Arama:

Etiket Bulutu







‘Sağlık’ Konusu


Evimizde toz zannettiğimiz mite (akar)’ lar bizim için ne kadar zararlıdır?

02.12.2012



Akarlar, günlük bir gazete yazısındaki noktanın neredeyse yarısı kadar büyüklükte, gözleri olmayan, yaklaşık 3-4 ay yaşayan ve dökülmüş insan derisi öncelikli olmak üzere polen, bitki lifleri ve ölmüş akarlardan geriye kalanlarla beslenen canlılardır. Aslında doğada gerekli bir temizleyici olan akarlar ne yazık ki biz insanlarla aynı yerde yaşadıklarında sağlık sorunlarına yol açabiliyorlar.

Akarlar aldıkları besinleri günde yaklaşık 20 tane gübre topu haline çevirip çevreye bırakırlar. Bu gübre topları özel bir filmle kaplıdır ve içinde güçlü enzimler tarafından sindirilen besinler bulunur. Akar kendi gübre toplarıyla beslenir. Bizler için sorun bu gübre toplarının evimizde hava yoluyla dağılması ve bizler tarafından solunmasıyla başlıyor. Özellikle genetik olarak alerjinin görüldüğü ailelerde bu alerjenlere karşı duyarlılık söz konusu. Alerjik astım, saman nezlesi ve bazı egzema tipleri bu duyarlılık sonucunda ortaya çıkabiliyor. Gübre topları içindeki enzimler, duyarlı bir insanda akciğerlerde, gözde, burunda ve deride, koruyucu mukus tabaka hücrelerinin yıkımına yol açabiliyor. Fakat diğer alerjik durumlarda olduğu gibi, herkesin akarlara alerjik olmadığını hatırlatalım. Bu durum kişinin genetik yapısına ve akar alerjenlerine ne kadar maruz kaldığına bağlı. Günümüzde edindiğimiz yaşam koşulları bizim için olduğu kadar akarlar için de konforlu yaşam alanları sağlamaya başladı. Bu yüzden evlerimizdeki akar sayısı oldukça arttı. Yapmamız gereken akarlardan elimizden geldiğince korunmak ve çoğalmalarını önlemeye çalışmak.

Bunun için size bazı ipuçları:
·Evinizdeki nem oranını düşürün. Akarlar nemli ortamları severler ve %64’ün altındaki nemlilikte yaşayamazlar.
·Hemen hemen her gün yatağınızı, yastıkları ve yorganları havalandırın.
·Nevresimlerinizi 60°C’de yıkamanız, akarları yok etmek için yeterli bir sıcaklık olacaktır.
·Duş veya banyodan sonra, ya da yemek yaparken evinizin iyice havalanmasını ve nemin artmamasını sağlamak için pencereleri açın.
·Yüksek vakum gücü olan elektrikli süpürgeler iyi filtrasyon yaparlar. Fakat bu tip bir makinanız yoksa süpürgenin poşetini her defasında değiştirmeniz gerekecektir. Ayrıca temizlik sırasında pencerelerin açık olması havalanan alerjenlerin hava akımıyla dışarı atılmasını sağlayacaktır.
·Mevsim el verdiğince evinizdeki halı ve kilimleri de güneşe sermeniz ve havalandırmanız çok faydalı olacaktır çünkü yapısının %80’i su olan akarlar güneşten nefret ederler.
·Oyuncak ayı gibi yumuşak oyuncaklar da akarların sevdiği yerlerdir. Bu yüzden bu tip eşyaları ara sıra bir gece buzdolabında bekletip akarlardan kurtulabilirsiniz. Yine de oyuncakları yıkamanız gerekecektir.

Et pişirildiğinde protein yapıları bozuluyor mu?

30.11.2012



Proteinlerin belirli bir sıcaklık derecesinin üzerinde yapılarının bozulduğu bir gerçek. Hayvansal ürünlerin tamamının protein bakımından zengin olduğu da… Ancak vücudumuz, çoğu zaman proteinlerin kendisine değil, sadece yapı taşlarına ihtiyaç duyar. Yüksek sıcaklıkta proteinlerin yapısında bulunan bağlar zarar gördüğü için denatürasyon dediğimiz “doğal yapının bozulması” olayı görülür. Ancak proteinlerin yapıtaşları olan aminoasitler, serbest halde etin içeriğinde kalırlar. Vücudumuzun esas ihtiyaç duyduğu şey de, zaten bu aminoasitlerdir. Her canlı türünün ihtiyaç duyduğu proteinler, çoğunlukla birbirinden farklıdır. Hayvansal besinlerden alınan aminoasitler, DNA’mızdan alınan şifre ile kodlanacak olan, “bizim türümüze ait” proteinlerin sentezlenmesinde kullanılır. Yani, eğer eti çiğ olarak yersek, bu açıdan fazladan bir kazancımız olmayacaktır.

