Arama:

Etiket Bulutu







‘Başarı Öyküleri’ Konusu


7 Yılda Burnuyla Kitap Yazan Mustafa’nın Hikâyesi

21.11.2017



Aydın’ın Efeler İlçesi’nde yaşayan ve “serebral palsi” hastalığı nedeniyle elleri ile ayaklarını kullanamayan Mustafa Erol, burnuyla bilgisayarda yazdığı, “Herkes beni engelli sanıyo” adlı kitabını tamamladı. Mustafa’nın 7 yılda bitirdiği kitabı, şimdi Valilik ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün de desteğiyle örnek olması için okullarda dağıtılıyor. Mustafa’nın hedefi, ünlü bir yazar olmak.

Anadolu Ajansı’nın haberine göre Mustafa Erol, zamanını evde kitap okuyarak geçiriyor, burnuyla bilgisayarda yazı yazıyor ve 7 yıl önce başladığı, engellilerin hayatta karşılaştıkları zorlukları anlatan kitabını bitirmenin sevincini yaşıyor.

İlkokul, ortaokul ile liseyi dışarıdan bitiren, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesinde 2 yıllık halkla ilişkiler ve 4 yıllık işletme bölümlerini tamamladıktan sonra Adnan Menderes Üniversitesi Edebiyat Bölümünde yüksek lisans yapmaya başlayan Mustafa Erol, nisan ayında 90 sayfadan oluşan ve bin adet bastırılan kitapta, kendi hayatında iz bırakan anılarını, yapmak istediklerini, karşılaştığı zorlukları, okuma-yazma azmine destek olan ailesi ve öğretmenleriyle yaşadıklarını kaleme aldı.

Mustafa Erol, zaman zaman burnuyla yazı yazmada çok zorlandığını, klavyenin üzerine sürekli eğildiği için boynunda ağrılar olduğunu fakat bunun üstesinden geldiğini belirtiyor:

“Kitabımı çıkartmayı ve ileride ünlü bir yazar olmayı çok istiyordum. İlk kitabımı beğendim ama Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii için ‘bu benim çıraklık eserim’ dediği gibi ben de bu kitabım için çıraklık eserim diyorum. Şu anda engelli bir çocukla ilgili bir hikayeye başladım. Yaşar Kemal’i çok seviyorum. Hedefim onun kadar ünlü bir yazar olmak. Kitabımı okuyanlar çok beğendiklerini, kimi yerlerde duygulandıklarını, kimi yerlerde de güldüklerini söylediler. Kitabımı yazarken mümkün olduğunca esprili bir dil kullandım. Kitabımı elime aldığım için inanılmaz derecede mutluyum, sanki bir rüyadayım.”

Başarılarla dolu bir “engelli” hikâyesi

21.05.2012

beytullah

‘Kolların nerede?’ diyenlere ‘Evde bıraktım’ diyorum.

Yaşının 17 olması aldatmasın sizi. Konuştuğunda öyle büyük cümleler dökülüyor ki ağzından, bir anda kocaman bir adam oluveriyor gözünüzde. Hele hele bedenindeki birçok engele inat hayata tutunuşu, elde ettiği başarılar “engelsiz bezginleri” düşündürecek cinsten. İki kolsuz, biri diğerine göre daha kısa olan bir ayak, bir Avrupa şampiyonluğu ve dünya altıncılığı…
Duymaya çok alışkın olduğumuz başarılarla dolu bir “engelli” hikâyesi onunki de. Hani şu ‘gencecik yaşı ve birçok bedensel engeline rağmen’ diye başlayan ve ‘kocaman işler başarıyor’ diye devam eden…

Beytullah Eroğlu, kolsuz ve bir ayağı diğerinden 12 cm kısa olarak dünyaya gelir. Doktorlar araştırır ancak neden böyle doğduğuna dair somut bir bilgiye ulaşamaz. Ailenin ilk çocuğu olan Beytullah, ilkokula gidene kadar içe kapanık bir çocukluk dönemi geçirir. Yaşıtlarının “Kolun nerede, niye böylesin?” tarzında soruları onu bunaltmıştır, dışarı çıkmaz, kimseyle konuşmaz. Okula bile babasının ısrarıyla başlar. İki kolu olmadığı için o dönem mobilya ustası olan babası kendisine özel bir sıra dizayn eder. Yazı yazmak için elleri yerine ayaklarını kullanan Beytullah’ın bu durumu, kısa bir süre sonra basında duyulur.

Haber Kahramanmaraş Yüzme Spor Kulübü Başkanı ve yüzme milli takım antrenörü Osman Çullu’nun da dikkatini çeker. Çullu, vakit kaybetmeden Beytullah’ın ailesi ile temasa geçer. Çünkü o yıl Sidney’de gerçekleştirilen olimpiyat oyunlarına yalnızca bir engelli sporcu katılabilmiştir. Çullu, sporcu arayışındadır ve Beytullah, kendisi için biçilmiş kaftandır.

