Arama:

Etiket Bulutu







‘Hikayeler’ Konusu


Kılıç Ustası

28.01.2014



Ak sakallı kılıç ustası, oturduğu geniş minderden kalfa ve çıraklarının çalışmalarını dikkatle izliyordu. Harlı fırında korlaşan çeliğe şekil veren genç eller, ustanın öğretisini yansıttıkça yaşlı kılıç ustası keyifleniyor, uzun yıllar yanında çalışan genç insanlara mesleğinin inceliklerini öğretmenin mutluluğunu yaşıyordu. Bilmekteydi ki bu dünyadan göç ettikten sonra bile ustalığı bu genç insanlarda yaşadığı sürece ismi de kendisi de yaşayacaktı.
Genç savaşçı, kılıç atölyesine telâşla girdiğinde, atölyede çalışanlar yoğun çalışmalarına devam etmekteydiler. Başlarını işlerinden şöyle bir kaldırıp müşterilerine saygıyla baktılar ve tekrar işlerine geri döndüler. Genç savaşçı, bu davranışlardan muhatabının yaşlı usta olduğunu anlamıştı. Ona doğru yöneldi. Ustaya saygıyla yanaştı:
– Son cenk çok zorluydu, dedi yamulan kılıcını göstererek de devam etti. Tezden kılıcımı tamir ettirmek istiyorum.
Usta, gönyesi bozulmuş kılıcı dikkatlice aldı; bir uzaktan bir yakından, farklı farklı açılardan küçük dokunuşlarla defalarca inceledi, inceledi. Genç adam, bu uzun tetkik sürecini sessizce bir kenarda izlerken, bir taraftan ustanın yüzünden sonuçlan anlamaya, diğer taraftan da sabırsızlığını göstermemeye çalışıyordu.
Oldukça uzun bir süre sonunda usta nihayet kılıcı minderin yanına koydu ve savaşçıya dönerek:
– iş, ustalık gerektiriyor. Diğer tamirlerden farklı bir yöntem uygulayacağım. Hem pahalı, hem de riskli. Kabul eder misin?
Genç savaşçının yüzü, ustanın sözleriyle aydınlandı.
– Razıyım, yeter ki kılıcım istediğim gibi olsun, dedi.
Yaşlı usta, kılıcı oturduğu minderin altına yerleştirdi, oturuş biçimini değiştirerek ve farklı hız ve ritmlerle iki kez oturup kalktı.
Genç adam, şaşkınlıkla ustanın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Usta, kılıcı kendisine uzattı. Kılıç düzelmişti.
Genç adam, kılıcına şöyle bir baktı, havaya savurdu. Dengesini hissetti ve rahatladı.
– Ne kadar ödeyeceğim?
Usta, sakalını sıvazladı, kendinden emin bir tavırla:
– Yirmi altın akçe, dedi.
Genç adam şaşırdı, sonra birden hiddetlendi:
– Ama usta, yapılan işin tamamı iki darbe. Bu parayla yeni bir kılıç alınır! Yirmi akçeyi ödemek istemiyorum. Hem bu kadarını ben de yaparım. Ne emek ne sermaye harcadın.
Yaşlı usta sakince genç adamı dinledi. Kılıcı tekrar minderin altına koydu. Eski yamuk hâline getiren iki darbeyi oturup kalkarak vurdu. Kılıcı savaşçıya uzattı.
Genç adam, bu sefer daha çok kızdı.
“Ben de yaparım.” diye düşündü. Kılıcı hırsla çekip aldı. Yandaki konuk minderine oturup iki darbelik oturdu ve kalktı. Sonra muzaffer bir komutan edasıyla minderin altındaki kılıcı çekti. Gözlerine inanamadı. Ata yadigârı kılıç ortadan ikiye bölünmüştü. Çaresiz gözlerle ustaya döndü.
Usta, savaşçıya:
– Ödemeni istediğim bedel iki darbe değil, 30 yıllık birikimdi evlât, dedi.

Sen de dedem gibi ölecek misin, anneanne?

