Arama:

Etiket Bulutu







November, 2012

Deniz kabuğunu kulağımıza dayadığımızda duyduğumuz ses nedir?

30.11.2012



Deniz kabuğunu kulağımıza dayadığımızda duyduğumuz ses, deniz kabuğunun kıvrımlarına çarparak farklı şekilde yansıtılan, aslında çevremizdeki olağan ses/sesler dir. Deniz kabuğunun büyüklüğüne, şekline ve içindeki kıvrımların yapısına göre belirli frekanstaki sesler güçlenir ve geri kalan sesler boğulur. Biz de, etrafımızdaki çevresel sesin bu halini, dalga sesine benzer şekilde duymuş oluruz.

Et pişirildiğinde protein yapıları bozuluyor mu?

30.11.2012



Proteinlerin belirli bir sıcaklık derecesinin üzerinde yapılarının bozulduğu bir gerçek. Hayvansal ürünlerin tamamının protein bakımından zengin olduğu da… Ancak vücudumuz, çoğu zaman proteinlerin kendisine değil, sadece yapı taşlarına ihtiyaç duyar. Yüksek sıcaklıkta proteinlerin yapısında bulunan bağlar zarar gördüğü için denatürasyon dediğimiz “doğal yapının bozulması” olayı görülür. Ancak proteinlerin yapıtaşları olan aminoasitler, serbest halde etin içeriğinde kalırlar. Vücudumuzun esas ihtiyaç duyduğu şey de, zaten bu aminoasitlerdir. Her canlı türünün ihtiyaç duyduğu proteinler, çoğunlukla birbirinden farklıdır. Hayvansal besinlerden alınan aminoasitler, DNA’mızdan alınan şifre ile kodlanacak olan, “bizim türümüze ait” proteinlerin sentezlenmesinde kullanılır. Yani, eğer eti çiğ olarak yersek, bu açıdan fazladan bir kazancımız olmayacaktır.

Bunun yanında, etin pişirilmesinin bir diğer sebebi de, etlerde bulunabilecek bazı zararlı mikroorganizmaların (bakteriler ve virüsler gibi) etkisiz hale getirilmesi. Etini besin olarak tükettiğimiz hayvanların çoğu, çeşitli patojenler (zararlı mikroorganizmalar) için konak canlı konumundadır. Bu patojenlerin canlılıklarının da bünyelerindeki protein yapısının bir sonucu olduğunu düşünecek olursak; eti pişirdiğimiz takdirde, patojenlerin de protein yapıları bozulacak ve canlılıkları sona erecektir. Bu da, sağlığımız için son derece gerekli olan bir koşul. Çiğ ette özellikle Salmonella, Clostridium ve Staphylococcus türü patojenler bol miktarda bulunabiliyor. Bu nedenle de, çiğ etten mümkün olduğunca uzak durmamız gerekiyor.

Peki, kedi ve köpek gibi evcil hayvanlar çiğ et yediklerinde aynı tehlike onlar için de söz konusu olmuyor mu? Tamamen karnivor (etçil) bir beslenme tarzına sahip olan hayvanların çoğunda, sindirimin büyük çoğunluğu midede gerçekleşir. Bu canlıların midelerindeki salgılar ise, herbivor (otçul) ve omnivorlara (hepçillere) göre oldukça asidik bir yapıdadır. Ayrıca bitkisel besinlerin sindirimine gerek duymadıkları için, bağırsakları da oldukça kısadır ve bu nedenle de, patojenlerin sindirim kanalı içerisinde yerleşebilecekleri çok az bir bölge vardır. İnsan ise omnivor bir beslenme tarzına sahip. Bu da demek oluyor ki, bitkisel besinlerin sindirilmesine elverişli yapıda uzun bir bağırsağımız var. Dolayısıyla da, vücudumuz içerisinde patojenlerin yerleşerek üreyebilecekleri çok fazla yere sahibiz.