Aileyi, çocuklarının engeline rağmen yüzme sporu yapabileceği konusunda ikna eder. Minik Beytullah’ı bambaşka bir hayat bekliyordur artık. Küçücük bedeniyle haftanın yedi günü saatlerce antrenman yapmaya başlar. Antrenörü, can simidi olmadan yüzebileceği konusunda kendisini motive eder. Kolları olmadan yüzen insanların videolarını seyreden Beytullah, “Herkes yapabiliyorsa ben neden yapamayayım?” der, bunun için sıkı bir çalışma içine girer. Ancak bu, tahmin ettiği kadar kolay olmayacaktır. Suya alışması ve su üzerinde durmasını sağlayan bottan kurtulması tam altı yılını alır. Antrenman kamp, yarış derken baba Mustafa Eroğlu, oğlundan bir dakika bile ayrılamaz. Zamanının neredeyse tamamını oğluyla geçirmek durumunda kalan baba, mesleğini yapamaz duruma gelmiştir. Kısa bir süre sonra 20 yıllık el emeği göz nuru atölyesini devretmek ve çok sevdiği mesleğini bırakmak zorunda kalır. Bu olay, ailenin ciddi maddi sıkıntılar yaşamasına neden olur. Mustafa Eroğlu, pes etmez. Başbakan’a, durumlarını özetleyen bir mektup yazar. Çok değil bir ay içinde cevap gelir ve Eroğlu, Başbakan’ın talimatıyla Güreş Federasyonu’nda sözleşmeli masör olarak çalışmaya başlar.

Hem psikolojik hem de maddî anlamda rahatlayan Beytullah, artık yalnızca hedefe odaklanmıştır. 2007’de yapılan 1. Karadeniz Oyunları, katıldığı ilk büyük yarış olur. Başarılar birbirini takip eder. 2008 Slovakya Uluslararası Yarışı ve 2010 Almanya Dünya Şampiyonası elemelerinde gümüş madalya alır. Yine aynı yıl Hollanda’da yapılan Dünya Şampiyonası’nda dünya 6.sı olur.

2011 Avrupa Şampiyonası için yoğun bir hazırlık süreci geçirir. Şampiyonaya devletin de ciddi desteği olur. Emekler boşa çıkmaz ve Beytullah, Avrupa şampiyonu olur. Havaalanında yüzlerce kişinin karşılamaya geldiğini gördüğünde çok duygulanır. “Amcam Şeref Eroğlu, dünya güreş şampiyonu. Onu karşılamaya gittiğimizde “Bir gün ben de şampiyon olacağım. Beni de böyle davul ve zurnalarla karşılayacaklar derdim. Şimdi benim de hayallerim gerçek oldu.” diyor Beytullah. Şu anda lise 2 bilgisayar bölümü öğrencisi olan Beytullah, haftanın yedi günü, günde yedi saat sıkı bir tempoyla çalışıyor. Antrenmanlardan dolayı çoğu zaman şehir dışında. Ailesine ve okuluna yeterince zaman ayıramadığını belirtiyor. Ancak dersler konusunda öğretmenlerinin kendisine esneklik tanımasından son derece memnun.

Beytullah Eroğlu, her başarı hikâyesinde olduğu gibi işin sırrının çok çalışmak ve odaklanma olduğunu söylüyor. “Yüzmeye, bir hayat felsefesi olarak bakıyorum. Bir köşede oturmakla başarı gelmiyor. Benim gibi olan arkadaşlarım kendilerini eve hapsetmesinler. Çok çalışıyorum ve çalışan herkesin bir şekilde hedefine ulaşacağına inanıyorum. Örneğin, bu yıl yapılan ölçümlerde bir üst engel sınıfına aktarıldım. Şimdi artık beni daha çok zorlayacak rakiplerimle yarışacağım. En büyük hayalim, ulaşabileceğim en üst seviyede uzun süre kalabilmek.” diyor. Kazandığı başarılar vesilesiyle yalnızca kendisine değil, kendi gibi engelli arkadaşlarına da yardımı dokunduğunu söylüyor. Başbakan’dan Kahramanmaraş’a olimpik havuz sözü almak bunlardan yalnızca biri. Öncesinde böyle bir havuz olmadığı için yüzücüler antreman için sürekli civar şehirlere gitmek durumunda kalıyormuş.

Beytullah, şu sıralar, önümüzdeki aylarda Londra’da gerçekleştirilecek olan paralimpik yarışlarına hazırlanıyor. Öncesinde hiçbir yerden maddî destek almayan Beytullah’ın bu yarışlarda tüm masrafları BP tarafından karşılanacak.

kaynak : zaman.com.tr
Reyhan GÜL – 20.05.2012

Alkışlanacak bir başarı öyküsü

16.09.2010

agaclandirma

Konya Ereğli’den emekli öğretmen Rahim Demirbaş alkışlanacak bir işe soyunmuş. Gerçek bir vatansever ve idealist aydın olmanın gereğini yapmış. Ereğli’ye 50 km. mesafede, Karacadağ üzerinde, Beyören Köyünde yaşayan Rahim Demirbaş şöyle diyor.

