Arama:

Etiket Bulutu







‘Genel’ Konusu


Blue Marlin adını duydunuz mu?

27.07.2013


Dünyanın bir ucundan diğer ucuna her biri 3 bin ton ağırlığında 22 yük gemisi taşımak istiyorsanız Blue Marlin’den iyisini bulamazsınız.


Blue Marlin, dünyadaki en sıra dışı deniz taşıtlarından biri. 75 bin tona kadar yük taşıyabilen gemi; oyuncak, televizyon ya da kahve yerine başka gemiler ve petrol sondaj platformları taşıyor.


Örneğin, ABD Donanması’na ait USS Cole destroyeri, 2000 yılında Yemen’in Aden limanında saldırıya uğradığında ABD’ye Blue Marlin’le getirilmişti.


Avustralya Donanması da İspanya’dan aldığı uçak gemisini Blue Marlin’le taşıdı.


GÜVERTESİ İKİ FUTBOL SAHASI BÜYÜKLÜĞÜNDE
Blue Marlin’in uzunluğu 217, derinliği ise 42 metre. Geminin güvertesi iki futbol sahası büyüklüğünde. 13 deniz mili hıza ulaşabilen gemi 17 bin beygir gücüne sahip dizel motorlarla hareket ettiriliyor. Blue Marlin’de 24 kişi çalışıyor.

Gemiyi yürütmek ise yüzen bir iş merkezini yürütmek gibi.


SUYA BATIYOR
Blue Marlin’e bu gemileri yükleyebilecek kadar büyük vinç bulmak neredeyse imkansız. Dolayısıyla gemi tasarlanırken çok akılcı bir uygulama yapılmış.



Blue Marlin’in güvertesi suya batabiliyor. Hatta tanklarının tamamı suyla dolduğunda, güvertesi su yüzeyinin 13 metre altına kadar inebiliyor.

Gemiler ve sondaj platformları yüzdürülerek geminin hizasına getiriliyor. Tanklar boşaltılarak güvertenin seviyesi yükseltiliyor.










BP’NİN PLATFORMUNU TAŞIDI
Blue Marlin’in bugüne kadar taşıdığı en büyük kargo, BP’ye ait petrol sondaj platformu Thunder Horse oldu.

60 bin ton ağırlığındaki platform, Kore’den Meksika Körfezi’ne 16 bin mil taşındı. Dünyanın en büyük offshore petrol arama düzeneği olan platformun değerinin 1 milyar dolar olduğu belirtiliyor.

 
kaynak : itudfkariyerkulubu.com

Kartallar ve İnsanlar

04.05.2013



Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır.

Kartalın yaşı 40′a vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır.

Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:
– Ya ölümü seçecektir,
– Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.

Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir.

Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.

Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız.

Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından tam olarak yararlanabiliriz.

National Geographic – ‘’ Kartallar ve İnsanlar ‘’

Maymun Tuzağı

20.05.2012

maymun

Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır.
Bir hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.

Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.

Maymun yiyeceğin kokusunu alır ve iyice kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkartması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkamaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında maymunu tutsak eden bir şey yoktur. Onu sadece kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir.
Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Pele’nin adı nereden geliyor?

