Arama:

Etiket Bulutu







‘Faydalı Bilgiler’ Konusu


Ülkemizdeki rüzgarlar nelerdir?

30.06.2016



Gündoğusu
Doğudan esen soğuk ve kuru rüzgâr. Güney Rusya ile Kafkaslar’da yüksek basıncın görülmesi durumunda bu rüzgâr tipi daha çok gözlemlenir. Gündoğusu genellikle yağışın kesilmesine neden olur.

Keşişleme
İstanbul yöresinde güneydoğudan esen rüzgâra denizcilerin verdiği addır. Uludağ’ın eski adı olan Keşiş dağının yönüne göre adlandırılmıştır. Gündoğusu ve Kıble arasında 135 dereceden esmektedir. Bir diğer adı da Akyeldir. Samyeli de denir.

Kıble
Güneyden esen, güney yönünü simgeleyen kıbleden ismini alan, oldukça sıcak ve nemli rüzgâr. Orta Akdeniz’de oluşan alçak basınç merkezi Türkiye’de bu tür rüzgârın gözlenmesini sağlayan etkenlerdendir.

Lodos
Türkiye’nin batı kesimlerinde, güneybatı yönlerinden esen sıcak rüzgâr (İsmi Yunan tanrısı Notos’dan çevirme). Bazen hızı ve hamlesi 60 ile 130 km/s’ye kadar ulaşarak etkili olur. Denizciler için oldukça önemli ve tehlikeli varsayılan rüzgâr tipidir. Bilhassa Marmara Bölgesi’nde deniz ulaşımını aç şekilde etkiler.

Günbatısı
Batıdan esen sıcak ve nemli rüzgâr. Günbatısı özellikle Türkiye’nin batı kesimlerinde yağışlara neden olur. Marmara ve Karadeniz üzerinden alçak basınç ve cephe sistemlerinin her geçişinde gözlenir ve zaman zaman denizde ve karada yaşamı etkiler.

Karayel
Yağmurlu bir dönemi izleyen 2-3 gün boyunca devamlı olarak kuzeybatıdan esen rüzgâr. Balkanlar’ın kuzeyinde, Rusya stepleri içerisinde oluşan alçak basınç merkezi ve buna bağlı cephe sistemlerinin geçişi sırasında gözlenen rüzgâr cinsidir.
Esme yönündeki yüksek dağların kuytu taraflarında yamaç aşağı alçalan rüzgâr ısınarak fön tipi rüzgâr etkisi ve özellikleri taşır. Bu yerlerde sıcak, kuru ve hoş bir hava yaratırlar.

Yıldız
Kuzeyden esen, ismi kutup yıldızına istinaden yerel balıkçılar tarafından verilen soğuk rüzgâr[2]. Genellikle Karadeniz ve Marmara denizi üzerinden bir soğuk cephenin geçişinden sonra eser. Yazın serin, kışın ise soğuk hava taşır.

Poyraz
Kuzeydoğudan esen bir rüzgâr çeşidi (İsmi Yunan tanrısı Boreas’dan çevirme). Kışın kar ve soğuk getirir. Deniz hafif çalkantılı ve dalga üstünde beyaz köpükler olur.

kaynak : wikipedi

Ağlama Duvarı

30.06.2016



Kudüs’te bulunan ve Yahudilerce kutsal sayılan, Büyük Tapınağın ayakta kalan batı duvarıdır. Yahudilerin, Hz. Süleyman’ın Kudüs’te yaptırdığı Beyt-ül-Makdis’ten kaldığına inandıkları ve kutsal kabul ettikleri duvar.

Yahudilerin ha-Kotel ha-Ma’aravi (Batı Duvarı) dedikleri bu duvar zamanla Hristiyanlığın tesiriyle “Ağlama Duvarı” olarak adlandırılmıştır. Yaklaşık 485 m uzunluğunda olan Ağlama Duvarı, toprak seviyesinin üstünde yirmi dört büyük taş sırası ile yer altında kalan on dokuz taş sırasından meydana gelir. Yüksekliği toprak seviyesinden itibaren 18 m olup 6 metresi mabed alanının seviyesini aşmaktadır. Taşlardan bazılarının uzunluğu 12 m, yüksekliği 1 m, ağırlığı ise 100 tondan fazladır.

Kaynak : wikipedi

Neden uzmanlar İstanbul’da büyük bir deprem bekliyor?

23.08.2014


Aynı fay üzerinde olmasına rağmen neden uzmanlar Adapazarı’nda ya da Düzce’de veya Bolu’da değil de İstanbul’da deprem bekliyor? Neden istanbul’da beklenen depremin büyük olacağı söylenir?

