık ortaya çıkmaktadır. Ayrıca yanlıs toprak isleme ile toprağın fiziksel yapısının bozulduğu, düzensiz ve asırı sulama ile tuzlanma ve çoraklasma gibi çevre sorunlarında da artıs olduğu vurgulanmaktadır. Bu olumsuz durum ülkemizde de son zamanlarda daha yoğun olarak ortaya çıkmıstır.
Örnek vermek gerekirse, erozyonla bir yılda tasınan toprak miktarı Avrupa da 84 ton /km2 iken, Ülkemizde 810 ton/ km2 düzeyindedir.

Bu gelismeler sonucunda alternatif üretim şekli olarak organik tarım gündeme gelmistir. İlk olarak 1910 yılında ingiliz arastırmacı Albert Howard tarafından ortaya atılan bu fikir, 1940 yılından sonra insanların sağlık sorunlarının yoğunlaşması sonucu daha fazla önem kazanmıstır. Bu düsünce Avrupalı üreticilerce de kabul görünce yaygınlasmıstır.
Baslangıçta üretilen organik ürünler büyük oranda çiftliklerde veya yakın çevredeki yöresel pazarlarda tüketilirken, daha sonra ticari boyut kazanmıs ve 1980‘li yıllarda tüm dünyaya yayılmıstır.

Avantajları Nedir?
Organik tarımda üretim aşamaları boyunca yani üretimden tüketiciye ulasıncaya kadarki tüm asamalar Tarım ve Köyisleri Bakanlığınca yetkilendirilmis bağımsız denetim kuruluslarınca denetlenir ve sertifikalandırılır. Bu sertifikayı düzenleyenler söz konusu ürünün sorumluluğunu yüklendiği için hem ulusal hem de uluslararası pazarda ürünün satıs sansı artmakta, tüketiciye de arzuladığı bilgiyi sunabilmektedir.
Tüketici sertifika logosu sayesinde o ürünün hangi kosullarda üretildiğini ve üretim asamasındaki kademeleri takip edebilme sansına sahip olabilmektedir.
Ülkemizde organik ürünlerle ilgili üretim teknikleri veya üretimde kullanılacak girdilerle ilgili standartları belirten yönetmenlikler mevcuttur.
Ekolojik üretim sadece sebze ve meyvelerle sınırlandırılmamıstır. Bunlara ilaveten basta pamuk, ahsap, yün, dis macunu, sampuan ve kozmetik ürünler gibi pek çok ürün çesidi ‘ekolojik üretim’ ilkelerine göre üretilip sertifikalandırılmaktadır.

Ağız ve diş sağlığının önemi

29.08.2010

curuk_dis

Çürük dişlerin vücudumuza zararları nedir?

Diş ve diş eti hastalıkları ülkemizde ve dünyada en önemli sağlık sorunları arasındadır. Ancak hayatı doğrudan tehdit etmediği için gereken önem verilmemektedir.
Ağız sindirim kanalının girişidir. Ağızdaki olumsuzluklar diş sağlığının bozulmasına, sindirimin olumsuz etkilenmesine yol açar. Ağızla aldığımız yiyecekler çiğnenip, tükürükle karıştırılarak yutulmaya ve sindirime hazır hale getirilirler.
Ağız ve diş sağlığında en önemli iki hastalık diş çürükleri ve diş eti iltihaplanmalarıdır. Diş eti hastalıkları kimi zaman diş yuvasının bulunduğu çene kemiğinin erimesine kadar ilerleyen bir etki yapabilir. Diş sağlığının bozulması vücuttaki diğer organları da etkileyebilir. Dişler neredeyse bütün sistemleri olumsuz etkileyen sürekli enfeksiyon odağı haline gelebilir ve kalp, böbrek, eklemler vb. yapılarda önemli sağlık sorunlarına yol açabilen enfeksiyonlara kaynaklık edebilir.