12.07.2013



Geçirdiği ameliyatlardan sonra pek toparlayamamış yaşlı bayan hastamızı, kızı ve ilkokula yeni başlamış torunu ziyarete gelmişti. Küçük çocukları hasta ziyaretine kabul etmememiz başlangıçta mesele çıkarmış, nihayet kısa süreli bir ziyaret için izin koparmışlardı.

Hasta odasında ana kız konuşup dertleşirken, torun araya girip sormuştu o can sıkıcı soruyu. Kafamı eğip elimdeki dosya ile ilgileniyormuş gibi yaptım. Hastamız torununu yatağın kenarına oturttu. Ellerini tutarak “şimdi değil, iyileşip eve döneceğim. Merak etme; hemen ölmeyeceğim, ama er veya geç hepimiz öleceğiz tatlım” dedi. Torun cevaptan pek tatmin olmuş gibi değildi.

“Ama bu haksızlık, anneanne. Ölünce onları bir daha göremiyoruz. Dedemi çok özledim ben.”
“merak etme, insanlar ölünce görünmez olurlar, ama hepten yok olmazlar.”

Torun bir süre anneannesinin boynundaki kolye ile oynayarak düşündü. Sonra “peki insanlar ne oluyor, ölünce” diye sordu. Anneanne önce bana, sonra kızına baktı. Torununun saçını okşayarak;

“Bir şekilde aramızda oluyorlar tatlım. Kimi bir renk, kimi tat veya koku kimi de dokunuş olup geri geliyorlar. Mesela rahmetli annemin yaptığı puf böreğini hiç unutmadım. Nerede o kokuyu veya tadı bulsam annemi oracıkta yanımda hissettim. Dedeni ise saçlarımdaki dokunuş ile hatırlarım. Nerede bir rüzgar saçlarımı okşasa dedenin yanımda olduğunu düşünür, mutlu olurum.”

“Peki sen ölünce ne olup geleceksin, anneanne? ”
“Onu sen bileceksin. Beni nasıl hatırlamak istersen o şekilde geleceğim yanına.”

Ziyaret kısa sürmüştü. Onlar odadan çıktıktan sonra hastamız torununu çok özlemiş olduğunu belirterek ziyarete engel olmadığımız için teşekkür etti.

“Bu küçük torunumu büyüğünden daha çok seviyorum, doktor bey.”
“Torunlarınız arasında ayırım yapmamanız gerekmez mi?”
“Haklısınız ama böyle olmasında biraz kızımın da kabahati var. İlk çocuğunu çabuk büyütmeye çalıştı. Kendince başardı da. ne oyun bildi, ne arkadaş. Varsa yoksa ders. Ama neticede hepimizden uzak, soğuk, ağır biri oldu çıktı büyük torunum. Şimdi hepimiz yakınıyoruz ama iş işten geçti.”

Bir süre sustu, soluklandı. Elimi tutup yatağında doğruldu. Yastıklarını düzelttim.

“Zamane anneleri çocuk yetiştirmeyi yemek yapmak sanıyorlar. Parayı bastırıp en donanımlı mutfakta en iyi malzemeleri kullanırsa yemeğin mükemmel olacağını hayal ediyor, ortaya çıkan yemeğe bakıp neden lezzetli olmadığını soruyor, kabahati mutfakta veya malzemede arıyorlar. Kendilerine hiç kabahat bulmuyorlar. Halbuki elinin emeği, sabrı, özeni olmadıkça lezzeti yakalayamazsın. Çocuklarını da çabuk büyütmeye uğraşıyorlar. Böyle yaparak aslında onları hızlı yaşlandırdıklarının farkında bile değiller.”

Boğazı kurumuştu. Bir yudum su içip eskiden ailelerin ilk çocuklarının ağabey ve abla ağırlığı ile yetiştirildiğini ilk çocukların aileyi iyi yansıtma görevi olduğu için daha değerli olduğunu ama artık devrin değiştiğini ailelerin kendilerini değil de hayallerini çocuklarına yüklediğini, ilk çocuktan sonra gelenlerin ise daha serbest olgunlaşıp aileye daha çok benzediğini anlattı.

Birkaç gün sonra hastamızın baş ucunda suluboya bir resim vardı.