Başlıktan da anlaşılacağı üzere istanbul metropol olduğundan yada istanbul’da deprem beklemenin daha matah bir şey olmasından değil. Pek çoğunuzun yaşadığı bu şehir hakkında bilmeniz gerekenleri size herkesin anlayabileceği bir dille izah edeceğim.

Öncelikle baştan başlayayım. Ayağımızı bastığımız yerin derinlerinde magma var. Bu magma sıvıya yakın bir madde. Haliyle anakara bunun üzerinde yüzüyor fakat anakara dediğimiz şey tek bir parça değil pek çok levhadan oluşuyor. Bunlardan bir tanesi de Anadolu levhası. Bu levhalar uzaydan bakıldığında birbiriyle birleşik gibi görünse de birleşik değil. Milyonlarca yıl önce tek parçaymış ama parçalana parçalana bugünkü haline gelmiş. Arabistan levhası, Afrika levhası, Anadolu levhası, Avrasya levhası, bunlar birbirinden ayrı ve bağımsız kara parçalarıdır. Birbirine temas eden bu levhalar arasındaki sınır niteliği taşıyan derin yarıklara (kırıklara) fay hattı denir.

Dünyanın çekirdeğinin manyetik alan üretmesi neticesinde bu levhalar birbirini bir mıknatıs gibi iter. Bizim Anadolu levhamızı da alttan Arabistan levhası ve Afrika levhası itiyor.

Resimde North Anatolian fault dediği Kuzey Anadolu fay hattıdır. O hattın üst kısmı Avrasya levhası, alt kısmı da Anadolu levhasıdır. Üst kısım sabittir, hareket edemez. Haliyle bizim Anadolu levhası büyük stres altında kalarak batıya doğru hareket eder. Bu hareket senede 3 ila 5 cm arasındadır. Bazen fay hattında takılmalar olur ve itildiği için hareket etmesi gereken levha hareket edemez. Basınç iyice artar ve bir anda aniden fayın birbirine takılan yüzeyi kırılıp fay bir anda 2-5 metre ileri atar kendini. Yani levha 100 senede yavaş yavaş gitmesi gereken 2 metrelik yolu 30 saniyede alır ve bu da büyük sarsıntılara yol açar. İşte 17 ağustos gecesi tam olarak olan budur. Atım 4-5 metre olmuştur ve süreç 45 saniyedir. Bir ağacın dalı üzerine kar birikir birikir ve aniden çatırt diye kırılır ve ağacı çok pis sallar. Deprem de bunun aynısıdır.

İşte geldik zurnanın zırt dediği yere. Bir fay hattı üzerinde bazen logaritmik büyüklüklerde aynı eksenli depremler oluşur. Bu depremler için periyodiktir denebilir. Bu tip depremlere deprem fırtınası denir. Yani bir fay hattının bir ucunda büyük bir deprem olur. Bir kaç on sene sonra az ilerisinde, sonra az ilerisinde derken belirli aralıklarla depremin bir fay hattı boyunca tren gibi ilerlediği görülür. İşte biz buna deprem fırtınası deriz.

Dünyada deprem fırtınasının en bariz örneklerinden biri Kuzey Anadolu fay hattı üzerinde görülmektedir.

Sadece aletsel dönem olan 1930 sonrasını ele aldığımızda Kuzey Anadolu fayındaki deprem fırtınasını inceliyoruz. Bu arada fay hatlarını da tek bir bütün olarak düşünmeyin. Fay hatları da uc uca eklenmiş kibrit çöpleri gibidir ama parça parçadır. Her bir parçaya segment denir. Deprem olduğunda genelde sadece bir segment kırılır. 17 ağustos depreminde İzmit segmenti kırılmıştır. Segmentin bir ucu Yalova da, diğer ucu Adapazarı’nda olduğu için depremde asıl sarsıntıyı Yalova-İzmit-Adapazarı yaşamıştır ve bu yüzden 17 ağustos depremi hem Gölcük hem İzmit hem de Adapazarı depremi diye anılmıştır.

İşte deprem dizileri bir fay hattını oluşturan bir segmentte başlar ve segment segment zıplayarak devam eder.

Kuzey Anadolu fayı üzerindeki deprem fırtınasına gelirsek. Bu deprem fırtınası 7 nin üzerindeki depremler için ele alınmıştır.

Aletsel dönemden başlıyoruz.

1939 yılında Kuzey Anadolu fayının en uç kısmında Erzincan depremi oldu. Depremin büyüklüğü 7.9 idi. Erzincan depremi olunca haliyle Erzincan segmentindeki enerji boşaldı. Bu enerji nereye gitti dersiniz? Bu enerjinin bir kısmı titreşime dönüşerek dünyayı titretti. Bir kısmı da fay hattı doğu-batı yönünde burulduğu için hemen batıdaki segmentte depolandı. Bu Erzincan’ın batısı için felaket demekti. Yani kısacası segment üzerindeki enerjiyi tıpkı bir bayrak yarışı gibi hemen batısındaki segmente aktardı.