“Bilmem tsunamiden daha beter olan ve günlerce esen çöl rüzgarlarına (Tozunami ye) hiç rastladınız mı? Ben böyle bir yerde kendi imkanlarımı kullanarak orman dikmeye çalışıyorum. Köyüm ülkemizin en fakir köylerinden birisi, doğru dürüst suyu ve yolu yok. Bir zamanlar 220 hane olan köyümüz şimdi 40 haneye kadar düştü. Çoğu evlerde tek başına yaşayan insanlar oturmakta. Öldüklerinde kapıları kapanacak. Traktör yok iken köylü at ve öküzü ile çiftini sürüyor, mahsülünü de eliyle yoluyordu. Yolu olmadığı için fazla şehre de gidemiyordu. Elektrik, telofon parası diye bir şey de yoktu. Şimdi traktör geldi, köylünün aylarca uğraşıp yaptığı iş, üç beş günde bitiyor. Yılın geri kalan uzun zamanını köylü değerlendiremiyor. Çünkü yeşil ziraat yapacak yeterli suyu da yok. Ziraatin tahsilini yapanlar da gelip köylerde yol gösterici olamadılar. Durum böyle olunca, pek çok köy gibi, bizim köylü buraları terk etti. Elindekini avucundakini satarak şehre gelen insanımız 200 metrekare yerde köyü yaşamaya çalıştı. Çoğu amelelik ve seyyar satıcılık yaparak hayatlarını idameye kalktılar. Çocuklarını da çok parlak şekilde okutamadılar. Bu çocukların çoğu işsizler ordusuna katıldı. Bizim sokak çocukları veya kapkaççı diyiverdiğimiz çocuklar; şu an köyde yaşayan çocuklardan değil. Şehre göç etmiş ailelerin yavruları. Her köye fabrika yapmamız mümkün değil. Lakin köylüyü köyünde tutmak, köyleri şehir imkanlarına kavuşturmak gerekir.” diyor Rahim Demirbaş.

O köyün dağları bir zamanlar ormanlarla kaplıymış, içerisinde ceylanlar bile gezermiş. Zira dağın pek çok yeri üzüm bağı sekilerinin kalıntısı ile dolu. Şimdi ise bir çöle dönüşmüş. Erozyon, toprağını sıyırıp götürmüş. Ağaç dikmek isteseler bile pek çok yerinde toprak kalmamış. Rahim Demirbaş, bundan 40 yıl önce beş şeker çuvalı meşe palamudu bulup getirmiş. Köylülere dağın bir bölümüne bunları dikmişler. Palamutların pek çoğu yeşermiş. Ancak koruma imkanı olmadığı için hayvanlar pek azının yaşamasına fırsat vermişler. Yine de bu orman sevdasından vazgeçmemiş Rahim Demirbaş. Ülkenin farklı yerlerinde öğretmenlik yaptıktan sonra emekli olmuş ve köyüne dönmüş. Taşlık (Traktörle ziraat yapılamaz) araziler alıp kendi imkanlarıyla orman dikmeye başlamış. Biraz birikimle arazinin etrafını hasır telle çevirmiş. 8 km mesafeden bir parmak kalınlığında bulduğu bir suyu borularla, orman diktiği araziye getirmiş. Burada havuzlarda toplamış. Bu suyu ağaçlara can suyu olarak kullanıyormuş. Şu ana kadar 100 çeşide yakın (sedir, çam, dişbudak, meşe, mavi servi, mahlep, ceviz, antepfıstığı vs.) on bin ağaç dikmeyi başarmış. Halen de fırsat buldukça dikime devam ediyor. Ve şöyle düşünüyor:

“Biz belki dedelerimiz gibi toprak fethedemeyiz, ama topraklarımızı 20 kat verimli hale getirirsek sanki 20 kat toprak fethetmiş gibi oluruz. Ülkemizin her tarafını yağmur ormanları gibi ormanlandırırsak, hem ülkemiz hem de bütün insanlar fayda görür. Biz kıyametin kopuyor olduğunu görsek bile ağaç diken bir kültürün sahibi iken nasıl oldu da bu güzel dağlarımız çırılçıplak kaldı?”

Rahim Demirbaş haklı olarak şunları söylüyor:

“Toprağımız bol, güneşimiz bol, suyumuz pek çok ülkeye göre yeterli. Hazineler üzerinde aç oturuyoruz. Bu dünyanın en genç nesline sahip (17 milyon okuyan gencimiz var) olan insanımızı galeyana getirip güzel örnekler göstermeliyiz.”

Sayın Demirbaş 8 yıl önce orman dikmeye başladı. O günden beri pek çok köylü çalışma imkanı buldu. Eğer onun gibi insanların sayısı çoğalsa çok kişi köyünü terk etmeyecek ve o güzelim Anadolu toprakları bu kadar çorak kalmayacak. Rahim Demirbaş’ı bu örnek çalışmasından dolayı tebrik ediyorum ve umuyorum ki devlet yetkilikleri bu örmek çalışmaya destek olurlar. Destek olalım ki içinde çalışma-üretme azmi olanlara ümit ışığı olsun, güven versin.

Yapamayanlar sana da yapamayacağını söylerler

15.09.2010

basari2

Bir zenci.

Çocukluğu kötü geçmiş.

Babası onları terk etmiş, üvey babası çok kötü davranmış, onu ve kardeşlerini hırpalamış, annelerini dövmüş.

Daha yedi yaşındayken “çocuklarını asla bırakmayacağına” yemin etmiş.

Akıllı olduğu için arkadaşları buna “koca kafa” adını takmışlar.

Ama okumamış.

Gidip Deniz Kuvvetleri’ne yazılmış.

Sıhhiyeci olmuş.

Orada işleri çabuk öğrenmiş, doktorların ilgisini çekmiş.