1. Diş Çürümesi

Diş çürüklerinin oluşmasında üç temel etmen bulunmaktadır: Duyarlı bir diş yüzeyi, mikroorganizmalar için elverişli yiyecek artıkları, bunların parçalanmasına ve asit oluşumuna yol açacak mikroorganizmaların varlığı. Besinler içinde diş çürümesine en çok neden olanlar karbonhidratlar, yani kabaca, şekerli gıdalardır.
Dişler düzenli olarak fırçalanır ve bakımlarına özen gösterilirse, mikroplar onlara zarar veremezler. Diş çürüğü, dişte oyuklar yaparak dişin yapısını bozan ve kendi kendine iyileşmeyen bir hastalıktır.
Dişler iyi temizlenmeyecek olursa, üzerinde besin artıkları ve mikroplar birikir. Ağız içerisindeki bakteriler yiyecek artıklarındaki şekerli maddeleri kullanarak onu saydam, yapışkan bir madde haline getirir ve dişler üzerine yapışmasını sağlar. Bu birikintilere plak denir. Bu plaklar bakterilerin diş üzerinde tutunmalarını da kolaylaştırırlar. Besinlerin tatlandırılması için kullanılan şekerli maddelerin içinde bulunan asit, dişlere zarar verebilir, ancak bakterilerin kendileri de asit oluşturabilmektedir. Asit diş minesinin erimesine neden olur. Böylece oluşan erime bölgelerinden giren mikroplar kolayca alttaki yumuşak dokuya ulaşabilirler.
Asitler dişin koruyucu tabakası olan diş minesi üzerinde küçük delikçikler oluşturur. Bu delikler giderek genişler ve küçük oyuklar haline gelir. Diş minesinin erimesinden sonra çürük hızla ilerler, alttaki tabakada geniş ve derin bir oyuk meydana getirir. Diş çürüğü diş özüne doğru ilerledikçe dişler ağrımaya başlar. Çürük daha da ilerlerse diş özü bölgesinde ve çene kemiği içerisinde cerahat oluşmaya ve birikmeye başlar. Buna diş apsesi denir. Eğer diş hekimi tarafından daha başlangıcında tedavi edilmeyecek olursa çürük diş için daha zor, karmaşık ve pahalı tedaviler gerekebilir. Diş plağı, diş etlerinin önemli hastalık nedenlerinden biridir. Yemeklerden sonra dişlerin fırçalanması ve diş ipi kullanarak yemek artıklarının çıkarılması dişlerin çürümesini, diş eti hastalıklarının oluşumunu ve ilerlemesini önler.
Dişlerin ağrımaması sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Diş ağrısının olması için diş çürüğünün çok ilerlemiş olması gerekir. Diş çürüklerinin tedavi edilebilir dönemde belirlenmesi için ağrı oluşmasını beklemeden senede en az iki kez diş hekimine giderek dişlerin muayene ettirilmesi gerekir. Diş hekimleri gerektiğinde dişlerin filmini çekerek gözle görünmeyen diş oyuklarını da belirleyebilirler.
Diş çürüklerinin erken dönemde tanınması dişlerin kaybedilmesini engelleyebilir veya en azından geciktirebilir. Bu hem sağlık açısından, hem de sosyal ve ekonomik açıdan önemli katkılar sağlar. Ağza takma diş takılmasına olan ihtiyacı azaltır. Hiçbir şey kendi doğal dişlerimizin yerini tutamaz. Kalıcı dişlerin erken dökülmesi beslenme sorunlarına neden olur. Doğal dişlerin uzun süre dayanmasında ağız ve diş bakımının önemi çok büyüktür. Diş sağlığı açısından sularla aldığımız flor da çok önemlidir. Sularında flor eksikliği olan yerleşim yerlerinde diş çürüklerinin oranı çok artar.
Bu nedenle florla ilgili olarak sağlık kuruluşlarının önerilerine uyulmalıdır.
Yazının devamı için »

Petrol nedir ve nasıl çıkartılır?

28.08.2010

kuyu

Günümüzde dünya tarihine yön veren unsurlar nelerdir diye sorsanız, alacağınız farklı yanıtlar bir elin parmağını geçmez.
Bunların başında da hiç kuşkusuz petrol gelir.

Petrol, tarihi geçmişi bakımından aşağı yukarı 150 yıllık bir geçmişe sahipken, dünyayı etkilemesi bakımından son derece önemli bir maddedir.
Artık dünya sahnesindeki büyük devletler petrol ve diğer enerji kaynalarının bulunduğu bölgelerde avantaj veya egemenlik elde etmek için resmen rakipleriyle uluslararası satranç oyunu oynamaktadırlar.

Peki ama neden petrol bu kadar önemli bir üründür dünya için. Petrol nedir, Hangi bölge ve ülkeler petrol üretmektedir? Bu ve petrol ile ilgili aklınıza gelebilecek bütün soruların cevabını bu yazımızda bulabileceksiniz.