Aradan 4 yıl geçmiştiki Erzincan segmentinden aktarılan enerji hemen batıdaki Niksar segmentinde ortaya çıktı. Sene 1942, Niksar 7.0 lık bir depremle yerle bir oldu.

Tabi Niksar segmenti de aynı bayrak oyununa devam etti ve elindeki enerjiyi hemen batısında bulunan Tosya-Ladik segmentine verdi. Niksar depreminin üzerinden bir yıl geçmiş, sene 1943 olmuştu. Tosya-Ladik arası 7.2 lik bir depremle sallandı. Bu segmentteki enerji de hemen batısındaki Gerede-Bolu segmentine aktarıldı.

1944 senesinde Bolu-Gerede 7.2 lik bir depremle sallandı. Enerji yine her zamanki gibi batıya kaçtı. Çünkü arap levhası güzel anadolumu batıya ittiriyordu.

Aradan 13 sene geçmişti ki Bolu-Gerede segmentinin hemen bitişiğindeki Bolu-Abant segmenti 1957 senesinde 7.1 lik bir magnitüdle kırıldı.

Takvimler 1967 senesini gösterdiğinde tıpkı bir tusunami gibi ilerleyen deprem fırtınası Apadazarı’nda ortaya çıktı. Adapazarı 7.2 lik bir depremle yıkıldı.

Yine uzun yıllar deprem olmadı. Deprem İzmit segmentini 1999 senesinde 7.4 lük bir depremle yerle bir etti. Bu kısmı zaten hepimiz biliyoruz.

Her depremden sonra açığa çıkan enerji jeofizik mühendisleri tarafından modellenerek haritası çıkarılır. Deprem olan segmentte enerji kalmaz, o segmentte bir daha kolay kolay deprem olmaz uzun yıllar. Tüm enerji segmentin ucundaki diğer segmentlere kayar.

1939 ve 1957 depremleri arası. Bakın nasılda her bir depremden sonra bütün enerji segmentin diğer ucuna birikip o bölgeleri tehlikeye atıyor.

1992 yılına ait bir modelleme sisteminde enerji son olarak İzmit’te birikmiştir.

İzmit segmenti, üzerindeki enerjiyi nere verdi dersiniz? Tabiki istanbul’da adaların altından geçen Marmara Denizi segmentine. Bildiğiniz Google Earth’te bile bariz bir şekilde, Marmara Denizi’nin altında hemen görülebiliyor bu fay hattı (Marmara Segmenti). işte o koyu kısım.

İşte sevgili dostlarım, uzmanların İstanbul’da deprem bekleme sebebi budur. Uzmanların İstanbul’da büyük bir deprem bekleme sebebi de bu deprem fırtınasının 7’nin üzerinde oluşudur.

Kaynak : eksisozluk.com

Acı biber, ağzımıza değdiğinde neden yakar?

28.01.2014



Çünkü acı biberde kapsaisin adlı bir madde vardır. Kapsaisin, ağzımızda bulunan, TRPV1 adlı bir almaç (reseptör) türünü uyaran bir bileşiktir.
TRPV1 aslında sıcağa duyarlıdır, sıcakla temas edince üzerinde bulunduğu sinir hücresini uyararak beyne bir ileti gönderir.

Biberdeki kapsaisin de işte bu almaçları uyarma kabiliyetine sahiptir. Yani aslında sıcaklık yükselmeden böyle bir şey oluyormuş hissi verir, olmayan bir tehlikeye karşı beyni uyarır. Bu yüzden acı biber yedikten sonra ağzımız yanar, sıcak basar.

Kapsaisin sudan ziyade yağda çözündüğünden, acı yemeğin ardından su içmek pek işe yaramaz, ama ayran iyi gelir, çünkü yağ içerir. Ayrandaki yağ ağzınızdaki kapsaisini temizleyerek acı hissini ortadan kaldırır, su ise soğukluğundan dolayı ancak geçici bir etki sağlar.

Biberler memelilere karşı
Burada ilginç bir durum var: Yediğimiz biber, aslında bitkinin meyvesi, ve içindeki çekirdekler de tohumlarıdır. Yani biberin hayvanları cezbederek onlara kendini yedirmesi gerekir ki içindeki tohumlar sonra dışkıyla başka yerlere atılsın ve o tohumlar yeni birer biber bitkisine dönüşsün.