Askerden sonra tıp okumayı düşünmüş.

Ordudan ayrılınca bir hastanede çalışmaya başlamış.

İşler iyi gidiyormuş.

Evlenmiş.

Sonra hastanede çalışmaktan vazgeçmiş.

Hastane malzemeleri satarak zengin olacağına karar vermiş.

Bu karar, onun felaketinin başlangıcı olmuş.

Bu arada bir de oğlu doğmuş.

Kapı kapı dolaşıp “tarayıcı” denilen bir alet satmaya uğraşıyormuş doktorlara.

Ama işler iyi gitmiyormuş.

Hayat gittikçe daha zorlaşıyormuş.

Parasızlık, çocuğun yuva masrafı, biriken faturalar, ödenemeyen kira, karısının çift vardiya çalışması, tarayıcıları kimsenin almaması.

Gardner, her yandan sıkışırken bir gün elinde kocaman tarayıcısı, sırtında her zaman taşıdığı ucuz çantasıyla bir doktor randevusuna yetişmek için hızla yürüdüğü sırada kaldırımın kenarında kırmızı bir Ferrari durmuş, içinden fiyakalı genç bir adam inmiş.

Adamı durdurmuş hemen.

– Efendim, izninizle iki sorum var. Bu arabayı alabilmek için ne iş yapıyorsunuz?

Bu işi nasıl yapıyorsunuz?

– Borsacıyım. Şu binada borsacı olmak isteyenler için bir kurs veriyorlar.

Gardner o anda borsacı olmaya karar vermiş.

Ve hemen binaya girip kursa katılmak istediğini söylemiş.

Kursa katılabilmek için gerekli sınavı başarmış ve mülakata girmeye hak kazanmış.

Mülakattan bir gün önce eve polisler gelmişler ve ödemediği trafik cezasından dolayı onu tutuklamışlar.

O sırada evini boyadığı için onu atleti ve eline yüzüne bulaşmış boya lekeleriyle nezarethaneye atmışlar.

Ertesi sabah karakoldan çıkıp, o haliyle koşa koşa mülakata gitmiş.

Bir borsa sınavına, atletle ve yüzünde boya lekeleriyle gelen bu genç zenciye,

kurulun başkanı:

– Karşıma atletle gelen bir adamı borsacı olması için kursa kabul etsem, ne dersin, demiş.

– Herhalde çok güzel bir pantolonu vardı, derim efendim.

Bu espri üzerine onu kursa kabul etmişler.

Kurs altı ay sürecekmiş, bu sürede hiç para vermeyeceklermiş ve sonunda aralarından sadece birini işe alacaklarmış.

Bir yandan kursa gidip, bir yandan da para kazanabilmek için “tarayıcılarını” satmaya uğraşıyormuş.

Ama satamıyormuş.

Hayat daha da zorlaşmış.

Sonunda karısı onu terk etmiş..

Chris, bütün zorluklara rağmen çocuğuyla birlikte yaşamaya karar vermiş ve oğluyla ikisi baş başa kalmışlar.

Bir akşamüstü oğlunu mahalledeki basket sahasında oynamaya götürmüş.

Çocuğun bir atışını sertçe eleştirince küçük oğlan “ben bu oyunu beceremeyeceğim,” diye oynamaktan vazgeçmiş.

– Kendileri yapamayanlar sana, senin de yapamayacağını söylerler, demiş oğluna.

Sana, ben bile yapamazsın dersem beni dinleme.

Birkaç gün sonra kirayı ödeyemedikleri için ev sahibi onları evden atmış.

Bir motele yerleşmişler.

Sabahları oğlunu yuvaya bırakıyor, kursa gidiyor, kursta hisse satabilmek için müşterilerle konuşarak diğer kursiyerleri geçmeye çalışıyor, akşam yuvaya koşup oğlunu aldıktan sonra “tarayıcılarını” satmak için doktor muayenehanelerini dolaşıyormuş.

İşler biraz düzelmiş.

Tarayıcı satışları artmış.

Tam biraz nefes alacakken bu sefer de bir mektup gelmiş vergi dairesinden.

Ve, kazandığı bütün parayı elinden almışlar.

Satabileceği tek bir tarayıcı ve cebinde on iki dolarla kalmış.

Motele de para ödeyemediği için oradan da atılmışlar.

Ne gidebilecekleri bir yer, ne de ceplerinde para varmış.

Bir metro istasyonuna götürmüş oğlunu.

Oğluna, elindeki tarayıcıyı gösterip “bak bu zaman aleti” demiş, “hadi düğmesine bas ve zaman değişsin.”

Çocuk düğmeye basmış.

“Ah,” demiş, Chris, “işte zaman değişti, bak dinozorlar geliyor, hadi kaçıp bir mağaraya sığınalım.”

Oğluyla metronun tuvaletine girmişler, “burası mağara,” demiş Chris, yerlere tuvalet kağıtları serip oğluyla birlikte onların üstüne oturmuş.

Oğlunu uyutmuş ve o uyurken ilk kez ağlamış.

Ertesi sabah kursa elinde “tarayıcısı”, bavulu ve bir takım elbisesiyle gitmiş, soranlara “akşam bir yolculuğa çıkacağım da onun için eşyalarım yanımda” diyormuş.