Mavi gökyüzünde sapsarı güneş ve bir de uçurtma uçuran kız çocuğu vardı resimde. Hastamız resim ile ilgilendiğimi görünce okumakta olduğu gazetesinden kafasını kaldırıp;

“Torunum benim için yapmış bu resmi, doktor bey. Resimdeki kız kendisiymiş. karar vermiş, ben ölünce resimdeki gökyüzünün mavisi olacakmışım, onun için. Gökyüzüne her baktığında benim yanında olduğumu bilecekmiş, böylelikle. Bu sımsıcak güneş ise dedesiymiş.”

Gözleri dolmuştu. birkaç damla yaş süzüldü gözlerinden. “Torunumun gözünde gökyüzünün mavisi olacakmışım, dedesi de hepimizi ısıtan güneş. Daha ne olsun?” dedi.

Öğle arasında bahçeye çıktım. yağan yağmurun ardından masmavi gökyüzünde açan güneş, sıcaklığını iyice hissettiriyor, ağaçlar sonbahara hazırlanıyordu.

kaynak : yorumcumm@googlegroups.com

Binbir gece masalları

23.03.2012

binbirgece

Semerkant Hükümdarı Şahzaman bir gün kardeşi Sâsânî Hüküm­darı Şehriyâr’ı görmeye giderken unut­tuğu bir şeyi almak üzere geri döndü­ğünde sarayda karısının ihanetine şahit olur ve onu derhal öldürür. Şehriyâr’ın yanındaki misafirliği sırasında kardeşi­nin ava gittiği bir gün yengesinin onu daha çirkin bir şekilde aldattığına da şahit olur. İki kardeş deniz kenarında gezinirken omzunda sandıkla bir ifritin de­nizden çıkması üzerine korkularından bir ağaca tırmanırlar.

Ağacın altına gelen if­rit sandıktan bir kadın çıkardıktan son­ra uyumaya başlar. İfritin karısı olan bu kadın iki kardeşi görür ve ifriti uyandır­mak tehdidi ile onlarla yatarak ifrite ihanet eder. Bunun üzerine iki kardeş bütün kadınların sadakatsizliklerine kanaat getirir. Bu se­beple Sâsânî Hükümdarı Şehriyâr sara­yına döner dönmez karısını öldürtür. O günden sonra da her gün bir genç kızla evlenir ve ertesi günü boynunu vurdu­rur.

Üç yıl sonra şehirde evlenecek genç kız kalmaz. Padişaha kız bulmakla gö­revli olup güç durumda kalan vezirin de iki kızı vardır. Büyük kızı Şehrezâd ken­dini feda etmek pahasına da olsa kadın­ları bu belâdan kurtaracak bir plan ha­zırlayarak padişahla evlenmeyi kabul eder. Gerdeğe girmeden önce de kız kardeşi Dînârzâd (veya Dünyâzâd) ile gö­rüşme izni alır. Dînârzâd, önceden ka­rarlaştırıldığı üzere Şehrezâd’dan bir ma­sal anlatmasını ister. Şehrezâd sabaha kadar devam eden masalı en heyecanlı yerinde keser. Padişah da masalın so­nunu öğrenmek için idamı sonraya bı­rakır. Şehrezâd padişahı böylece 1001 gece oyalar. Sonunda hikâyelerin öğre­tici ve ibret verici etkisi kadar karısının zekâ ve becerikliliği karşısında duyduğu hayranlığın da tesiriyle padişah Şehre­zâd’ı öldürmekten vazgeçer.

Hayatımın aşkı

23.03.2012

hikaye1

Bir zamanlar üniversiteli bir delikanlı, hergün bindiği metroda o kızı görür. Saçları altın sarısı, gözleri okyanus mavisi ve hiç açıldığını görmediği dudakları kiraz kırmızısı. Her sabah o trenin hangi vagonuna ve hangi saatte biniceğini hesaplayarak çıkar evinden delikanlı. Aradan aylar geçmiştir ama kız bir kez olsun farketmemiştir delikanlıyı! Üniversiteli aşık her sabah gözlerinin ayarını hiç bozmadan bir yolunu bulup onunla göz göze gelmeye adar hayatını. Ve işte öyle günlerden birinde, delikanlı biraz geç kalır metronun kalkış saatine. Tam merdivenlerden inerken birinin daha aynı kapıya onunla beraber koştuğunu farkeder başını çevirdiğinde. O kızdır onunla aynı anda geç kalan ama güzel sarışın bakışlarıyla olduğu yerde durup, ona bakakalan genç adamı geride bırakarak tam kapıların kapanmasına yakın, atar kendini vagona….