O halde biber kendisini yayarak ona fayda sağlayacak hayvanları neden kapsaisin ile rahatsız ediyor?
Bu çelişkinin sebebini ABD’li araştırmacı Joshua Tewksbury’nin Arizona’daki çalışmaları sayesinde öğreniyoruz.
Tewksbury, kendisinden önce yapılan çalışmalardan görüyor ki memeli hayvanlar biberin lezzetinden rahatsız oluyor ama kuşlar olmuyor.
Bunu kendi de sınayarak hem doğada hem de laboratuvarda fare ve sıçan gibi kemirgen memelilerin acı biberlerden uzak durduğunu, kuşların ise acı ve tatlı biberler arasında bir fark gözetmediğini tespit ediyor.

Tabii akla ilk gelen soru, kapsaisinin neden memelileri hedef aldığı; Tewksbury, memelilerin sindirim sistemlerinin biber tohumlarına zarar veriyor olabileceğini, bu nedenle biber bitkisinin memelileri uzaklaştırmak için kapsaisin kullanıyor olabileceğini düşünüyor.
Bu varsayımını sınamak için fare, sıçan ve kuşlara acı olmayan biberlerden yediriyor ve hayvanların dışkılarındaki tohumları topluyor. Bu tohumları ektiğinde görüyor ki kuşların dışkısından çıkan tohumlar her zaman gelişerek biber bitkisine dönüşüyor, ama kemirgenlerinkinden çıkanlar parçalanmış ve sindirilmiş olduğundan gelişmiyor.

Yani kapsaisinin işlevi, biber için önemli bir iş gören kuşları rahatsız etmeden, tohumlarını parçalayan memeli hayvanları savmak olmalı.

Vikingler kimdir?

27.07.2013



IX. ve X. yüzyıllarda parlayan İskandinav halklarıdır. Adları «deniz savaşçıları» anlamına gelen Vikingler, aslında iki ulusa, yani Varyaglar ile Normanlar’a mensup insanlardır.


İsveçli olan Varyaglar doğuya doğru yayılmış, IX. yüzyılda Karadeniz’e, hattâ İran’a kadar uzanmışlardı. Bunların çoğu Rusya’da, Novgorod ve Kiev’de yerleştiler, barışçı ticaret erbabı olarak ipek karşılığında kürk ve köle alışverişi yaptılar. Bunların içinden prens Ryurik Hanedanı Rusya’da XVI. yüzyıla kadar hüküm sürdü.




Normanlar

Danimarkalı ve Norveç’ti olan Normanlar («kuzey adamları») batıya doğru denizleri fethe giriştiler. Usta gemici ve korkunç savaşçı olan bu insanlar İzlanda’yı, Grönland’ı ve Kanada kıyılarını ele geçirerek sömürgeleştirdiler. Pruvası ejderha başı biçiminde olan, yelkenle ve kürekle yol alan, dibi hemen hemen düz, uzun teknelerin üstünde Büyük Britanya’ya çıktılar, zengin manastırları yağmalayarak, ağır fidyeler alarak her yere korku ve dehşet saldılar. Aynı hızlı akın tekniği anakarada da uygulandı.


Sen Irmağı boyunca denizden yukarı çıkan Normanlar, biri 845’te, diğeri 885’te iki kere Paris’e saldırdılar. Luvar vadisi, Bordeaux, Toulouse, Lizbon, Sevilla, hattâ İtalya bile onların saldırısına uğradı (Robert Guiscard, XI. yüzyılda Sicilya’yı ele geçirecektir). 911 yılında başkan Rollon, sonraları Normandiya adını alan bölgeye yerleşti ve yüz yıl kadar sonra buradan kalkan Fatih William I İngiltere’nin fethine girişti.


İki yüzyıl kadar Avrupa’ya egemen olan bu Vikingler sanıldığı kadar yırtıcı insanlar mıydı? Bu putatapar savaşçı insanların saldırısından ödleri patlayan keşişlerin yazdığı hikâyelere fazla inanmamak gerekir. Sağa adı verilen kahramanlık destanları, onların savaşlardaki başarılarını anlatır; bu destanlar ve bıraktıkları bazı sanat eserleri, Vikingleri tanımak için en iyi kaynaklardır.