Bir yandan da deli gibi çalışıyormuş kursta.

O akşam bir kilisenin “evsizler” için olan barınağında kalmışlar.

Oğlunu uyuttuktan sonra elindeki son tarayıcının arızasını tamir etmeye uğraşmış.

Artık her sabah kursa gidiyor, bir ara koşarak bir doktor muayenehanesine gidip tarayıcı satmaya çalışıyor, akşamları evsizler için olan barınağın önünde çocuğuyla kuyruğa girip gece yatacakları bir yatak bulmaya uğraşıyormuş.

Bazı geceler barınakta yer bulamayınca metro istasyonunda kalıyorlarmış.

Bir yandan da diğer kursiyerlerin aramaya bile cesaret edemediği zengin yöneticileri arıyor, onlardan randevu alıyor, gerekirse evlerine gidip oğluyla birlikte kapılarını çalıyormuş.

Cebinde beş kuruş parası, yatacak yeri olmayan bu genç zenci bazı günler ülkenin en zengin adamlarıyla tanışıp onlarla dostluk ediyormuş.

Akşam da yeniden evsizler barınağına dönüyormuş.

Bir gün elindeki son “tarayıcıyı” satmayı başarmış.

O gece iyi bir otelde kalmışlar oğluyla birlikte.

Güzel bir hamburger yemişler.

Kurs son günlerine yaklaşıyormuş.

Ama kursun yöneticisi bu zenci öğrenciyi “ayak işlerine” koşturuyor, onun diğerlerine yetişmek için çabalarken bir de bu angaryalar yüzünden zaman kaybetmesine neden oluyormuş.

Bütün bunlara rağmen kursun sonuna kadar dayanmış.

Hisse senetlerini satmış.

Son gün takım elbisesini giyip gitmiş işe.

Onu son mülakata çağırmışlar.

Yönetici ona,

– Bugün burada kursiyer olarak son günün demiş.

Ve, eklemiş:

– Yarın burada bir borsa simsarı olarak işe başlayacaksın çünkü.

O anda Gardner’ın gözleri dolmuş.

– Zor oldu mu Chris, diye sormuş yönetici.

– Çok zor oldu efendim, demiş.

Ertesi sabah iyi bir maaşla işe başlamış.

Altı yıl sonra kendi şirketini kurmuş.

On beş yıl sonra şirketini milyonlarca dolara satmış.

Sonra oturup hayatını yazmış.

Yazdığı kitap bütün dünyada best seller olmuş.

Kitabından yapılan film Oscar’a aday gösterilmiş.

Şimdi artık zengin bir adam.

Bu adamın hikayesini çok sevdim.
Ne borsacı ne de zengin olmasıydı beni etkileyen.
Hayalini gerçekleştirememek için çok geçerli mazeretleri olan, çocuğuyla sokaklarda yatan, aç kalan, bir yandan kendisinden çok daha iyi eğitim görmüş insanlarla yarışırken bir yandan kimsenin almadığı bir “tarayıcıyı” satmaya uğraşan, bir gün bile çocuğunu yalnız bırakmayan ve en zor şartlar altında bile oğluna “yapabilirsin, yapamayanların öğütlerine aldırma” diyen bir adamın mücadele etmesinden, direnmesinden, metro tuvaletlerinde ağlarken bile amacından vazgeçmemesinden etkilendim.
Bu kadar kararlı bir şekilde ne olmak istese olurdu.
Hayattan, sefaletten, açlıktan korkmaması, bir tek gün bile yakınmaması, aç yattığı gecenin sabahında “nasılsın” diyenlere “iyiyim” diye cevap verebilmesi, başaramamak için sahip olduğu mazeretlerin içine saklanmaması, gerektiğinde yirmi dört saat uykusuz kalması, oğluna hep sahip çıkması, insanların ona hayran olmasını sağlıyordu.
Kendi hayat hikayesiyle, oğluna verdiği öğüdü herkese vermiş oluyordu:
– Yapamayanlar sana da yapamayacağını söylerler, onlara inanma.
Herhangi bir şeyi yapamamak için kuvvetli mazeretleri olanlar bu adamın hayatına bir baksınlar.
Onun hayatını izledikten sonra.
Ya yapacak, ya da utanacaklardır.
kaynak : hürriyet

Kahramanmaraş’da bir başarı öyküsü

15.09.2010

sabun

Aslen Manisalı olan Hacer Çam, eşi Gökmen ile birlikte uzun yıllar değişik illerde yaşadı. 2 yıl önce eşinin memleketi Kahramanmaraş’a dönen Çam çifti, bir süre iş arayışına girdi. Gökmen Çam’ın, iş müracaatlarından aldığı olumsuz cevap karşısında mücadeleye devam eden çift, kendi işini kurmaya karar verdi.

Yıllar önce Manisa’da annesinden sabun yapmayı öğrenen Hacer Çam, ilk olarak Kahramanmaraş Valiliğince başlatılan Mikro Kredi Projesi’ne müracaat etti. Oradan aldığı bin TL ile çalışmalarına başlayan kadın, daha sonra SYDV’ye giderek iş kurmak isteğini söyledi. Vakıftan 10 bin TL kredi temin eden Hacer Çam, ilk olarak atölyesini oluşturarak makine satın aldı. Finansman sorununu çözen girişimci kadın, eşiyle birlikte sabun üretimine başladı.