Tüm bunları bir kenara bırakacak olursak, besinlerimizi pişirdiğimiz zaman aslında içeriklerindeki (yine protein yapıda olan) enzimlerin de yapısını bozmuş oluyoruz. Bu durumda da, besin ile birlikte vücudumuza alabileceğimiz tüm enzimlerden mahrum kalıp, vücudumuzun kendi enzim kapasitesine yükleniyoruz. Aslında bu da çok sağlıklı bir durum değil, çünkü enzim yetersizliği sonucunda ileri yaşlarda çeşitli kalp hastalıkları ortaya çıkabiliyor. Yıllar boyunca eti çok az pişirerek yemiş olan Eskimolara bakacak olursak, eski toplumlarında kalp hastalıkları oranının oldukça düşük olduğunu görebiliriz. Bu da tamamen, az pişmiş et ile birlikte aldıkları yedek enzimlerin bünyelerine yardımcı olmasının bir sonucu. Zaten “Eskimo” kelimesi de, “çiğ yiyen” anlamındaki bir Kızılderili deyiminden geliyor.
Uzun lafın kısası, en makul görünen yol, eti çok fazla pişirmeden yemek. Pişmiş etin yol açtığı enzim kaybını bir parça telafi etmek için de; enzim bakımından zengin olan muz, avokado ve mango gibi tropikal meyveler ile, kalori bakımından zengin olan diğer besinlere diyetimizde bolca yer vermemiz gerekiyor.

Radyokarbon testi nedir?

24.11.2012



İkinci Dünya Savaşı’nı tâkip eden yıllarda (1949) Amerikalı kimyacı Willard Libby kendisine Nobel ödülü kazandıran bir buluş yaptı. Bu, tarih öncesi zamanla ilgili çalışmalarda dönüm noktası teşkil eden, fakat esas olarak Dünya’nın yaşı konusundaki bilgileri alt–üst eden bir gelişmeydi. Libby’nin keşfi, bugün “Karbon 14” (veya radyokarbon) tekniği olarak ünlenmiş olan, organik kalıntıların yaşını belirleme metoduydu. Arkeologlar 1950’lerde bu yeni metodu kullanarak ilk tarih öncesi yerleşimlere mutlak yaşlar verdiler. Rusya ve Afrika’daki Neolitik yerlerin yaşı 50 bin yıl civarında belirlenirken, Filistin’deki Eriha şehrinin 11 bin yıl önce kurulmuş ilk insan yerleşimi olduğu ortaya kondu. Hâlen arkeologlar, paleontologlar ve paleoantrepologlar 50 bin yıldan daha genç olan organik malzemelerin (kemik, diş, odun kömürü vs) yaşını belirlemek için karbon 14 tekniğine başvuruyorlar.

Karbon 14 ve karbon 12 önce CO2 yoluyla bitkiler (fotosentez), ardından da hayvanlar ve insanlar tarafından asimile edilir ve beslenme zincirine girer. Herhangi bir bitki veya hayvan için, karbon 14 atomunun dünya üstünde tabiî olarak bulunan yaygın ve olağan karbondan (karbon 12) farkı yoktur; canlı her iki atomu da sürekli olarak bünyesine alır ve bunların birbirlerine nisbeti bellidir. Bitki ve hayvan öldüğünde dışarıdan karbon alışı durur. O anda organizmada ölünceye kadar almış olduğu karbon 12 ve radyoaktif karbon 14 bulunmaktadır. Organizmadaki karbon 12 miktarı sabit kalırken, radyoaktif karbon 14 bozulmaya devam ettiğinden karbon 12’ye göre oranı azalır.

Atmosferde bir miktar radyokarbon oluştuğunda, bu miktarın yarısı 5.700 yıl kadar sonra bozulmuş olur (ve azot gazına dönüşür). Geri kalan miktarın yarısı da daha sonraki 5.700 yılda bozulur ve ölçülemeyecek kadar küçük bir kalıntı kalıncaya kadar bu böyle devam eder. Bir ağaç, ölümünden 5.700 yıl sonra, canlıyken bünyesinde bulunan radyokarbon / olağan karbon oranının sadece yarısını ihtiva eder. 11.400 yıl (veya iki yarı–ömür) sonra, tabiattaki oranın sadece dörtte birini içerir. Yaklaşık beş yarı–ömür, veya kabaca 30 bin yıl sonra ise, çok zor ölçülen bir kalıntı kalır, bu yüzden radyokarbon testi sadece 30 bin yıldan daha genç kalıntıların yaş tayininde sağlıklı şekilde kullanılabilir.