19.02.2012

pele

1940’ta, Brezilya’nın hayli fakir eyaleti, Minas Gerais’in Tres Coracoes kasabasında dünyaya geldi. Elektriği, suyu, kanalizasyonu olmayan, sıfatı kasaba, kendisi adeta taş devrini yaşayan, zavallı bir yer… O doğdu, kasabaya elektrik geldi. Gariban gecekondularında cılız ışıklar saçan ampuller yanmaya başladı. Babası, bunu bir “müjde” gibi kabul etti, oğluna, ampulü icat eden Edison’un adını verdi. Edson Arantes do Nascimento… Ohio’da doğan Amerikalı zengin mucit, Brezilya’da doğan bu çelimsiz bebeğin adaşı olmuştu… Minik Edson, babasının izinden gitmek istiyordu. Babası futbolcuydu. Hatta, bir maçta 5 kafa golü birden atarak, Brezilya futbol tarihine geçmişti. Ama, o yıllarda futboldan şimdiki gibi servet kazanılmadığı için, bu büyük yeteneğin ailesi sürünüyordu… Neyse, Edson da başladı mahalle aralarında top koşturmaya… Allah vergisi yeteneğiyle, önüne gelenin belini kırıyordu. Bir gün, rakip çocuklardan biri, sinirlendirip, oyununu bozmak için “Pele” dedi ona… Edson sinirlendi hakikaten, “Ben Pele değilim, Edson’um” diye bağırdı. Zayıf noktayı gören öbür çocuklar da, “Pele’sin işte, Pele’sin” diye üsteledi, kavga çıktı. Edson, ağlaya ağlaya evine gitti, “Neden alay etmek için bana Pele diyorlar” diye sordu. Babası bilmiyordu. “Boşver” dedi, “üzerinde durma, unutulur…” Unutulmadı. Çocuklar acımasızdır o yaşlarda… Okulda, mahallede, her gören “Pele, Pele” diye sesleniyordu Edson’a… Kızlar bile. Edson deliriyordu bu duruma… Nefret ediyordu bu lakaptan. Ama kurtulamadı. Yapıştı üstüne… Pele aşağı, Pele yukarı, Edson mecburen oldu, Pele… İleriki yıllarda “dünyanın en çok kazanan futbolcusu” olan bu çocuk, ilk kontratını, ayda 10 dolar maaşla imzaladı. Ayda 10 dolar… Sonrasını biliyorsunuz… 1282 gol attı, 1959’da bir sezonda 129 gol attı, 6 maçta 5’er gol, 30 maçta 4’er gol, 92 maçta 3’er gol attı. 3 Dünya Kupası kazanan ilk insan oldu. Hiçbir olimpiyata katılmamasına rağmen, Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından “yüzyılın atleti” ilan edildi. Efsane oldu… Ama hálá bu “Pele” lakabından nefret ediyordu. Röportajlarda sordular, “anlamını bilmiyorum” dedi. Koskoca Brezilya’da, Pele’nin anlamını bilen yoktu. Portekizce’de böyle bir kelime yoktu… Dünya basını seferber oldu. Aradılar taradılar, Karayip Adaları’nda böyle bir yanardağ olduğunu tespit ettiler. Ama o da “Pelee”ydi. Yani, iki e’li… Üstelik, Pelee, yerel inanışa göre, “yanardağ tanrıçası”ydı. Yani, kadın! Olmaz ki… Netice alınamayınca, bu sefer bilim adamları devreye girdi. Arandı, tarandı… Yunan mitolojisinde izine rastlandı. Dediler ki, “Akhilleus’un babası Peleus’tu, olsa olsa, odur!” İyi de, Pele nerede, Peleus nerede… Yazılışı, söylenişi bile farklı… Üstelik, Pele’ye bu adı takan Brezilyalı gariban mahalle arkadaşı nereden bilsin Peleus’u birader? Mecburen işin ucu bırakıldı.

*

Anlamı dünyada bilinmeyen Pele, dünyanın en ünlü ismi olarak kaldı!

*

Bugün bile soruyorlar Pele’ye, “Ne düşünüyorsunuz” diye… “Ben Edson’um, Pele’den nefret ediyorum ama bunu dünyaya anlatamadım” diyor.

Kaynak : hurarsiv.hurriyet.com.tr

Hafıza

27.04.2011

hafiza

Anılarımız, beynimizin arşivinde sonsuza kadar kalıyor ya da gidiyor.