Genç üniversiteli vagondan içeri süzülen kalp sancısını izler istasyondan. Ve işte aylardır başarmaya çalıştığı şeyi o an başarır genç adam. Kız, kendisini çaresiz bir şekilde izleyen o şaşkın ve bir o kadar üzgün bakışları farketmiştir artık. O da kilitlenir ister istemez genç adama içinde tanımlayamadığı duygulara ev sahipliği yaparak. Genç adamsa oturup bir sonraki treni bekler ertesi sabah tekrar karşılaşmak umuduyla. Kısa bir beklemeden sonra karşıdan gelen treni görüp kalkar yerinden… aşinalık işte, o güzel kız olmasada, ayakları o vagona yönelir yeniden, inen yolculardan sonra kapıdan içeri ilk adımı atar ve başı önde hemen oturur bi koltuğa …

Tren hareket ettikten kısa bir süre sonra sırtının dayalı olduğu koltukta oturan yüzünü göremediği birinin eli ona bi kağıt parçası uzatır. Bir anlık tepki olucak, kağıtta yazanlar ilk ilgi alanı olur, verenden ziyade; diyordur ki kağıtta muhteşem bir el yazısıyla; ”Her sabah karşımda durup beni izleyen adam, sana birşey sormak istiyorum; konuşmadanda yaşanır mı aşk? ”Delikanlı herkesi herşeyi unutur birden, dalar gider bir kaç dakikalığına, hemen elindeki kalemle cevabını yazar ve ne yapacağı o an gelir aklına; yani onu kağıdı veren kalp sızısının bir arka koltukta oturduğu gerçeği.. Süratle kalkar yerinden döner arkasını, ama boştur koltuk ve biran arka sayfasını gördüğü kağıtta bir not görür: “Yarın sabah cevabını aynı kağıtta ilet olurmu ?”

Dünyalar genç adamın olmuştur artık… sabahı zor eder, gece sabaha kadar onu düşünür. Aklına gelen ve o an yazdığı cevap karşısında. Sabah geç kalmamak için koşar adım gider metro istasyonuna ve biner aynı vagona. İşte hayal sandığı dün, bugün nihayetine ericektir az bir zaman sonra; kızın yanı boştur, oturur ve bu sana diye uzatır cavabını ”Kalbin dili, her dilden, her sesten üstündür” yazan.. Kız gülerek onaylar bu cavabı ve o an delikanlıyı şaşkınlıktan lal eden bir not uzatır tekrar eline.. “Adım Ayşen, 2 yıl önce bir trafik kazasında yaşadığım şok, işitme duyularımı kaybetmeme sebep oldu. Gözlerin ve kalbin, gözlerim ve kalbimle konuşabilirmi?” Genç üniversiteli şok geçirir o an evet mi dese hayır mı.. İniceği istasyona geldiğini anlayınca, bir not yazar ve uzatır o tatlı sarışına; “Yarın yine görüşürüz”.. Ve iner trenin o sessiz vagonundan. Aslında eve varmadan kararı vermiştir içinden : EVET.

Ertesi sabah elinde bir gül ile gider istasyona ve karşıdan geldiğini görür 2 günlük rüyasının. İşte o gün başlangıcıdır bu sessiz aşkın. Delikanlı artık mektuplaşmaya, duygularını okuyarak ve yazarak yaşamaya başlar, yan koltuğunda oturduğunu bildiği o rüyasıyla. Hayat yolunda hep yan koltukta oturmasını ister o dünyalar tatlısı kızın ve aradan geçen mutlu ve umutlu 1 yılın sonunda genç adam mezun olma töreninden hemen sonra; onu hayatının kadını yapmayı ne kadar istediğini yazar karşı sandalyede oturan rüyasına. Bu kez susar, cevap yazmaz kız, ama bunun yerine eğilir adamın kulağına, derin bir nefes aldıktan sonra, o şiir gibi nefesiyle, kiraz dudaklarının arasından şu sözler dökülür ;
”Hemde zerre pişmanlık duymadan, binlerce kez evet.”