Radyokarbon testi, bir zamanlar canlı olan varlıkların kalıntıları üstünde çalışır; meselâ binlerce yıl öncesine ait bir mezardaki kemikler veya ağaçtan yapılmış direkler gibi. Böyle organik bir maddenin yaşını tayin etmek için kalan radyokarbon miktarını saymak, buradan da canlının ne zaman radyokarbon almayı durdurduğu –yani ne zaman öldüğü– sonucunu çıkarmak gerekmektedir.

Testin değeri, bir papirüs parçasının veya seyrek karşılaşılan bir kafatasının ne kadar zaman öncesine ait olduğunu öğrenmek gerektiğinde ortaya çıkmaktadır. Netice itibariyle bu teknik yeryüzünde radyokarbonun (karbon 14) yaygın, olağan ve kararlı karbona (karbon 12) oranını, ve daha da önemlisi bu oranın zaman içinde sabit kalıp kalmadığını doğrulukla bilmeye dayanmaktadır. Yani testin sağlıklı işlemesi için yeryüzündeki radyokarbon / olağan karbon oranı, teste konu olan varlık hem hayatta iken, hem de öldükten sonra aynı kalmış olmalıdır, ve metodun ilk geliştirildiği günden beri de aynı kabul edilmiştir

Türkiye Nükleer enerjide ne durumda?

24.11.2012



Türkiye, 1960 yılında ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın yönetim döneminde başlatılan ‘Barış için Atom’ programına katılarak, ‘Nükleer Silahların Yayılmasına Karşı Anlaşma’yı (NPT) imzaladı. Bu program kapsamında 60’lı yıllarda; Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi ile, bu merkezde 1 MW termal güçlü bir araştırma reaktörü kuruldu. Daha sonra bunu, 70’li yıllarda İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü’nde kurulan bir araştırma reaktörü izledi. Türkiye’nin nükleer enerji alanına gireceği beklentisiyle güçlü kadrolar yetişti. Ancak 1979 ‘Üç Mil Adası’ (‘Three Mile Island’) ve 1986 Çernobil nükleer santral kazaları, dünya kamuoylarında nükleer santralların güvenliğine karşı kuşkuların doğmasına ve nükleer teknolojinin dünya ölçeğinde durgun bir döneme girmesine yol açtı. Türkiye’ye bunun yansıması, ticari amaçla elektrik üreten bir nükleer santral kurma tasarımlarının gerçekleşememesi şeklinde oldu. Nükleer teknoloji alanındaki çalışmaların varlık nedeni zayıflayınca, bu alanda çalışan kadrolar sayıca azaldığı gibi, eğitim etkinlikleri de kaçınılmaz olarak gücünden kaybetti. Mevcut kadrolar, daha çok Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na bağlı araştırma merkezlerinde ve bazı üniversitelerimizin ilgili birimlerinde, araştırma ve eğitim etkinliklerini sürdürüyorlar. Bu alanda somut bir adımın atılması halinde, sözkonusu araştırma ve eğitim etkinliklerine hız verilmesi, bu alandaki kadroların genişletilmesi gerekecek.


kaynak: bilim ve teknik dergisi

Hicri yıl ve miladi yıl nasıl hesaplanır?

21.11.2012

hicritakvim

HİCRİ YILIN MİLADİ YILA ÇEVRİLMESİ

Hicri yılı 33’e bölün
1420 : 33 = 43.03 (43)
Çıkan sayıyı hicri yıldan çıkarın
1420 – 43 = 1377
Çıkan sayıyı 622 ile toplayın.
1377 + 622 = 1999


MİLADİ YILIN HİCRİ YILA ÇEVRİLMESİ

Miladi yıldan 621 rakamını çıkarın
1999 – 621 = 1378
Çıkan sayıyı 33’e bölünüz
1378 : 33 = 41.75 (42)
Bölümü çıkan sayı ile toplayınız
1378 + 42 = 1420

Tuzun fazlası neden yasak?