Kaliforniya’da yaşayan, 41 yaşındaki yönetici asistanı bir kadın -tıp literatüründe kısaca “A.J.” olarak anılıyor- 11 yaşından beri yaşadığı hemen her gününü hatırlıyor. “E.P.” olarak adlandırılan, 85 yaşındaki emekli laboratuvar teknisyeni ise yalnızca en son ne düşünmüşse onu hatırlıyor. Bu kadın belki de dünyanın en güçlü belleğine sahip, erkekse en zayıf belleğe…
A.J., “Belleğimdekiler adeta bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor -hiç durmadan ve kontrolsüzce…” diyor.
3 Ağustos 1986’da, saat 12.34’te, aşık olduğu genç adamın ona telefon ettiğini hatırlıyor. 12 Aralık 1988’de Murphy Brown televizyon dizisinde neler olduğunu hatırlıyor.
Beverly Hills Oteli’nde babasıyla 28 Mart 1992’de öğle yemeği yediğini hatırlıyor. Dünyada yaşanan olayları, markete gittiği zamanları, hava durumunu ve duygularını hatırlıyor. Neredeyse yaşadığı her şey günü gününe aklında. Ona “hatırlamıyorum” dedirtmek hiç de kolay değil.
Geçtiğimiz yıllarda olağanüstü iyi belleklere sahip bir avuç insanla karşılaşıldı. Bunlar arasında yer alan -56 yaşında- Yağmur Adam filmine de esin kaynağı olan Kim Peek’in yaklaşık 12.000 kitabı ezberlediği söyleniyor (bir sayfayı 8-10 saniyede okuyor).
Rus nöropsikolog Alexander Luria’nın üzerinde 30 yıl boyunca araştırma yaptığı Rus gazeteci “S”, inanılmaz sayıda sözcük ve sayı dizisini, anlamsız hece dizilerini ilk duyduğu günden yıllarca sonra bile hatırlayabiliyor.
Ama A.J.’nin eşi benzeri yok. Onun sıradışı belleği gerçekleri ve sayıları değil, kendi yaşamıyla ilgili şeyleri hatırlamak konusunda güçlü. Aslında, yaşamıyla ilgili ayrıntıları hatırlama yeteneği öylesine güçlü ve bunun temeli o kadar az biliniyor ki, Kaliforniya Üniversitesi’nde (Irvine, ABD) yedi yıldır A.J. üzerinde araştırma yapan sinirbilimci James McGaugh, Elizabeth Parker ve Larry Cahill, onun durumunu tanımlayabilmek için yeni bir tıbbi terim kullanmak zorunda kaldılar: Hipertimestik sendrom…
Alışılmışın dışında uzun kulakları olan, kır saçları ortadan ayrılmış E.P., 1,80 boyunda. Cana yakın, dost canlısı ve babacan görünüyor. Sık sık gülüyor.
İlk bakışta şefkatli bir büyükbaba gibi. Ancak 15 yıl önce herpes simpleks virüsü beyin dokusuna yayılarak hasar vermiş, elma kurdu gibi beynini oymuş. Virüs, sürecini tamamladığında, beynin medyal temporal loblarında ceviz büyüklüğünde iki bölüm yok olmuş; onlarla birlikte E.P.’nin belleğinin büyük bir bölümünü de alıp götürmüş.
Virüs, hedefi inanılmaz bir isabetle vurmuş. Beyinde medyal temporal loblar -beynin her iki yarısında da birer tane vardır- hipokampus denilen kıvrımlı yapı ve çevresindeki birkaç alan ile birlikte, algılarımızı uzun süreli belleğe dönüştürmek gibi büyüleyici bir işi gerçekleştirir.
Anılar aslında hipokampusta değil, beynin başka bir bölümünde, kıvrımlı dış katmanlarında, neokortekste depolanır; ancak hipokampal bölge anıların beyinde kalıcı olmasını sağlayan bölümlerdir.
E.P.’nin hipokampusu hasar görmüş. Hipokampussuz bir beyin, içinde kasedi olmayan bir video kameraya benzetilebilir: Görebilir ama kayıt yapamaz. E.P.’de iki tür amnezi var; yeni anıları oluşturamamasına neden olan anterograd amnezi ve eski anıları -en azından 1960’dan beri olanları- hatırlayamamasına neden olan retrograd amnezi.
Çocukluğu, İkinci Dünya Savaşı, denizci olduğu yılların anıları daha dün gibi canlı.
Ama sorduğunuzda benzinin litresinin ABD’de 25 cent olduğunu söylüyor ve ona göre Ay’a henüz ayak basılmadı.
A.J. ve E.P. insanların sahip olduğu bellek yelpazesinin iki ayrı kutbunu oluşturuyor. Bu iki örnek, anılarımızın kimliğimizi hangi ölçüde belirlediğini, her türlü beyin röntgeninden çok daha iyi anlatıyor.
Bu iki uç nokta bir yana bırakıldığında, geriye kalanlarımız bir ucunu her şeyi hatırlamanın, diğer ucunu da hiçbir şeyi hatırlamamanın oluşturduğu tayfın içinde bir noktada yer alıyor olsak da, hepimizin A.J.’nin keskin belleğinin gücüne eriştiğimizi hissettiğimiz ya da E.P.’nin kötü yazgısını paylaştığımız anlar olmuştur.
Omurgamızın üzerinde dengede duran, yaklaşık 1,3 kiloluk buruşuk bir et parçası, çocukluğumuzda yaşadığımız önemsiz deneyimleri yaşam boyunca saklayabiliyor.
Ama bizim için önemli bir telefon numarasını bile iki dakikadan fazla saklayamıyor. Bellek işte böyle tuhaf bir şey.