Bunun yanında, etin pişirilmesinin bir diğer sebebi de, etlerde bulunabilecek bazı zararlı mikroorganizmaların (bakteriler ve virüsler gibi) etkisiz hale getirilmesi. Etini besin olarak tükettiğimiz hayvanların çoğu, çeşitli patojenler (zararlı mikroorganizmalar) için konak canlı konumundadır. Bu patojenlerin canlılıklarının da bünyelerindeki protein yapısının bir sonucu olduğunu düşünecek olursak; eti pişirdiğimiz takdirde, patojenlerin de protein yapıları bozulacak ve canlılıkları sona erecektir. Bu da, sağlığımız için son derece gerekli olan bir koşul. Çiğ ette özellikle Salmonella, Clostridium ve Staphylococcus türü patojenler bol miktarda bulunabiliyor. Bu nedenle de, çiğ etten mümkün olduğunca uzak durmamız gerekiyor.

Peki, kedi ve köpek gibi evcil hayvanlar çiğ et yediklerinde aynı tehlike onlar için de söz konusu olmuyor mu? Tamamen karnivor (etçil) bir beslenme tarzına sahip olan hayvanların çoğunda, sindirimin büyük çoğunluğu midede gerçekleşir. Bu canlıların midelerindeki salgılar ise, herbivor (otçul) ve omnivorlara (hepçillere) göre oldukça asidik bir yapıdadır. Ayrıca bitkisel besinlerin sindirimine gerek duymadıkları için, bağırsakları da oldukça kısadır ve bu nedenle de, patojenlerin sindirim kanalı içerisinde yerleşebilecekleri çok az bir bölge vardır. İnsan ise omnivor bir beslenme tarzına sahip. Bu da demek oluyor ki, bitkisel besinlerin sindirilmesine elverişli yapıda uzun bir bağırsağımız var. Dolayısıyla da, vücudumuz içerisinde patojenlerin yerleşerek üreyebilecekleri çok fazla yere sahibiz.

Tüm bunları bir kenara bırakacak olursak, besinlerimizi pişirdiğimiz zaman aslında içeriklerindeki (yine protein yapıda olan) enzimlerin de yapısını bozmuş oluyoruz. Bu durumda da, besin ile birlikte vücudumuza alabileceğimiz tüm enzimlerden mahrum kalıp, vücudumuzun kendi enzim kapasitesine yükleniyoruz. Aslında bu da çok sağlıklı bir durum değil, çünkü enzim yetersizliği sonucunda ileri yaşlarda çeşitli kalp hastalıkları ortaya çıkabiliyor. Yıllar boyunca eti çok az pişirerek yemiş olan Eskimolara bakacak olursak, eski toplumlarında kalp hastalıkları oranının oldukça düşük olduğunu görebiliriz. Bu da tamamen, az pişmiş et ile birlikte aldıkları yedek enzimlerin bünyelerine yardımcı olmasının bir sonucu. Zaten “Eskimo” kelimesi de, “çiğ yiyen” anlamındaki bir Kızılderili deyiminden geliyor.
Uzun lafın kısası, en makul görünen yol, eti çok fazla pişirmeden yemek. Pişmiş etin yol açtığı enzim kaybını bir parça telafi etmek için de; enzim bakımından zengin olan muz, avokado ve mango gibi tropikal meyveler ile, kalori bakımından zengin olan diğer besinlere diyetimizde bolca yer vermemiz gerekiyor.

Tuzun fazlası neden yasak?

21.11.2012

tuz

Tuzlu yiyecekleri herkes sever. Tuza bir kez bağımlılık kazandınız mı, ne tuzsuz yiyeceklerden, ne de tuz yerine konulmuş maddelerle yapılmış besinlerden zevk alabilirsiniz. Tuzlu tatlara bağımlılık çocukluk çağlarından itibaren yavaş yavaş kazanılır. Bir süre sonra da vazgeçilmez bir tutku halini alır. Tuz kullanmayı bir süre erteleyebilirseniz, bedeniniz daha az sodyumla beslenmeye uyum göstermede pek fazla güçlük çekmez. Tuz kullanımını azaltan ve besinler ile aldığı sodyum miktarını sınırlayanların tuzlu tat-lezzet isteklerinde gerileme oluşur.

Yapay tuz zararlı mı?
Tuz yerine geçen ürünleri kullanmak, tuzun zararlarından kurtulmanın en kolay yoludur ama tuz yerine geçen maddeler her zaman ve herkes için uygun olmayabilir. Yapay tuzların içerisindeki en önemli madde olan ‘potasyum’ bazı durumlarda ciddi problemler yaratabilir. Böbrek yetmezliği olanların, potasyum birikimine eğilimli sorunu bulunlarının ve potasyum tutucu idrar söktürücüleri kullananların bu tür tuzları kullanmadan önce doktorları ile konuşmaları gerekmektedir.