21.11.2012

tuz

Tuzlu yiyecekleri herkes sever. Tuza bir kez bağımlılık kazandınız mı, ne tuzsuz yiyeceklerden, ne de tuz yerine konulmuş maddelerle yapılmış besinlerden zevk alabilirsiniz. Tuzlu tatlara bağımlılık çocukluk çağlarından itibaren yavaş yavaş kazanılır. Bir süre sonra da vazgeçilmez bir tutku halini alır. Tuz kullanmayı bir süre erteleyebilirseniz, bedeniniz daha az sodyumla beslenmeye uyum göstermede pek fazla güçlük çekmez. Tuz kullanımını azaltan ve besinler ile aldığı sodyum miktarını sınırlayanların tuzlu tat-lezzet isteklerinde gerileme oluşur.

Yapay tuz zararlı mı?
Tuz yerine geçen ürünleri kullanmak, tuzun zararlarından kurtulmanın en kolay yoludur ama tuz yerine geçen maddeler her zaman ve herkes için uygun olmayabilir. Yapay tuzların içerisindeki en önemli madde olan ‘potasyum’ bazı durumlarda ciddi problemler yaratabilir. Böbrek yetmezliği olanların, potasyum birikimine eğilimli sorunu bulunlarının ve potasyum tutucu idrar söktürücüleri kullananların bu tür tuzları kullanmadan önce doktorları ile konuşmaları gerekmektedir.

Fazlası neden yasak ?
Bir masanın üzerine bir damla su koyun yanına da bir kaşık kuru tuzu yaklaştırın siz daha tuzu suya değdirmeden tuz suyu çekecektir ve tuz bununla doymayacaktır. Daha fazla su damlası koyarsanız tuz onları da çekecektir. Sonunda gördüğünüz tablo sizi bile şaşırtacak bir kaşık tuzun bu kadar suyu nasıl çektiğine inanamayacaksınız. Vücutta tuzda aynı bu şekilde etki gösteriyor. Tuz suyu sever ve kendine çeker. Bu yüzden siz tuz tükettikçe, tuz vücutta suyu tutacak buda vücudunuzda aşırı miktarda sıvı birikimine sebep olacaktır. Aşırı miktardaki sıvı vücutta kalp yetersizliğine ve kalp büyümesine sebep olur.

Eğer hem daha az sodyum kullanmak hem de herhangi bir sağlık sorunu ile karşılaşmamak istiyorsanız tuz yerine seçenek olarak bitkileri ve baharatları denemelisiniz. Özellikle limon ve limon suyu, kaliteli sirkeler ve bazı kurutulmuş baharatlı bitkiler ve kırmızı biber lezzet unsurunu arttırmada, tuza olan özleminizi azaltmada size yardımcı olabilirler.

Vücudunuzun sodyum dengesini sağlamakla yükümlü organı böbreklerinizdir. Sağlıklı böbrekler fazladan alınan sodyumun büyük bir kısmını kolayca atmaktadır. Tuzun fazlasını terleme ile de atarsınız. Eğer böbrekleriniz yeterince çalışmazsa fazla tuzu atmakta güçlük çekersiniz. Vücudunuzda sodyum birikir, yüzünüzde, bacaklar ve ayaklarınızda şişmeler meydana gelir. Vücutta aşırı sodyum birikmesi sonucu oluşan bu belirtilere tıp dilinde ‘ödem’ denilmektedir.

Tuzun fazlası sadece ödem yapmaz. Damarlarınızda dolaşan sıvı miktarının artmasına, kan basıncınızın yükselmesine (hipertansiyon), kalp ve böbrek hastalıkları ile felç riskinizin artmasına neden olur. Özellikle toplumun yüzde 30’undan fazlasının sodyuma duyarlı kan basıncına sahip olduğunu düşünürseniz hipertansiyon eğiliminizin kanınızda fazla sodyum birikince tetiklenebileceğinden kuşkunuz olmasın!