kaynak : nationalgeographic.com.tr

Türkiye’deki balık çeşitleri nelerdir?

07.10.2010

derealabaligi

ALABALIK
Soğuk, durgun sularda bulunan turuncu etli, lezzetli bir balıktır. Balık çiftliklerinde sofra balığı olarak üretilmektedir.Yaşadığı yere göre, göl alası, deniz alası, dağ alası gibi cinsleri vardır. Tavası yapılır.

akya

AKYA
Kuzu, çıplak, leka ve iskender balığı olarak da anılır. Genelde 50-100 santimetre en çok 180 santimetre ve 60 kilogram ağırlıkta olabilir. Yumuşakçalar, kabuklular ve küçük balıklarla beslenerek, dipte kıyılara yakın küçük sürüler halinde dolaşır. Canavar balıklardandır, çevresindeki balıkları yok edercesine yer. Şişi ve tavası yapılır.

aynalisazan

AYNALI SAZAN
Tatlısu balıkçılığının ilk serüvenleri genellikle sazan avı ile başlar. Hemen hemen her tatlısu balık avcısının SAZAN ile ilgili bir anısı mutlaka vardır. Yurdumuzda her türlü iklim koşulunda yaşayan pek çok çeşidi vardır. En makbul kabul edilen cinsi Aynalı sazan dır. Doğal takvime göre Arpa hasatından sonra oltaya vurmaya başlar ve bağbozumuna kadar bereketli av verir. Özellikle iri boylarının yakalanması için gece avı tercih edilmektedir .

barbunya

BARBUNYA
Sıcak ve ılık denizlerin kumlu, çamurlu sahillerinde 300 metreye varan derinliklerinde sürüler halinde yaşar. Ortalama 12-15 santimetreden en çok 40 santimetreye kadar büyür. Suyun ısı şartlarına göre derinlerden sahile, mevsimsel göçler yapar. 10 yıl yaşayabilir. Nisan-haziran arası 15-100,000 yumurta döker. Etinin lezzeti ve bol avanılmasıyla ekonomik değeri yüksektir.

cipara

ÇİPURA (ÇUPRA)
Uzunluğu 10-12, en fazla 16-18 cm kadardır. Bulundukları suların sıcaklıklarına göre Nisan ile Eylül ayları arasında ürerler. Lezzetli beyaz eti nedeniyle ekonomik değeri yüksek bir balıktır

dil_baligi

 

DİL BALIĞI
Dil balığı, küçük, orta boylu, ince pullu, yassı, gözleri sağda, sol yanı renksiz ve gözsüz, sırt yüzgeçleri gözlerinin önüne kadar uzanan, iri kemikli bir balıktır. Büyük cinsleri 60 santimetre boyunda olabilir. Dibi kumlu sığ denizlerde yaşar. Bulunduğu yerin rengini alır. Beyaz, lezzetli eti vardır. 250-400 gram ağırlığında olanlar tercih edilirler. Siyah derisi yüzüldükten sonra tavaya elverişlidir. En lezzetli zamanları Kasım ve Mart arasındadır.

gumus

GÜMÜŞ BALIĞI
Kıyılarda yaşayan, siyah etli olmasına rağmen, az yağlı, pullu bir balık türüdür. Hamsi boyundadır. Adını gümüş renginden alır. Boyu 12-15 cm. dir. Dayanıksız olmasına karşın, lezzetli bir eti vardır.
En çok Marmara’da bulunur. Boğaz ve Karadeniz’de de yaşar.
Taze yenmesi ve hemen tüketilmesi gereken bir balık türüdür. Türün neslini sürdürebilmesi için 9 cm altında olanlar satın alınmamalıdır.
İlkbahar’da özellikle Mart-Nisan aylarında bol ve lezzetli olur.
Hiç ayıklamadan unlanıp, kızartılır. Pişirince pulları derisinden kolayca ayrılır.
Sadece ve sadece kızartması yapılır.