Günde 2 bin 500 adet sabun üreten Çam çifti, mamulleri başta Kahramanmaraş olmak üzere turistik bölgelerdeki otellere pazarlıyor.


Eşinin bir süre iş aradığını ancak her seferinde olumsuz yanıt aldığını hatırlatan Hacer Çam, hikayesini şöyle anlatıyor:

”Bir gün komşu ziyaretine gitmiştim. Orada mikro kredi projesinden bahsettiler. Valiliğin iş kuracak kadınlara parasal yardımda bulunduğunu öğrendim. Bu, benim için bir kıvılcım oldu, ‘yapabilirim’ dedim. Sonra konuyu eşime açtım. İlk başta karşı çıktı. Ama kendisini ikna ettim. Sonra SYDV’nin iş kurmak isteyenlere maddi destekte bulunduğunu öğrendim ve vakfa giderek bilgi edindim. Gerekli prosedürleri tamamlayarak 10 bin TL kredi aldım.”

Aldığı parayla sabun makinesi siparişi verdiğini anlatan Çam, eşiyle birlikte çalışmaya başladığını ve natürel sabun ürettiklerini dile getirdi. 3 aydır yoğun bir şekilde çalıştıklarını kaydeden Çam, pazarlama sorununu aşmaya çalıştıklarını ve burada da başarılı oldukları takdirde özellikle kadınları işe almayı planladığını belirtti.
Değişik ebatta sabun ürettiklerini anlatan Çam, Antalya, Muğla ve İzmir’de otellerle görüştüklerini sözlerine ekledi.

kaynak : stargazete.com

Kımız ın ‘ötelerden gelen’ efsanesi..

23.05.2010

kimiz

Orta Asya’dan dünyanın birçok yerine dağılan ve geriye asla dönmeyen bir millet Türkler.
Sevinçlerini, hüzünlerini, aşklarını ölüleri ile birlikte Orta Asya’nın ucsuz bucaksız bozkırlarına gömüp,
yeni sevdalanacak toprakların peşine düşen Türk milleti, yanlarında ister istemez hep acıyı da taşımışlar. Bu acı kendi içinde nice ermişler, erenler ve büyük alimler çıkmasına vesile olmuş.
Zira, sevgiler tembeldir, acılar üretken.
Göçlerle birlikte taşınan acıların üretken olduğunu biraz sonra okuyacağınız bir Doğu Türkistanlı’nın yaşam serüveninde daha iyi anlayacaksınız.
Doğu Türkistan’dan Kemalpaşa’ya taşınan otağı ve kımızı ile bir yaşam öyküsü bu.
Türkiye’de ilk ve tek olan bir vadiden söz edeceğiz aynı zamanda.

Yıl 1935. Henüz Çinliler Doğu Türkistan’ı işgal etmemiş ve bu topraklarda yaşayan insanlar, ileride görecekleri büyük acılardan habersiz mütevazı hayatlarını sürdürüyorlardı.
Şirzat Doğru hayata gözlerini tam da bu sırada açar. 14 yıl boyunca ülkesinde mutlu bir çocukluk dönemi yaşar.
Ancak sene 1949’u gösterdiğinde büyük felaket baş gösterir ve doğudan Çinliler, batıdan Ruslar bu ülkeyi işgale girişir.
Üç koldan karşı atak geliştiren Kazaklar, karşı tarafın çok güçlü ve donanımlı olmasından dolayı topraklarını terk etmekten başka bir çare bulamazlar.
Şirzat Bey ve ailesi, Alibeg Hakim önderliğinde gözleri yaşlarla dolu olarak yola koyulur.
Üç kız kardeşini ve vatanını geride bırakmak zorunda kalmıştır, Şirzat Bey.
Geriye dönüp onları almalarına imkan yoktur tıpkı anılarını almalarının mümkün olmadığı gibi.

Büyük bir göç başlamıştı Doğu Türkistan’dan. Düşmanlardan kaçan yüzbini aşkın insan önce Taklamakan Çölü’ne vurdu kendilerini.
Çölde onbinlerce kişi yaşamını yitirdi. Hayatta kalanlar ise geceleri yanlarında götürdükleri hayvanları keserek kanlarını içiyorlardı.
Bu sayede gerek su, gerekse vitamin ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.

Taklamakan Çölü’nü çok zorlu ve acılı bir şekilde geçen Doğu Türkistanlılar ve Şirzat Bey ikinci büyük engel olan Himalaya dağlarına yöneldiler.
Yükseklere tırmandıkça insanlar şişip, patlayarak ölüyorlardı. Şirzat Doğru, “5 yaşındaki çocuklar 80, 90 kg. kadar oluyorlardı.
Daha sonra ise bu yavrular patlıyor yaşamlarını yitiriyorlardı” diyor.
Bu hastalıkla nasıl mücadele edeceklerini oranın yerli halkına sorduklarında önce kulaklarına inanamadılar ama yapacakları başka birşey de yoktu.
‘Alkol içmelisiniz. Alkol yoksa birbirinizin idrarını için’ diyordu oranın yerlisi. Hayatta kalmak esastı. Alkol yoktu bu göçebe insanlarda.
İkinci şıkkı uygulamaktan başka çareleri de.