Özgün Bir Uygarlık


Çok çabuk Hıristiyan olmalarına rağmen Vikingler, geleneksel inançlarını korudular. Gene Savaş Tanrısı Odin’e kurbanlar sunuyor, cinleri-perileri kutluyorlardı. Çok iyi örgütlendikleri için ülkelerinde merkezî monarşiler kurdular. Arkeolojik kazılarda çeşitli eşya (koşum, kızak, araba takımları), süs parçalan (tokalar, bilezikler, gümüş madalyon ve gerdanlıklar), silâhlar (kılıçlar, kargılar, baltalar) ortaya çıkarıldı; bunların üzerindeki ejderha, kuğu, at ve yılan motiflerinin büyülerle ilişkili bir anlamı olduğu sanılır. Tahkim edilmiş Viking köylerinin sokakları odun döşeliydi; bu köylerde kumtaşından ve granitten yapılmış, üzeri yazılı ve resimli mezar taşları bulundu.


Derebeyliğin Güçlenmesi


Viking yayılmasının sonuçlarından biri Avrupa’da derebeyliğin güçlenmesi oldu. Gerçekten bu sürekli tehdit karşısında krallar, soyluları kendi topraklarında kendi silâhlarıyla savunmakta ve köylüleri, tahkim edilmiş yerlerde korumakta serbest bıraktılar. Böylece derebeyler bağımsızlığa yöneldiler ve krallık karşısında güçlerini artırdılar.


Arkeolojik Yerler


En önemli araştırmalar Oseberg’de (Norveç) ve Jelling’deki (Danimarka) bir kral mezarlığında gerçekleşti. Eski Tralleborg ve Jutland kalelerinde, Hedeby köyünde Viking yapı tekniği ortaya çıkarıldı. İsveç’te Gotland Adası’nda çok değerli kalıntılar bulundu.


kaynak : itudfkariyerkulubu.com

Blue Marlin adını duydunuz mu?

27.07.2013


Dünyanın bir ucundan diğer ucuna her biri 3 bin ton ağırlığında 22 yük gemisi taşımak istiyorsanız Blue Marlin’den iyisini bulamazsınız.


Blue Marlin, dünyadaki en sıra dışı deniz taşıtlarından biri. 75 bin tona kadar yük taşıyabilen gemi; oyuncak, televizyon ya da kahve yerine başka gemiler ve petrol sondaj platformları taşıyor.


Örneğin, ABD Donanması’na ait USS Cole destroyeri, 2000 yılında Yemen’in Aden limanında saldırıya uğradığında ABD’ye Blue Marlin’le getirilmişti.


Avustralya Donanması da İspanya’dan aldığı uçak gemisini Blue Marlin’le taşıdı.


GÜVERTESİ İKİ FUTBOL SAHASI BÜYÜKLÜĞÜNDE
Blue Marlin’in uzunluğu 217, derinliği ise 42 metre. Geminin güvertesi iki futbol sahası büyüklüğünde. 13 deniz mili hıza ulaşabilen gemi 17 bin beygir gücüne sahip dizel motorlarla hareket ettiriliyor. Blue Marlin’de 24 kişi çalışıyor.

Gemiyi yürütmek ise yüzen bir iş merkezini yürütmek gibi.


SUYA BATIYOR
Blue Marlin’e bu gemileri yükleyebilecek kadar büyük vinç bulmak neredeyse imkansız. Dolayısıyla gemi tasarlanırken çok akılcı bir uygulama yapılmış.



Blue Marlin’in güvertesi suya batabiliyor. Hatta tanklarının tamamı suyla dolduğunda, güvertesi su yüzeyinin 13 metre altına kadar inebiliyor.

Gemiler ve sondaj platformları yüzdürülerek geminin hizasına getiriliyor. Tanklar boşaltılarak güvertenin seviyesi yükseltiliyor.










BP’NİN PLATFORMUNU TAŞIDI
Blue Marlin’in bugüne kadar taşıdığı en büyük kargo, BP’ye ait petrol sondaj platformu Thunder Horse oldu.

60 bin ton ağırlığındaki platform, Kore’den Meksika Körfezi’ne 16 bin mil taşındı. Dünyanın en büyük offshore petrol arama düzeneği olan platformun değerinin 1 milyar dolar olduğu belirtiliyor.

 
kaynak : itudfkariyerkulubu.com

3 Boyutlu Yazıcı nedir?

11.05.2013



Bilgisayara bağlı bir yazıcının objeleri yazdırabildiği bir gelecek düşünün. Yeni sanayi devrimi bu olabilir mi?

3 boyutlu yazıcılar ve 3 boyutlu baskının tarihi 1970′lere kadar uzanıyor. Üreticilerin tasarım aşamasında protitip üretmek için kullandığı ve çok pahalı oldukları için fazla rağbet görmeyen bu teknoloji günümüzde ev kullanıcılarının dahi kullanabileceği fiyatlara indi. Hal böyle olunca da teknolojiye olan ilgi de bir anda arttı.