Lezzet odaklı beslenmede ısrar ederseniz ‘fazla tuzlu beslenme’ tuzağına yakalanma olasılığınız yükselecektir. Özellikle genetik mirasından hipertansiyon riski olan biriyseniz, kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği gibi sorunlarınız varsa besinlerle aldığınız tuz miktarını ölçülü tutmaya bakın.

Balıklar nasıl solunum yapar?

20.11.2012

solungac

Bildiğimiz gibi balıklar solungaçları aracılığıyla solunum yaparlar. Solungaçlar başın iki yanında solungaç boşluklarında bulunur. Solungaç boşluklarının ön tarafı ağza, arka tarafı yutağa bağlıdır. Üzerleri de kemikten yapılmış, açılıp kapanabilen solungaç kapaklarıyla örtülüdür. Her solungaç boşluğunda dörder tane solungaç yayı bulunur. Bu yayların içi kısmında bulunan solungaç dikenleri yutulan sert cisimlerin ve besinlerin solungaç yapraklarına girmesini önler. Her bir solungaç yayı ikişer sıra halinde dizilmiş solungaç yaprağından oluşur. Bir solungaç yaprağı ise, geniş yüzeyler oluşturmak amacıyla, tek sıralı epitel hücreleriyle çevrilmiş, bir atar damar, bir toplar damar ve aralarındaki bol miktarda kılcal damardan oluşur. Solungaçlar bu yüzden kımızı görünür.

Balık solunum yaparken ağız açılır ve solungaç kapakları kapanır. Bu bir çeşit su pompalama işlemidir. İçinde çözünmüş oksijen bulunan su, ağızdan girip solungaç yaprakları arasından geçer. Bu sırada suda çözünmüş olarak bulunan oksijen, solungaç yaprağındaki epitele, oradan da kılcallara difüzyonla geçer. Aynı şekilde, kılcallardaki kanda bulunan karbondioksit solungaç yarağındaki epitele ve oradan da suya geçer. En son olarak, çözünmüş oksijeni azalmış ve karbondioksit içeriği artmış olan su, balığın ağzının kapanıp solungaç kapaklarının açılmasıyla dışarı verilir.

Havadaki %21’lik oksijene karşılık sudaki oksijen oranı %2-3’tür. Oksijenin soğuk sudaki çözünürlüğü daha yüksek olduğundan, soğuk sularda yaşayan balıklar daha fazla oksijen alırlar. Bu nedenle de, daha fazla enerji üretebilirler ve daha hareketli olurlar.

Sudaki oksijen miktarını değiştirecek herhangi bir durum, balığın solumasını zorlaştıracaktır. Solunum sistemlerinin verimliliğine karşılık, her balığın uyum sağladığı ortam farklıdır ve farklı miktarda oksijene gereksinimleri vardır. Örneğin alabalık soğuk suları tercih eder, çünkü oldukça aktif bir balıktır ve daha fazla oksijene ihtiyacı vardır. Sazan ise oksijene çok fazla ihtiyacı olmayan, daha az hareketli bir balık türüdür. Bu yüzden sıcak sularda ve süs havuzlarında yaşayabilir. Evde beslenen kimi balık türlerinin suya oksijen sağlayan hava motorlarının bulunmadığı akvaryumlarda yaşadıklarını görürüz. Bu tip balıklar zamanlarının çoğunu, oksijenin bol bulunduğu, yüzeye yakın bölgelerde geçirirler.

Saçımızdaki kepek nedir?