Cennet ve Cehennem

18.07.2010

kesis

Yaşlı keşiş yolun kenarında oturuyordu.
Gözleri kapalıydı, bacak bacak üstüne atmıştı ve elleri kucağındaydı.
Oturduğu yerde derin düşüncelere dalmıştı.
Birden bir samurai savaşçısının sert ve emreden sesi, keşişi derin düşüncelerinden uzaklaştırdı.

“Yaşlı adam! Bana Cennet ve Cehennemi anlat!”

Keşiş önce hiçbir şey duymamış gibi yanıtsız bıraktı bu sesi.
Fakat sonra yavaş yavaş gözlerini açtı.
Samurai her geçen saniye biraz daha sabırsız bir şekilde yanıt beklerken, dudaklarının kenarında fark edilmesi çok zor bir gülümseme belirdi.

Keşiş sonunda, “Cennet ve Cehennemin sırlarını öğrenmek istiyorsun demek ki” diye yanıtladı.
“Bu kadar pejmürde olan sen.
Elleri ve ayakları kir içinde olan sen.
Saçları taranmamış, nefesi kokan, kılıcı paslı sen.
Çirkin ve annenin kılığına özenmediği sen.
Sen bana Cennet ve Cehennemi soruyorsun ha?”

Samurai birden küfür etti.
Kılıcını çekti ve keşişin başının üstüne kaldırıverdi.
Keşişin başını bedeninden ayırmak üzere hazırlanırken, yüzü morardı, boynundaki damarlar kabardı.
Kılıç tam inmeye başlarken yaşlı keşiş sakince “Bu Cehennem işte dedi.”
Samuray o anda biraz korku, biraz şaşkınlık, biraz şefkat ve biraz sevgiyle, yaşamını kendisine bir şeyler öğretmek için feda etmeyi göze alan adama baktı.
Kılıcını yere indirdi ve gözleri yaşlarla doldu.
Ve dedi yaşlı keşiş, “bu da Cennet.”

Apartman

10.04.2010

roofer

Sivri damın üzerinde, keskin bir koku dağıtan yaş tahtalara keseri vuruyor, bir taraftan da batıya doğru inmeye başlayan güneşi gözlüyordu. Ağustosun sonuna yaklaştıkları için mal sahibi çatının çabuk örtülmesini istemişti. Yağmurlar başlar diye korkuyordu. Bunun için sekiz kişi iki gündür hep çatıda uğraşıyorlardı.

Öğleyin şöyle on dakika dinlenip biraz ekmekle yarım karpuz yemiş, hemen işe başlamıştı. Böyle yüksekte (apartman beş katlı idi) ve yarı yatmış, yarı ayakta durarak yaş tahtalara abanmak ve mütemadiyen başının üst tarafmda keser sallamak insana sersemlik, hatta baş dönmesine benzer bir şey veriyordu.

Bir akşam olsa, bir eve gitse, bir arka üstü yatsa ve karısı ile küçük kızına şöyle göğsünü kabarta kabarta bir bağırıp çağırsa!..

Mal sahibi karşı apartmanda oturuyordu (orası da kendi malı idi). Onun için burada bağırmak değil, hızlı bile konuşamıyorlardı. Herif bazan pencereyi açıp göbeğini kenara dayayarak saatlerce baktığı ve ara sıra: -Orasını iyi kapat!- yahut: -Lakırdıyı bırakalım!- diye emirler verdiği için işçilere, o olmadığı zaman da devam eden bir çekingenlik gelmişti. Sessiz sessiz çalışıyorlardı.