Özetle üç boyutlu tasarımı olan tüm objelerin vücut bulmasını sağlayan bu yazıcılar şu anda mücevher, ayakkabı, endüstriyel tasarım, mimarlık, otomotiv, uzay bilim, medikal ekipmanlar, eğitim, sivil savunma gibi bir çok alanda kullanılabiliyor.

Her cihaz farklı farklı materyaller ile çalışabiliyor. En çok kullanılanlar dayanıklı plastik ve polikarbon. Bunların dışında cam, kauçuk ve titanyum ve bunun gibi değer katan malzemeler de kullanılabiliyor. Başlangıç seviyesi cihazlar yukarıdan aşağıya doğru üretim yapıyorlar.


3 boyutlu baskıya “additive manufacturing” (ilave üretim/imalat denebilir sanıyorum) da deniyor. Böyle denmesinin sebebi üretim esnasında malzeme kaybı yaşanmaması. Örneğin bir heykeltraşı düşünün. Çalışmayı büyük bir blok malzemeyle başlayacak ve onu işleyerek (artık kısmılar oluşturarak) ürüne ulaşmaya çalışır. Bu sürece “subtractive process” denir. Additive diye tabir edilen üretim şeklinde ise bunun tam tersi olarak 3 boyutlu yazıcı hammadenin hiç bir bölümünü harcamaz. Üretim aşamasında ürünün neresine ne kadar hammadde gerekiyorsa onu kullanır. Bu avantajı sayesinde eskiden daha çok protitip üretmek için kullanılan bu teknoloji, günümüzde üreticiler tarafından son kullanıcı ürünlerini de üretmek için kullanır hale geldi.

3 boyutlu yazıcıların kişisel olanları ise daha çok her türlü model oluşturmak isteyenler için kullanışlı ürünler haline gelmeye başladı. Yurtdışında 2000$’a kadar olan ücretlerle satılan bu yazıcılar oldukça ilgi görüyor. Türkiye’de henüz çok niş bir konu gibi görünse de yakın zamanda bu teknolojiyle ilgilenenlerin sayısının hızlı bir şekilde artacağına kuşku yok.

Bu yazıcıları kullanmak için yazdırmak (bu tanım da yakın zaman da değişebilir) veya baskısını yapmak istediğiniz ürünün üç boyutlu bir modellemesi olması gerekiyor. Bunun için AutoCAD, Solidworks veya Google’ın ücretsiz uygulaması Sketchup kullanılabiliyor. Eğer üç boyutlu tasarım nasıl yapılıyor bilmiyorsanız yine de bu ürünleri kullanabilmeniz için içerisinde ücretsiz olarak indirebileceğiniz çok sayıda üç boyutlu model barındıran internet siteleri mevcut. (Thingiverse, 3D Parts Database vb.). Bunun dışında, 3 boyutlu yazıcıya sahip olan kişiler istedikleri gibi kendi tasarımlarını basabilsinler diye Nokia firması Lumia 820 model telefonun arka kapağının üç boyutlu modelini kullanıcılarla paylaştı. Bu ve bunun gibi yeni 3 boyutlu model paylaşım haberlerini diğer markalardan da duyacağımızı şimdiden söyleyebiliriz. Hem de bu paylaşımlar sadece telefon markalarıyla sınırlı kalmayacaktır.



Peki bu yazıcılarla neler yazılabilir?
Cevabı çok basit. Herhangi bir limit yok! Bulaşık makinenizin bozulan bir parçasını, sanatsal bir çalışmanızı, çocuğunuzun seveceği bir oyuncağı ve burada bizim aklımıza gelmeyen orjinal her türlü fikrinizi bu cihazlarla basabilirsiniz.

Dünyanın herhangi bir yerinde ihtiyaç duyulan bir parçayı bu yazıcılar ile üretebilmek hiç kuşkusuz oyunun kurallarını değiştirecek. Teknolojinin endüsriyel hayata ve kişisel hayatlarımıza etkisiyle ilgili öngörüler olsa da bu etkinin boyutları henüz tam olarak kestirilemiyor. Sağlık alanında istenilen noktaya gelinirse insan dokusu ve hatta daha da ileri gidersek kemik ve organ üretmek mümkün olabilecek. Bunu yaratacağı etki ve insan hayatına yapacağı katkı tartışılmaz.

Aynı şekilde inşaat ve mimarlık sektörleri de bu teknoloji sayesinde değişecek. Bu cihazlar sayesinde karmaşık mimari tasarımlar, eskiden olduğu gibi uzun sürelerde üretilen el yapımı modellemeler yerine hızlı ve ucuz bir şekilde geliştirilebilecek. Daha da ileri gidersek bir binanın tamamını 3 boyutlu yazıcılar ile kopyaladığınızı düşünün. Ne kadar da etkileyici değil mi?