Yazının devamı için »

Çiçek Pasajı’nın azimli hikayesi…

08.09.2010

cicek6

“Cite de Pera” veya bizim “Çiçek Pasajı” aslen geç Osmanlı Perası’nın en dinamik ve prestijli yapılarından birine, Naum Tiyatrosu’na ev sahipliği yapmış arazide konumlanır. Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamit’in sıklıkla ziyaret ettiği, Osmanlı Devleti’nin yükselen Batılı medeniyetleri ile kültürel alanda sürdürmeye gayret ettiği savaşın en parıltılı sekanslarının yaşandığı bir yerdir Naum Tiyatrosu. Guiseppe Verdi’nin Il Travatore’sinin Paris’ten bile önce piyes edildiği bu tiyatro binası, sahnelediği İtalyan operaları ve oyunları ile çekiciliğini kaybetmiş gibi gözüken bir Osmanlı sosyal alanını yeniden canlandırma projesi gibidir. İstiklal Caddesi ile Tiyatro Sokağı kesişimini de boşaltan 1870 Büyük Pera Yangını ile büyük ölçüde değişen kentsel silüette, bu araziye kondurulacak yeni yapı da aynı iddiayı taşır: Osmanlı’nın en iyisi, Paris’in bile sahip olmaktan gurur duyacağı bir anıtı olmalıdır.

Dönemin banka hesabı kadar kabarık şöhretli bankeri Hristaki Zografos’un el attığı bu proje, “Cite de Pera” ile sonuçlanır. Rum mimar Cleanthy Zanno’nun gerçekleştirdiği pasaj ve konut kompleksi, gerçekten de Milano’nun Galleria’sı ile plan ve kurgu anlamında ciddi benzerlikler taşımaktadır. Padişaha bile borç verdiği dedikoduları Konstantinopeli üst sınıfının diline pelesenk olmuş Hristaki Efendi, 24 dükkan ve 18 lüks daireden oluşan bu yapıya “Cite de Pera” adını verir. Dükkanları kapsayan pasaj da “Hristaki Pasajı” olarak nam salacaktır.

1876’da hizmete açılan Hristaki Pasajı içinde barındırdığı çok sayıda şık dükkan ile Pera hayatının uğrak noktalarından biri haline gelmiştir bile. Maison Perret ve Vallaury’nin pastanesi, Nakumara’nın Japon mağazası, Dulas’ın Natürel çiçekçisi, Schumacher’in hamur işleriyle ünlü fırını, Keserciyan’ın terzihanesi, Acemyan’ın tütüncü dükkanı, Papadapulos’un mücellithanesi, Hristo’nun kafesi ve Sideris’in kürk dükkanı tarafından kuşatılan Hristaki Pasajı, Beyoğlu hayatında olduğu kadar Osmanlı üst sınıfının da sosyal yaşamında nam salarlar. Hatta Cite de Pera’nın ilk meyhanesi de bu dönemde açılır: Yorgo’nun meyhanesi Hristaki Pasajı’ndan Çiçek Pasajı’na evrilecek bu mekanın ilk habercilerindendir sanki.
cicek2