Birdenbire irkildi. Etrafına bakınırken ilerideki sokak başında küçük bir küfecinin iki kat olmuş geldiğini gördü. İçi, safrası kabarmış gibi, allak bullak oldu. Eliyle yarı çivilenmiş tahtalardan birine yapıştı, aşağıya doğru dikkatle bakmaya başladı.

Küfeye yükletilen eşyanın altında, ayakları sokağın bozuk taşlarına yapışıkmış gibi adımlar atarak ilerlemeye çalışan küçük hamal kendi oğlu idi.
Yazının devamı için »

Köpek

10.04.2010

coban1

Çok sıcak bir yaz günü idi. Vakit ikindiye yaklaştığı ve güneş biraz yana düştüğü halde, bozkırın sarı otlarında en ufak bir kıpırdanma bile yoktu: Her gün bu vakitlerde Koçhisar Gölü taraflarında esmeye başlayan ve göz alabildiğine uzayan ovayı yer yer toz bulutlarına gömen rüzgardan henüz bir eser görünmüyordu.


Kıvırcık tüylerini, diken midir, ot mudur pek fark edilmeyen bozkır nebatlarının üzerine sererek yan üstü uzanan tiftik keçileri uyku sersemi gözlerini yarı kapalı tutuyorlar ve çapar kirpiklerinin arasından, ufkun şark tarafında hareketsizce bekleyen, avuç içi büyüklüğündeki birkaç beyaz bulutu seyrediyorlardı.


Birbirinden iri ve alacalı iki çoban köpeği uzakça ve sürüye hakim birer tepede mevki alarak yatmışlardı. Uyur görünmelerine rağmen ara sıra bir elektrik cereyanı geçmiş gibi kulakları sarsılıp dikiliyor, küçük gözleri bütün sürüyü kısa bir an içinde tarayarak tekrar kapanıyor ve yorgun başları ileri doğru uzanan ayaklarının üzerine yavaşça düşüyordu.


Çoban daha yüksek bir sırtta oturmuş, değneğine dayanarak uyukluyor ve iki üç yüz adım kadar uzaktan geçen Ankara-Konya yolunun üzerinde yan yana uzanan yarımşar metre derinliğindeki tekerlek izlerini gözleriyle ufka kadar takip ediyordu.


Bu izler on çift kadar vardı ve çok derinleşerek ortadaki kısımları otomobillerin altına dokunmaya başlayınca terk ediliyorlar, vazifelerini yanı başlarında birdenbire peyda olan yeni arkadaşlarına bırakıyorlardı.


Genç çoban, yan yana ve kıvrıla kıvrıla uzanan bu olukların zamanla ne kadar çoğalabileceğini düşünüyor, içerisi un gibi bir toprakla dolu olan ve rüzgar esince bir anda yükselerek ufku tozdan bir bulut şeridi halinde birbirine bağlayan bu çukurların bir gün ovayı baştan başa kaplayıverdiğini görüyordu.


Kendi kendine:


-O zaman ağa keçileri satar herhalde!- dedi. Şimdi bile hayvanlar saatlerce dolaşıyorlar ve bulabildikleri birkaç cılız otu köye dönmeden eritiyorlardı. Baharda dört parmak kadar yükselen yeşil ve seyrek otlar hemen bitiyor ve keçilere şurada burada fırlayan ve sanki yeşermeden sararıp kuruyan birkaç çalıyı çıtır çıtır kemirmek kalıyordu. Ama onlar bundan şikayetçi görünmüyorlardı. Bu cılız otlara rağmen, tüyleri uzun ve ipek gibiydi. Gözlerinde geniş bir memnunluk ve gevşeklikten başka hiçbir ifade yoktu.