Toprak altında, daha çok derinliklerde bulunan organik menşeli az akışkan, koyu renkli, alev alıcı, sıvı yakıt. Petrol, hidrojen, karbon, kükürt, azot ve oksijen ihtiva eden organik bileşiklerin bir karışımıdır.

Sanâyinin gelişmesiyle enerji alanında petrol yavaş yavaş yerini aldı.
Daha bol yeni yeni petrol kaynaklarının bulunması yönünde herkesi harekete geçirdi.
İlk petrol kuyusu 1859’da ABD’de açıldı. Daha sonra pekçok ülkede petrol sanâyii hızla gelişmeye başladı.

Yazının devamı için »

Auto Union (Audi) yarış arabasının hikayesi

28.08.2010

autounion

Nazi lideri Adolf Hitler’in emriyle özel olarak üretilen ve ağustos ayında açık arttırmaya çıkarılacak yarış arabasının en az 6 milyon avroya satılması bekleniyor.

Alman diktatörünün emriyle teknolojik üstünlüğü göstermek ve propoganda amacıyla üretilen ve Hitler’in favori arabalarından biri olan Auto Union D-type yarış otomobili zamanının en hızlı aracıydı. Hala var olduğu bilinen sadece üç adet D-type’tan biri olan yarış arabası, 485 beygir gücünde ve saatte 300 km hıza ulaşabiliyor.

1939′da Hilter’in şoförünün yakın dostu ve aslında bir tırmanma şampiyonu olan Hans Stuck bu yarış arabasını Grand Prix’de kullanmıştı.

Kızıl Ordu Berlin’e girdiğinde, Mercedes ve Auto Union ekiplerinin yarış arabalarına verdikleri isim olan Silver Arrows araçlarından bazıları incelenmek üzere Moskova’daki araştırma enstitüsüne götürülmüş, çoğu imha edilmişti.

Paul Karassik adlı bir tomobil tutkunu 19 numaralı şasiyi bulup, buna başka bir D-type enkazından çıkmış orjinal motor ekleyip, uzmanların da yardımıyla aracı orijinal haline getirdi. Aracın şimdiye dek müzayedede satılan en pahalı otomobil olması bekleniyor.

Mynet

Petrol yiyen bakteri

28.08.2010

sizinti Petrol şirketi BP’ye ait bir kuyudan sızan petrolün kirlettiği Meksika Körfezi’nde, denize yayılan petrolü yiyen bir mikrop keşfedildi.

Bilimadamları, petrol platformundaki patlamadan sonra okyanusa yayılan milyonlarca galon petrolle ilgili suyun derinliklerinde araştırma yaparken bu yeni mikrobu buldular. Bu yeni tür mikrobun, Manhattan büyüklüğündeki bir alandaki petrolü hızla ayrıştırdığı belirlendi.

Lawrence Berkeley Milli Laboratuvarı’ndan Kerry Hazen başkanlığındaki araştırmacılar, mikrobun hidrokarbonları ayrıştırırken, sudaki oksijeni bilinen diğer petrol yiyen bakteriler gibi fazla tüketmediğini saptadılar. Araştırmacıların bulguları, 25 Mayıs-2 Haziran tarihleri arasında denizin derinliklerindeki 17 noktadan alınan 200 örneğin analizine dayandı. Petrolle kirlenmiş sudaki egemen mikrobun “Oceanospirillales” familyasına yakın yeni bir tür olduğu belirlendi.

Bilimadamları, mikropların “petrol yeme faaliyetlerinin” sudaki oksijeni büyük ölçüde tüketeceği ve denizdeki diğer canlıların hayatını tehlikeye atacak bir “ölü bölgenin” oluşmasına yol açacağından endişe ediyordu. Ancak araştırmada, petrolün kirlettiği bölgenin dışında oksijen yoğunluğunun yüzde 67, kirlilik bölgesinde ise yüzde 59 olduğu belirlendi. (aa)

Avrupa Kültür Başkenti Nedir?

27.08.2010

 kultur_baskenti


1- Avrupa Kültür Başkenti nedir?

Avrupa Kültür Başkenti, Avrupa Birliği (AB) tarafından periyodik olarak her yıl belirlenen kent veya kentlere verilen unvandır. Bu unvan Avrupa kültürünü yansıtan, Avrupa kültürüne değer katan, Avrupa’ya katkı sağlayan kentlere verilir.


2- Avrupa Kültür Başkenti fikri nasıl doğdu ve gelişti?