17.11.2012

kepek

Kepek sorunu neredeyse gizemli bir konu.
Kepek Nedir ? Nasıl Kepekten Kurtulurum ? Şöyle ki henüz hiç bir araştırma sonucu kepeğin tam olarak neden kaynaklandığı konusunda tatmin edici değil. Dolayısıyla bulunmuş tam bir tedavisi de yok. Yaygınlığı % 90”lar seviyesinde olan bu sorun genellikle 12 yaş ve üstünde görülmeye başlıyor.
Kepeğin “konak” adı verilen bir türü de bebeklerde görülebiliyor.
Gerçek şu ki koyu bir giysinin omuzlarında beliren kepeğin görüntüsü çok rahatsız edici ve çirkin.
Konunun detayları ve önerilenler bu sorunu yaşayanlara sınırlı oranda olsa da öneriler getiriyor.

Bir kişinin tüm vücut yüzeyi devamlı olarak ölü hücrelerini atar. Cilt her yirmi dört günde bir yüzeyini yeniler. Kepek kafa derisindeki ölü deri hücrelerin anormal oranlarda kuruyarak atılması durumudur. Bu durum kaşındırıcı sıkıntı verici ve çoğunlukla dönemseldir. Yaz aylarında azalır kış aylarında azar.

Normal bir saç derisinde ölü cilt hücrelerinin atılması ve yenilerinin oluşması süreci normal ve orantılıdır. Kepek sorunu olan bir kişide ise bu oran bozulur çoğunlukla dökülen hücrelerin tamamı ölmemiştir. Asıl ortaya çıkarılamayan da bu durumun nedenidir.

Kepek probleminin iki ana nedeni vardır:

İçsel nedenler:
Hormonal dengesizlikler
Sağlık sorunları
Fazla terleme
Yetersiz temizlik/hijyen
Alerjik hassasiyetler
Yorgunluk
Duygusal stres
Fazla oranda şeker yağ nişasta tüketimi
Dengesiz/yanlış beslenme

Dışsal nedenler:
Abartılı saç spreyi saç jölesi veya saç jeli kullanmak
Saç boya maddelerinin yanlış kullanımı
Elektrikli bigudilerinin yanlış kullanımı
Soğuk hava ve kuru mekan sıcaklıkları
Sıkı şapka veya eşarplar
Saçın seyrek yıkanması veya iyi durulanmaması
Stres panik tansiyon

Kepek problemi genellikle kafa derisinin kuruluğu olarak bilinmesine rağmen bu problemi yaşayanların çoğu yağlı deriye sahiptir. Bu arada genel kanını aksine seyreden diğer bir husus da kepeğin kellikle hiç bir bilinen bağının olmamasıdır.

Kepek probleminin en yaygın tedavisi aşağıdaki maddeleri içeren şampuanlardır:

Kömür-katran
Pyrithione-çinko
Salisilik asit
Selenyum sülfit
Kükürt

Kepek doğal bir süreç olduğundan ortadan kaldırılamaz; ancak kontrol edilebilir. Yoğun problem yaşanmayan durumlarda kepeği düzenli kullanılan kepek şampuanıyla kontrol altında tutmak mümkündür. Bu mümkün olmadığı taktirde doktor tavsiyesiyle alınabilecek ilaçlı şampuanlar kullanılabilir.

Her iki durumda da şampuan sonrası saçın çok iyi durulanması gerekir. Saç yıkama sıklığının yani hijyenin kepek ile doğrudan ilişkisi olduğundan sık ve iyi yıkanmanın önemi unutulmamalıdır.

Kepek problemi olan kişide saç derisi dışında kaş şakak alın gibi bölgelerde kızarıklıkla birlikte oluşan kepeğimsi döküntüler varsa bu kişinin kepekten ayrı bir problemi olabileceğinden doktora başvurması doğru olur.

Kepek probleminin ortadan kaldırılması mümkün olmasa da bazı önlemlerle kontrol altına alınması mümkün:

Beslenme: Beslenmenin kepek üzerinde büyük etkisi var. Kepeğin oluşmasına imkan sağlayacak yararsız karbonhidrat ve yağ asitlerine karşı bol B vitamini tüketin.
Şampuan: Piyasada bulunan iyi kepek şampuanlarından kullanın. Saçınızı sık yıkayarak iyi durulayın.

Alıntı