İki sene yaya olarak süren bu zorunlu göç nihayet Himalayalar’ı aştıktan sonra bitmişti.
Hindistan’da iki yıl kalan Şirzat Bey ve onlarla hareket edenler buradan Türkiye’ye Kızılhaç’ın yardımı ile 1954 yılında gelirler.

Yazının devamı için »

bir başarı öyküsü

23.05.2010

feritucar

‘Başarı Öyküsü’ dendiği zaman, genel olarak sıfırdan başlayıp zengin olan insanların öyküleri akla gelir.
Yazılı ve görsel iletişim araçlarında da başarı öyküleri, kazanılan servetlerin öyküleridir.
İçinde bulunduğu güç koşulları yenip de kendine yaşamda yol açan insanların öyküleri, örnek yaşam öyküsü sayılmaz ya da topluma aktarılacak önemde bulunmaz.
Oysa, en önemli başarı öyküleri onlardır.

En büyük başarılar, güç koşulların içinden çıkıp kendi geleceğini biçimlendiren, kendi yaşam yolunu açan insanların başarılarıdır. Şimdi böyle bir başarıdan söz etmek istiyorum.

Ferit UÇAR, köyde büyüyen bir çocuk. Bursa’nın Orhangazi ilçesine bağlı Yenigürle köyünde çiftçilik yapan Hüseyin Uçar ‘ın dört çocuğunun en küçüğü.
İlk ve ortaöğrenimini köyünde tamamlıyor. İlçe lisesine geldiği zaman okul müdürü Feri’i liseye almak istemiyor.
Köy okullarında notları şişiriyorlar, iyisi mi siz bu çocuğu Endüstri Meslek Lisesi ‘ne kaydettirin diyor.

Fakat Ferit’in dayısı araya giriyor ve Ferit liseye kaydediliyor.
Lise üçüncü sınıfa geldiği zaman ilçede yeni açılan bir dershanenin seviye tespit sınavında indirimli eğitim görme hakkı kazanıyor.
Yıl sonunda liseyi birincilikle bitiriyor, Koç Üniversitesi Matematik Bölümü ‘nü burslu olarak kazanıyor.
Üniversitedeki çift anadal eğitimi sisteminde matematik eğitimi yanında ekonomi eğitimi de görüyor.

Bu yılları Ferit UÇAR şöyle anlatıyor:

“Koç Üniversitesi’nin çeşitli bölümlerinde part-time işlerde çalıştım. Son iki yılımda araştırma ve ders asistanlıkları yaptım.
1,5 yıl merkezi Londra ‘da bulunan Sage Publications ‘in çıkardığı international Journal of Cross Cultural Management Dergisi’nin editör asistanlığını yaptım.
ABD ‘ye doktora için başvurma fikrimi üniversitedeki profesörlerime açtım. Onların referanslarıyla ABD ‘nin ekonomi alanındaki en iyi 15 üniversitesine başvurdum.
Bunların yedisinden tam burslu kabul aldım.”

Chicago, Princeton, Wiskonsin-Madison, Minnesota, Los Angeles (UCLA), Columbia ve Rochester üniversiteleri arasında tercih yapmakta zorlanan başarılı genç, sonunda dünyanın yüz ayrı ülkesinden 14 binden çok adayın başvurduğu, New Jersey eyaletindeki Princeton Üniversitesi’nde karar kılıyor.
Şimdi bu üniversitede ekonomi dalında doktora yapıyor.

Bu haber 30 Ekim 2002 tarihli Sabah Gazetesi’de yayımlandı. İşte, hepimizi etkilemesi gereken, hepimizin başucumuza asıp her gün okumamız gereken büyük bir başarı öyküsü.

Köyde yetişen bu gencin, Ferit Uçar ‘ın doktorasını yaptığı Princeton Üniversitesi, ünlü matematik dehası John NASH ‘ın yetiştiği üniversitedir.
Orada okumak, orada çalışmak dünyanın en önemli başarılarından birisidir ve aramızdan çıkan bir köy çocuğu, önündeki bütün engelleri sarsılmaz iradesiyle aşarak bu başarıya erişmiştir.

Şimdi bu olaydan alınacak derslere bir göz atalım:
Başarı için koşulların çok iyi olmasını isteyen, başarısızlığına hep kendi dışında sürekli mazeret bulan gençlerimize bu öyküyü dikkatle okumalarını önerelim.

İnsanlar kendilerine başkalarının örnek gösterilmesinden hoşlanmazlar, ama bu örneğe dikkatle bakmaları gerekiyor.

Hedefini seçmek, hedefine odaklanmak, hedefine giden yolun haritasını çizmek, bu yolda azimle, kararlılıkla, sebatla yürümek ve kendine hiçbir mazeret tanımamak.

Bunu yapabilenler kazanır, işte kazanıyor ve bütün mazeretleri geçersiz kılıyor.

Ama bilgisayarın başından ayrılamıyorum.
Ama cep telefonuyla konuşmadan duramıyorum.
Ama hep ders mi çalışacağım?
Gençliğimi hiç yaşamayacak mıyım?
Babam beni dışarıda okutacak.
Ailemin işinde çalışırım.
Benim hiçbir ihtiyacım yok ki.

Bu ve benzeri mazeretleri olanlar da var ve onlar kendi kendilerinin engeli oluyorlar.