Yazının devamı için »

Aşk mektuplarının sırrı

09.04.2010

mektup

Rasim, bir akşam okuldan döndüğü vakit, kendi ismine gelmiş bir zarf buldu. İçinde, çiçekli bir kağıt üstüne, şu satırlar yazılıydı:

“Rasim Bey, ben sizi uzaktan uzağa seven bir genç kızım. Çok güzel olduğumu korkmadan söyleyebilirim. Dünyada en büyük emelim sizin tarafınızdan sevilmek ve sizin eşiniz olmaktır. Fakat yaşlarımız çok küçük olduğu için zannederim ki birkaç sene beklemek gerekecek. Şimdilik kendimi size tanıtmayacağım. Mektuplarınızı ………. adresine taahhütlü olarak gönderiniz. Benim çok mutaassıp bir beybabam vardır ki, çok az sokağa çıkmama müsaade eder. Bununla birlikte belki bir gün ayaküstü görüşebiliriz. Kendimi şimdiden sevgiliniz ve nişanlınız saydığım için sizinle görüşmeyi fena ve ayıp bir şey saymıyorum. Evde yalnızlıktan çok canım sıkılıyor. Mektuplarınız benim için bir teselli olacaktır.
Bedia”

On altı yaşına gelmiş her okul çocuğu gibi, Rasim için de hayatta sevilip, sevmekten daha önemli bir şey yoktu. Bu mektubu okur okumaz yüreğine bir ateş düştü. Tanımadığı bu kızı deli gibi sevmeye başladı. O gece sinemaya gidecekti, vazgeçti, erkenden odasına çekilerek kendisini seven bu genç kıza uzun bir mektup yazdı. Mektubu posta kutusuna attığı zaman birdenbire on yaş büyümüş gibi gurur duyuyordu. İsminin Bedia olduğunu söyleyen bu genç kız, Rasim’ in mektuplarına düzenli olarak cevap veriyor, eğer bir iki gün geciktirecek olursa kıyametleri koparıyordu.

“Sizi ne kadar sevdiğini ve sizin mektuplarınızdan başka tesellisi olmadığını söyleyen bir zavallı kızın gözlerini yollarda bırakmak doğru olur mu? Hem mektuplarınızı çok kısa yazıyorsunuz.
Bir Rica daha: mektuplarınızı biraz okunaklı yazıyla yazamaz mısınız?”

Genç okullu, akşamları erkenden odasına kapanıyor, sevgilisine kendini beğendirmek için saatlerce müsveddeler yaparak, kitaplar gibi uzun mektuplar yazıyordu. Bedia aynı zamanda meraklı bir kızdı. Bazen şöyle sorular sorduğu da oluyordu:

“Evlendiğimiz zaman balayımızı geçirmek için acaba İtalya’ ya mı gidelim, İsveç’ e mi? Bu iki memleket acaba nasıldır? Halkı nasıl yaşar, ne iş görür? Oralara gitmek için hangi denizlerden hangi memleketlerden geçilir?”
Yahut da
“Sen Abdülhak Hamit Bey in Eşber ini okudun mu? Nerelerini en çok beğendiysen yaz da ben de okuyayım…”

Genç okullu, nişanlısına karşı küçük düşmemek için, coğrafya ve edebiyat kitapları karıştırıyor, onun istediği bilgiyi toplamak için günlerce çırpınıyordu. Bedia bir mektubunda ona şöyle darıldı:

“Sizinle muhakkak görüşmeye karar vermiştim. Dün okul dönüşünde yolunuzu bekledim. Fakat bir genç kızın sevgilisi olduğunuzu hatırlamamış, çok fena giyinmiştiniz. Üstünüz başınız, ayakkabınız çamur içindeydi. Çocuk gibi arkadaşlarınızla mı boğuştunuz acaba? Bunu görünce sizi mahcup etmekten korkarak yanınıza gelemedim.”

Rasim fena halde utandı ve üzüldü. O günden sonra olağanüstü dikkat ve özenle giyinmeye başladı. Bedia bir kere de onun okuldan çıkar çıkmaz eve gitmemesinden, geceye kadar sokakta dolaşmasından şikayet etmişti. Acaba kendisi evde onun için ağlarken, o, başka kızların peşinde mi geziyordu? Rasim, dünyada Bedia’sından başka hiçbir kızı sevemeyeceğini yeminlerle yazdı ve sokakta dolaşmaya, tesadüf ettiği kızlara göz ucuyla bile bakmaya cesaret edemez oldu.