Pasajın kaderi 1908 yılında, Osmanlı Devleti’nin büyük ölçekli ekonomik ve sosyal çalkantılarla devindiği, Tanzimat’tan, Dar”ül Musiki Osmani”den ve İttihat ve Terakki’den bahsedilen bir dönemde değişir. Kırk yıllık Hristaki Pasajı, bina mülkiyetinin Sadrazam Sait Paşa’ya geçmesi ile birlikte bir gecede “Sait Paşa Geçidi” oluverir.
Nitekim 1905 Devrimi’nden başlayarak dünyayı Rusya merkezli olarak etkisi altına almış olan sosyal hareket ve değişim rüzgarları, Sait Paşa Geçidi’ne de uğramadan etmez. 1917’de, son demlerine gelinmiş Birinci Dünya Savaşı’ndan yorgun bir Osmanlı başkenti, bir yandan bu rüzgarlara kendini bırakır. Uyumaz toplumsallıklar ise kendilerini suya bırakmazlar; Sait Paşa Geçidi kendisini geleceğine hazırlayan bir değişime sahne olmaktadır. Ekim Devrimi’nin ardından Rusya’daki yeni yönetimden kaçan baronesler, düşesler, kendi adlarını vermeseler de bir yüzyıl boyunca sürecek yeni bir isim geleneğinin ilk tohumlarını atarlar pasajda: Bu üst sınıfa mensup kadınlar, hayatlarını sürdürmek için sığındıkları başkentte çiçek satarlar ve yeni mekanları “Çiçek Pasajı” olarak anılmaya başlanır.
cicek5

1940’lara kadar çiçek mezat yeri olarak kullanılan Çiçek Pasajı’nda açılan ilk birahaneler, mekanın yeni silüetinde belirleyici olurlar. Örneğin 1944’te açılan Nektar Birahanesi, Cumhuriyet dönemi Beyoğlu’nun en hareketli ve yoğun buluşma noktalarından biri haline geliverir. Bu hali hazırda karlı fikir, 1950’lerde bir gelenek misali pasaja konuşlanmış çiçekçilerin çevre sokaklara kaymaya başlamaları ile giderek daha çok noktada hayat bulur. Peşi sıra açılan birahane ve meyhaneler, pasajın yadigar ismini koruyarak bugün tanınan kimliğine bürünmesine yol açarlar.

Görmeyenlerin ışığı olun, kitap seslendirin.

07.09.2010

seslikitap

Görme engelliler için asıl kitaplar kabartma harflerle basılanlardır. Ancak kabartma baskının yüksek maliyetli ve oldukça güç bir iş olması nedeniyle tüm kitapların bu yöntemle basılması pratik açıdan mümkün değildir. Ülkemizde Braille alfabesini bilen ve kullanan görme engellilerin sayısı ne yazık ki birkaç bini geçmemektedir. Bu durumun çözümü olarak akla gelen ilk yöntem sesli kitap üretimidir. Görmezler için sesli kitap üretimi, çoğunlukla gönüllülerin sesli okumalarının kayda alınması biçiminde gerçekleşmektedir. Dünyada yirminci yüzyılın başlarında görmezler için sesli kitap üretimi başladı. Önce ağır devirli plaklara kayıt yapıldı.Sonra makara bant ve kasetler ortaya çıktı. Şimdi ise bilgisayar teknolojisi kullanılarak ses kaydı dijital ortamda yapılmaktadır. Bilgisayarla gerçekleştirilen ses kaydı, CD’lere aktarılmaktadır. Bu yöntemle bir cd üzerine iyi kalitede 12 saat ses kaydı yapılabilmektedir. Bu kaydın çoğaltılması da birkaç dakikadan fazla sürmemektedir. CD’lerin saklanması ve taşınması da kolaydır. Kopyalama hızının çok yüksek olması bir kütüphanenin benzerinin başka bir yere kurulmasında da çabukluk sağlamaktadır. Görme engelliler için sesli kitap üretimi, bu amaçla özel olarak kurulmuş ses kayıt odalarında yapılmaktadır. Devlet ve il/ilçe kütüphaneleri’nin görmezler bölümlerinde, üniversitelerde ve bu amaçla özel olarak kurulmuş bazı kurumların bünyesinde, sesli kayıt odaları bulunmaktadır. Bundan başka, daha amatör koşullarda olmak üzere, bir bilgisayar ve mikrofon yardımıyla her hangi bir gönüllü okuyucu kendi evinde de sesli kitap kaydı yapabilmektedir. Roman, hikaye, araştırma, psikoloji ve felsefe gibi alanlarda kitaplar seslendirilmekte ve görme engelli okurların kullanımına sunulmaktadır. Çocuklar için masal kitapları ve öyküler de okunmaktadır.