Her zaman kendi seçimimizi yaparız. Geleceğimiz de bu seçimin ucundadır.


Dr. Erdal ATABEK

(Cumhuriyet, 25.11.2002)

Avrupa’ya talebe

12.05.2010

sadiirmak
“İstanbul Üniversitesi’ nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm:
“Avrupa’ya talebe yollanacaktır. ” Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane,
Lozan yeni imzalanmış,bu durumda Avrupa’ya talebe…
Lüks gibi gelen bir şey…
Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz.
Benim ismimin yanına Atatürk, “Berlin Üniversitesi’ ne gitsin.” diye yazmış.
Vakit geldi, Sirkeci Garı ‘ndayım; ama kafam çok karışık. Gitsem mi, kalsam mı?
Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?
Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir müvezzi ismimi çağırdı.
“Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.”
“Benim” dedim.
Telgrafi açtım, aynen şunlar yazıyordu:
“Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz. ”
İmza
Mustafa Kemal
Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım.
“Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme.” dedim.
“Düşünün 1923’te o kadar kişinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin
önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?”
Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm.
Önce Istanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum. Kürsü başkanı oldum.
Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.
Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof.Dr. Sadi Irmak’ım.”

Japon çocuk..

22.05.2009

 judo

9 yasindaki bir Japon çocugun en büyük hayali, günün birinde çok iyi bir  judocu olmaktir. Fakat talihsiz bir trafik kazasi sonucu sol kolunu  tamamiyle kaybeder. Hem çocuk, hem de ailesi yikilir. Ailesi sirf çocuk oyalansin diye, Japonlarin en ünlü hocalarindan birini tutar.

Hoca kollari sivar, çocuga tek kolla yapabilecegi yegane firlatma hareketini ögretir. Gece gündüz çocukla beraber bu hareketi çalisirlar. Bir müddet sonra çocuk, hareketi gayet iyi ve hizli bir sekilde yapmaya baslar, fakat hocasi çocuga her gün saatler boyu ayni hareketi adeta ezberletir. Çocuk bu hareketten sikilir ve yeni hareketler ögrenmek istedikçe hocasi bu hareketi dünyada en hizli yapan kisi olana dek çalismasini ve baska hareket ögretmeyecegini söyler. Bir müddet sonra çocuk bu hareketi yildirim hiziyla yapmaya alisir. Bunun üzerine hoca çocuga artik bir turnuvaya katilma zamaninin geldigini söyler. Olacak sey degildir. Tek kollu bir judocu, tek hareketle turnuvaya katilacak. Çocuk itiraz ettikçe hocasi “Evlat, sen ögrendigin hareketi yap, gerisini merak etme diye ögütte bulunur.


1.tur, 2.tur derken çocuk turlari gayet rahat geçer. En nihayet finale gelir. Tek hareket bilgisi ile finale kadar gelen çocugun finaldeki rakibi bölgenin en iyi judocusudur. Çocuk dev cüsseli rakibini görünce korkar. Hocasi yine sakindir, “evlat sen bu harekette dünyada teksin, kendi oyununu yap yeter” der. Çocuk rakibine kendi hareketini simsek hizi ile uygular, rakip kalktikça ayni hareketi yineler. Inanilir gibi degildir, çocuk tek kolla, tek hareket sayesinde sampiyon olmustur.


Çocuk dayanamaz ve hocasina sorar “hocam inanamiyorum ben nasil sampiyon oldum?” der. Hocasi yine sakin ifade ile söyle cevaplar: “Bu zaferin iki sirri var oglum. Birincisi judonun en güç hareketlerinden birini çok iyi yapabilmendir. Ikincisi, bu harekete karsi tek bir savunma vardir. O da hareketi yapanin sol kolunu tutmak!…”

Bir başarı öyküsü…

22.05.2009

 basari

Avustralyalι Nick Vujicic şimdi 26 yaşιnda ve bir yaşam gurusu.  Dünyanιn dört bir yanιnι dolaşιp “moral konferanslarι” veriyor. Yüzlerce insan onu dinlemek için bu konferanslara akιn ediyor.

“Hayatιn Daha Büyük Amacι” adlι DVD´si ise satιş rekorlarι kιrιyor.

Kollar Yok, Ayaklar Yok, Sorun Yok” adlι kitabιnι yayιna hazιrladι ve yayιnevi şimdiden best-seller olacağιnι açιkladι.

Tetra-amelia adlι bir sorun nedeniyla dünyaya böyle gelen Nick Vujicic, büyük zorluklar yaşadι. Okulda alay konusu oldu. Öyle ki, henüz 8 yaşιndayken intiharι denedi. Ama 12 yaşιnda, dünyayι daha iyi anlamaya başladιkça, aslιnda herkesin bir sorunu olduğunu kavradι. Dahasι üniversite bitirdi ve iyi bir finans planlama uzmanι oldu.

Henüz çocuk yaşta, başkalarι için umut olabileceğini anlayan Nick Vujicic, “Hayatιn her şeye rağmen yaşanmaya değer” olduğunu etrafιndakilere anlatmaya başladι. O kadar başarιlι oldu ki, sayesinde pek çok insan hayata yeniden bağlanmayι başardι.

Bugün Nick Vujicic´in, dünyanιn dört bir yanιndan binlerce hayranι var.

Kaynak : Hürriyet