Avrupa Kültür Kenti fikri ilk kez 13 Haziran 1985’te dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri tarafından ortaya atıldı. Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi projenin kapsamını belirledi ve uygulamaya koydu. Bu unvanı 1985 yılında ilk alan kent Atina oldu. Atina Avrupa Kültür Kenti seçilmesinin ardından bir cazibe merkezi haline geldi. 1985’ten 1999 yılına kadar Avrupa Birliği’ne üye olan ülkelerin kentlerinden biri Avrupa Kültür Kenti olarak seçildi. 1999 yılında Avrupa Kültür Kenti unvanı, Avrupa Kültür Başkenti olarak değiştirildi. Aynı yıl alınan karar ile 2000 yılından itibaren Avrupa Kültür Başkenti unvanı hem birden fazla kente, hem de AB’ye aday olan ya da olmayan Avrupa ülkelerinin kentlerine verilmeye başlandı.


3- İstanbul ne zaman Avrupa Kültür Başkenti oldu?

1999 yılında Avrupa Kültür Başkenti unvanının AB üyesi olmayan ülkelerin kentlerine de verilmesi kararının ardından, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti yolculuğu başladı. Bu kararı öğrenen bir grup sivil toplum gönüllüsü 2000 yılı Temmuz ayında İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti adayı olması için gerekli adımları atacak Girişim Grubu’nu oluşturdular. Girişim Grubu, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması için yerel ve merkezi yönetimin desteğini aldıktan sonra üniversiteler ve diğer sivil toplum örgütleriyle, kültür sanat kuruluşlarıyla, kentin yaratıcı insanlarıyla temaslarda bulundu. Ardından Avrupa Birliği ve bağlı organlarıyla temasa geçildi. 2005 yılının Mart ayında, Başbakanlık yayınladığı genelgeyle Girişim Grubu’na destek verdi ve tüm kamu ve sivil toplum kuruluşlarını süreci desteklemeye davet etti. Bu arada Başbakanlık genelgesiyle çalışmanın yoğunlaşması, katılımın yaygınlaşması ile beraber Danışma Kurulu oluşturuldu. Böylece Girişim Grubu kamu desteğini de yanına alarak yoluna devam etti. 13 Mart 2005 günü, başvuru dosyası Avrupa Komisyonu’na teslim edildi. 14 Mart 2006 günü, Avrupa’da kültür ve sanat alanında uzman yedi kişiden oluşan seçici kurulun önünde başarılı bir sunum gerçekleştirildi. 11 Nisan 2006’da, seçici kurul, İstanbul’un, Macaristan’ın Peç ve Almanya’nın Essen kentleriyle beraber 2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak seçildiği yönündeki kararını açıkladı. 13 Kasım 2006 günü Avrupa Parlamentosu’nun görüşü ve Avrupa Birliği Kültür Bakanları Konseyi’nin onayıyla İstanbul’un, 2010 Avrupa Kültür Başkenti olduğu ilan edildi.

Yazının devamı için »

Tüp Patlar Mı?

26.08.2010

tup

Tüpün içerisindeki LPG, bağlı olan cihazın ihtiyacı olan debiyi sağlayabilmek amacıyla dış ortamdan aldığı ısı enerjisiyle kaynayarak gaz fazına geçer. Tüplerin içerisindeki gazın basıncı ortam sıcaklığına bağlı olarak 2-3 bar arasında değişir, buna rağmen tüplerin işletme (çalışma) basıncı 17,5 bar olacak şekilde tasarlanır. Tüplerin üzerinde bulunan emniyet valfleri tüpün içerisindeki basınç 26,5 barın üzerine ulaştığı takdirde açılarak yüksek basınçlı gazı dışarıya tahliye eder ve tüpün içerisindeki basıncın daha da yükselerek tüpün patlamasını önler.

Tüpler imalattan çıktıktan sonra hidrostatik mukavemet testinden geçerler. Bir tüpün patlaması için tüpün içerisindeki basıncın çok yüksek değerlere (50 bar ve üzeri) çıkması, belirli bir sürenin üzerinde yangın içerisinde kalması ve emniyet valfinin açılmaması gerekir. Basında çıkan birçok “tüp patladı” şeklindeki haberlerde asıl kastedilen patlama tüpün değil, ortama yayılan gazın bir ateş kaynağıyla birleşerek patlamasıdır. Bu sebeplerden dolayı evlerde kullanılan tüplerin mukavemet ve kaçak testlerinden geçtiğinden ve emniyet valflerinin çalışır durumda olmalarından mutlaka emin olunmalıdır.