Bununla da bitmiyor. Bir çok sanat dalının da kuralları değişiyor. Ünlü bir heykeltraşın bir eserinin evinizde de olmasını istemez misiniz? Şimdiden Rodin’in heykelinin bir kopyasının yapılıp bozuk olan yerlerinin tamir edildiğini biliyor musunuz? Veya arkeologların buldukları ve zarar vermekten imtina ettikleri antik bir parçanın modelleme sayesinde bu yazıcılardan bir kopyasının üretilmesinin, O’nlara ne kadar büyük kolaylık sağlayacağını bir düşünsenize.

Hepsi kulağa inanılmaz geliyor değil mi? 3 boyutlu yazıcı teknolojisi, dijital çağın benliğimize bu kadar işlediği ve soyut ürünlerin somut olanların yerini aldığı bir dönemde, insanoğlunun fiziksel ve psikolojik ihtiyaçları doğrultusunda, bir ayağının somut dünyadan kopmaması gerektiğini hatırlatıyor. 3 boyutlu baskının plastik ve metal olan tüm objeleri üretmede, sağlık ve sanat alanında ve hatta uzay bilimi alanında parlak bir geleceği olduğu yadsınamaz bir gerçek.

Yeni sanayi devrimi bu dersek sizce abarmış olur muyuz?

kaynak;
normalisgood.net

Konsolosluk ve Büyükelçilik arasındaki fark nedir?

06.02.2013



Konsolosluk;
Yabancı memleketlerde, ülkesinin ticari menfaatlarını koruyan ve diplomatik olmayan çeşitli resmi vazifeleri ifa eden resmi dairelere verilen isim. Bazı durumlarda konsolosluk memurları ve konsoloslar temsil ettikleri devletin vatandaşı olmayabilir. Konsolosluk idarecilerinin ünvanları ülkeden ülkeye değişir.
Milletlerarası hukukta bir devletin, diğer devletlerde konsolosluk açma mecburiyeti yoktur. Konsolosluk yetkilileri, vazifeli gittikleri devletin müsadesi olmadan o memlekette faaliyette bulunamazlar. Bu müsade konsolosluğun bulunduğu ülke tarafından yazılı bir belgehalinde verilir ve herhangi bir zamanda herhangi bir sebeble iptal edilebilir.
Konsolosluk görevlileri, diplomatik temsilci değildirler. Diplomatik görev verilenler ve gittiği devlet tarafından bu sıfatla kabul edilenler haricindeki konsolosluk görevlileri, diplomatik imtiyazlar ve muafiyetlere sahip değildirler. Fakat resmi görevlerini ifa ederken birçok bürokratik formalitelerde ve hatta adli kovuşturmalarda konsolosluk görevlilerine bazı imtiyazlar tanınmaktadır. Konsolosluk binaları ve arşivlerinin dokunulmazlığı vardır .Konsolosluk ilişkileri ve ayrıcalıkları 1963 tarihli “Konsolosluk İlişkilerde Viyana Konvansiyonu” ile belirlenmiştir.
Konsoloslukların vazifeleri, antlaşmalar ve nizamnamelerle tespit edilmiştir. Genellikle, ticari ve sınai sahada ülkesinin menfaatlerini gözetmek, vatandaşların haklarının korunması, seyrüsefer kontrolü, noterlik gibi vazifeleri vardır.

Büyükelçilik;
Büyükelçi; vatandaşı olduğu devleti başka bir ülkede temsile yetkili en üst düzey devlet görevlisidir. Büyükelçi, görev yaptığı ülkede vatandaşı olduğu ülkenin devlet başkanını temsil eder. Ataması da zaten Devlet Başkanı tarafından yapılır. Başlıca görevi olan kendi ülkesini atandığı ülkede temsil etmenin yanı sıra bulunduğu ülke ile ilgili başta siyasi olmak üzere çeşitli alanlarda raporlar hazırlayıp kendi dışişleri bakanlığına gönderir.
Büyükelçiliğin diplomatik ilişkileri, ayrıcalıkları ve dokunulmazlıkları 1961 tarihli “Diplomatik İlişkilerde Viyana Konvansiyonu” ile belirlenmiştir.

Suyun içinde duyduğumuz sesin hangi yönden geldiğini neden anlayamayız?