Sesli kitap gönüllüleri ‘ışık’ oluyor
Kimi zaman evinizde, kimi zaman otobüste, belki yatmadan önce, belki uzanarak, belki kahvenizi yudumlayarak kitap okuyorsunuz. Sizin okuduğunuz satırları göremeyen, yeni çıkan bir romanın sözcükleri arasında dolaşamayacak durumda olanları hiç düşündünüz mü? İşte onlar görme engelliler, belki de hiç düşünmeden görmezden geldiğimiz insanlar onlar.

Kitapları seslendirerek dijital ortama aktaran gönüllülerin yürüttüğü kampanyaya isteyen herkes internet üzerinden katılabiliyor. Amaç, sesli kitapları en kolay şekilde ulaşılabilir hale getirmek.

http://www.seslikitapgonulluleri.com

Petrol nedir ve nasıl çıkartılır?

28.08.2010

kuyu

Günümüzde dünya tarihine yön veren unsurlar nelerdir diye sorsanız, alacağınız farklı yanıtlar bir elin parmağını geçmez.
Bunların başında da hiç kuşkusuz petrol gelir.

Petrol, tarihi geçmişi bakımından aşağı yukarı 150 yıllık bir geçmişe sahipken, dünyayı etkilemesi bakımından son derece önemli bir maddedir.
Artık dünya sahnesindeki büyük devletler petrol ve diğer enerji kaynalarının bulunduğu bölgelerde avantaj veya egemenlik elde etmek için resmen rakipleriyle uluslararası satranç oyunu oynamaktadırlar.

Peki ama neden petrol bu kadar önemli bir üründür dünya için. Petrol nedir, Hangi bölge ve ülkeler petrol üretmektedir? Bu ve petrol ile ilgili aklınıza gelebilecek bütün soruların cevabını bu yazımızda bulabileceksiniz.

Toprak altında, daha çok derinliklerde bulunan organik menşeli az akışkan, koyu renkli, alev alıcı, sıvı yakıt. Petrol, hidrojen, karbon, kükürt, azot ve oksijen ihtiva eden organik bileşiklerin bir karışımıdır.

Sanâyinin gelişmesiyle enerji alanında petrol yavaş yavaş yerini aldı.
Daha bol yeni yeni petrol kaynaklarının bulunması yönünde herkesi harekete geçirdi.
İlk petrol kuyusu 1859’da ABD’de açıldı. Daha sonra pekçok ülkede petrol sanâyii hızla gelişmeye başladı.

Yazının devamı için »

Auto Union (Audi) yarış arabasının hikayesi

28.08.2010

autounion

Nazi lideri Adolf Hitler’in emriyle özel olarak üretilen ve ağustos ayında açık arttırmaya çıkarılacak yarış arabasının en az 6 milyon avroya satılması bekleniyor.

Alman diktatörünün emriyle teknolojik üstünlüğü göstermek ve propoganda amacıyla üretilen ve Hitler’in favori arabalarından biri olan Auto Union D-type yarış otomobili zamanının en hızlı aracıydı. Hala var olduğu bilinen sadece üç adet D-type’tan biri olan yarış arabası, 485 beygir gücünde ve saatte 300 km hıza ulaşabiliyor.

1939′da Hilter’in şoförünün yakın dostu ve aslında bir tırmanma şampiyonu olan Hans Stuck bu yarış arabasını Grand Prix’de kullanmıştı.

Kızıl Ordu Berlin’e girdiğinde, Mercedes ve Auto Union ekiplerinin yarış arabalarına verdikleri isim olan Silver Arrows araçlarından bazıları incelenmek üzere Moskova’daki araştırma enstitüsüne götürülmüş, çoğu imha edilmişti.

Paul Karassik adlı bir tomobil tutkunu 19 numaralı şasiyi bulup, buna başka bir D-type enkazından çıkmış orjinal motor ekleyip, uzmanların da yardımıyla aracı orijinal haline getirdi. Aracın şimdiye dek müzayedede satılan en pahalı otomobil olması bekleniyor.

Mynet