Bir akşam, Rasim’in annesi Nedime Hanim kocası Ahmet Beyi matemli bir çehre ile karşıladı, ağlamaklı bir tavırla:
“Ah Bey, başımıza gelenleri sorma. Oğlumuza Bedia isminde bir kız musallat olmuş. Bugün Rasim in odasını düzeltirken mektuplarını buldum. Evladımız elden gidiyor. Bir çare bul.”

Ahmet Bey de hiçbir meraklanma işareti görünmüyor, tersine kıs kıs gülüyordu. Sesini alçaltarak:
“Korkma Hanım,” dedi, “Oğlana aşk mektuplarını yazan kız benim! Oğlandaki haylazlık arttıkça artıyordu. Ne okuldaki öğretmenler, ne ben, bütün gayretimize rağmen, ona doğru dürüst yazmayı bile öğretemiyorduk. Nihayet düşüne düşüne bu çareyi buldum. Rasim in kıza yazdığı mektuplar sayesinde yeni yazıyı mutlaka öğreneceğinden ve bu sene sınıfı geçeceğinden eminim. Doğrusunu istersen, ben de eski yazıyı bir zamanlar sana mektup yaza yaza öğrenmiştim.”

REŞAT NURİ GÜNTEKİN

Kolomb’ un Aklı…

16.02.2010

yumurta

Kardinal Mendoza bir kutlama sırasında yeni kıtanın keşfini çok önemli bir olay olarak nitelemiş ve bunu gerçekleştiren Kristof Kolomb’a övgüler yağdırmıştı. Bu, ona göre bir insanın dayanma gücü ve kararlılığının göstergesi, mücadeleden vazgeçmemesi sonucu elde edilen üstün bir başarıydı..

Bu konuşmayı dinleyen asil Ispanyol beyleri, duyduklarından pek rahatsız olmuşlardı. Özellikle bir yabancının (Kolomb, Ceneviz’ liydi.), böyle bir övgüye layık görülmesi onları mutlu etmemişti.

“Yeni dünya denilen yere giden yol hiç de sanıldığı kadar zor değildi” dediler. “Dünyanın denizi apaçık karşımızda duruyor, hiçbir Ispanyol denizcisi hedefi şaşırmazdı” diye devam ettiler.

Bu sözlere kızan ve yanıt vermek için söz alan Kolomb; “Ben kendi adıma bir şeyler kazanma tutkusundan çok uzaktayım” diye başladı konuşmasına ve şöyle devam etti; “Dünyada birçok zor iş vardır, ama birisi size onun nasıl yapıldiğını gösterdikten sonra, ‘ aaa.. Ne kadar kolaymış, bunu herkes yapar’ denir. Kolomb, bu arada hizmetçiden bir yumurta istemişti. “Şimdi siz soylu beylerden bir ricam olacak; Siz ekselansları şu elimde gördüğünüz yumurtanın, dik olarak masanın üstünde durmasını sağlayabilir misiniz acaba ?”

Ekselans yumurtayı bir tarafından tuttu, öteki tarafını çevirdi, başka türlü denedi ama başaramadı ve elindeki yumurtayı bir başka beye verdi. O da başaramadı ve bir başkasına verdi. Kimse başaramayınca da; “Bu mümkün değil yapılamaz!” diye hep bir ağızdan bağırdı, beyler.

Kolomb; “Tabii mümkündür, ben yapacağım ve siz ‘bunu herkes yapar’ diyeceksiniz” diye yanıtladı, beyleri. Mırıltılar içerisinde Kolomb yumurtayı eline aldı ve hafif bir vuruşla yumurtanın sivri ucunu kırmadan, içeri doğru giden kabugun üstünde durmasını sağladı.

Bu arada beyler; “Bunu herkes yapar!” diye bağırdılar.

Kolomb, onları şöyle yanıtladı; “Dogru bunu herkes yapabilir beyler, ama fark, sizin bunu yapabileceğiniz, fakat benim yapmış olmamdır.”

Derviş

12.01.2010

berber

Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir.
Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir… Saç, sakal, bıyık ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.

– Vur usturayı berber efendi, der.

Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır.
Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:

– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.

Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş.
Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.

Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa baslar.

Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:

‘Kabak aşağı, kabak yukarı.’

Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre
gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür.

Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:

– Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?

Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:

– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim.
Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!