02.12.2012



Sualtı sanılanın aksine sesiz bir dünya değil. Su üzerinde duyulamayan birçok ses sualtında duyulabilir. İnsanlar sesin yönünü, ses dalgalarının iki kulak arasında ardışması sonucu belirleyebilirler. Yani, ses dalgasının kulak zarlarına farklı şiddette ve zamanda vurmasıyla yön belirleyebilirler. Ses dalgası, bir kulaktan diğerine ulaşıncaya kadar geçen süre beyin tarafından algılanır. İki kulak arasındaki mesafe, havadaki sesin yönünü belirlemek için yeterliyken, sualtında yeterli değildir. Su havadan çok daha yoğun olduğundan, sesi çok daha iyi iletir. Sesin hızıysa yayılma ortamına bağlı. Örneğin 0°C havada ses 331 m/s hızda yayılır. Her 1°C’lik sıcaklık artışında ses hızı 0.6 m/s artar. 15°C sıcaklıktaki bir suda ses hızı 1410 m/s’dir. Aynı sıcaklıktaki deniz suyunda bu hız 1550 m/s’dir. Tüm bunların sonucunda sesin hızının suda havaya oranla 4 kat daha hızlı yayıldığı söylenebilir. Bu hızlı yayılım dalgıçların çok küçük frekanslı sesleri bile çok uzaklardan duyabilmelerini sağlar. Ancak, çok hızlı ses dalgası sualtındayken, beyin tarafından aynı anda ve şiddette hissedildiğinden, ses her yönden geliyormuş gibi algılanır.

Evimizde toz zannettiğimiz mite (akar)’ lar bizim için ne kadar zararlıdır?

02.12.2012



Akarlar, günlük bir gazete yazısındaki noktanın neredeyse yarısı kadar büyüklükte, gözleri olmayan, yaklaşık 3-4 ay yaşayan ve dökülmüş insan derisi öncelikli olmak üzere polen, bitki lifleri ve ölmüş akarlardan geriye kalanlarla beslenen canlılardır. Aslında doğada gerekli bir temizleyici olan akarlar ne yazık ki biz insanlarla aynı yerde yaşadıklarında sağlık sorunlarına yol açabiliyorlar.

Akarlar aldıkları besinleri günde yaklaşık 20 tane gübre topu haline çevirip çevreye bırakırlar. Bu gübre topları özel bir filmle kaplıdır ve içinde güçlü enzimler tarafından sindirilen besinler bulunur. Akar kendi gübre toplarıyla beslenir. Bizler için sorun bu gübre toplarının evimizde hava yoluyla dağılması ve bizler tarafından solunmasıyla başlıyor. Özellikle genetik olarak alerjinin görüldüğü ailelerde bu alerjenlere karşı duyarlılık söz konusu. Alerjik astım, saman nezlesi ve bazı egzema tipleri bu duyarlılık sonucunda ortaya çıkabiliyor. Gübre topları içindeki enzimler, duyarlı bir insanda akciğerlerde, gözde, burunda ve deride, koruyucu mukus tabaka hücrelerinin yıkımına yol açabiliyor. Fakat diğer alerjik durumlarda olduğu gibi, herkesin akarlara alerjik olmadığını hatırlatalım. Bu durum kişinin genetik yapısına ve akar alerjenlerine ne kadar maruz kaldığına bağlı. Günümüzde edindiğimiz yaşam koşulları bizim için olduğu kadar akarlar için de konforlu yaşam alanları sağlamaya başladı. Bu yüzden evlerimizdeki akar sayısı oldukça arttı. Yapmamız gereken akarlardan elimizden geldiğince korunmak ve çoğalmalarını önlemeye çalışmak.

Bunun için size bazı ipuçları:
·Evinizdeki nem oranını düşürün. Akarlar nemli ortamları severler ve %64’ün altındaki nemlilikte yaşayamazlar.
·Hemen hemen her gün yatağınızı, yastıkları ve yorganları havalandırın.
·Nevresimlerinizi 60°C’de yıkamanız, akarları yok etmek için yeterli bir sıcaklık olacaktır.
·Duş veya banyodan sonra, ya da yemek yaparken evinizin iyice havalanmasını ve nemin artmamasını sağlamak için pencereleri açın.
·Yüksek vakum gücü olan elektrikli süpürgeler iyi filtrasyon yaparlar. Fakat bu tip bir makinanız yoksa süpürgenin poşetini her defasında değiştirmeniz gerekecektir. Ayrıca temizlik sırasında pencerelerin açık olması havalanan alerjenlerin hava akımıyla dışarı atılmasını sağlayacaktır.
·Mevsim el verdiğince evinizdeki halı ve kilimleri de güneşe sermeniz ve havalandırmanız çok faydalı olacaktır çünkü yapısının %80’i su olan akarlar güneşten nefret ederler.
·Oyuncak ayı gibi yumuşak oyuncaklar da akarların sevdiği yerlerdir. Bu yüzden bu tip eşyaları ara sıra bir gece buzdolabında bekletip akarlardan kurtulabilirsiniz. Yine de oyuncakları yıkamanız gerekecektir.