Fazlası neden yasak ?
Bir masanın üzerine bir damla su koyun yanına da bir kaşık kuru tuzu yaklaştırın siz daha tuzu suya değdirmeden tuz suyu çekecektir ve tuz bununla doymayacaktır. Daha fazla su damlası koyarsanız tuz onları da çekecektir. Sonunda gördüğünüz tablo sizi bile şaşırtacak bir kaşık tuzun bu kadar suyu nasıl çektiğine inanamayacaksınız. Vücutta tuzda aynı bu şekilde etki gösteriyor. Tuz suyu sever ve kendine çeker. Bu yüzden siz tuz tükettikçe, tuz vücutta suyu tutacak buda vücudunuzda aşırı miktarda sıvı birikimine sebep olacaktır. Aşırı miktardaki sıvı vücutta kalp yetersizliğine ve kalp büyümesine sebep olur.

Eğer hem daha az sodyum kullanmak hem de herhangi bir sağlık sorunu ile karşılaşmamak istiyorsanız tuz yerine seçenek olarak bitkileri ve baharatları denemelisiniz. Özellikle limon ve limon suyu, kaliteli sirkeler ve bazı kurutulmuş baharatlı bitkiler ve kırmızı biber lezzet unsurunu arttırmada, tuza olan özleminizi azaltmada size yardımcı olabilirler.

Vücudunuzun sodyum dengesini sağlamakla yükümlü organı böbreklerinizdir. Sağlıklı böbrekler fazladan alınan sodyumun büyük bir kısmını kolayca atmaktadır. Tuzun fazlasını terleme ile de atarsınız. Eğer böbrekleriniz yeterince çalışmazsa fazla tuzu atmakta güçlük çekersiniz. Vücudunuzda sodyum birikir, yüzünüzde, bacaklar ve ayaklarınızda şişmeler meydana gelir. Vücutta aşırı sodyum birikmesi sonucu oluşan bu belirtilere tıp dilinde ‘ödem’ denilmektedir.

Tuzun fazlası sadece ödem yapmaz. Damarlarınızda dolaşan sıvı miktarının artmasına, kan basıncınızın yükselmesine (hipertansiyon), kalp ve böbrek hastalıkları ile felç riskinizin artmasına neden olur. Özellikle toplumun yüzde 30’undan fazlasının sodyuma duyarlı kan basıncına sahip olduğunu düşünürseniz hipertansiyon eğiliminizin kanınızda fazla sodyum birikince tetiklenebileceğinden kuşkunuz olmasın!

Lezzet odaklı beslenmede ısrar ederseniz ‘fazla tuzlu beslenme’ tuzağına yakalanma olasılığınız yükselecektir. Özellikle genetik mirasından hipertansiyon riski olan biriyseniz, kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği gibi sorunlarınız varsa besinlerle aldığınız tuz miktarını ölçülü tutmaya bakın.

Saçımızdaki kepek nedir?

17.11.2012

kepek

Kepek sorunu neredeyse gizemli bir konu.
Kepek Nedir ? Nasıl Kepekten Kurtulurum ? Şöyle ki henüz hiç bir araştırma sonucu kepeğin tam olarak neden kaynaklandığı konusunda tatmin edici değil. Dolayısıyla bulunmuş tam bir tedavisi de yok. Yaygınlığı % 90”lar seviyesinde olan bu sorun genellikle 12 yaş ve üstünde görülmeye başlıyor.
Kepeğin “konak” adı verilen bir türü de bebeklerde görülebiliyor.
Gerçek şu ki koyu bir giysinin omuzlarında beliren kepeğin görüntüsü çok rahatsız edici ve çirkin.
Konunun detayları ve önerilenler bu sorunu yaşayanlara sınırlı oranda olsa da öneriler getiriyor.

Bir kişinin tüm vücut yüzeyi devamlı olarak ölü hücrelerini atar. Cilt her yirmi dört günde bir yüzeyini yeniler. Kepek kafa derisindeki ölü deri hücrelerin anormal oranlarda kuruyarak atılması durumudur. Bu durum kaşındırıcı sıkıntı verici ve çoğunlukla dönemseldir. Yaz aylarında azalır kış aylarında azar.

Normal bir saç derisinde ölü cilt hücrelerinin atılması ve yenilerinin oluşması süreci normal ve orantılıdır. Kepek sorunu olan bir kişide ise bu oran bozulur çoğunlukla dökülen hücrelerin tamamı ölmemiştir. Asıl ortaya çıkarılamayan da bu durumun nedenidir.

Kepek probleminin iki ana nedeni vardır:

İçsel nedenler:
Hormonal dengesizlikler
Sağlık sorunları
Fazla terleme
Yetersiz temizlik/hijyen
Alerjik hassasiyetler
Yorgunluk
Duygusal stres
Fazla oranda şeker yağ nişasta tüketimi
Dengesiz/yanlış beslenme

Dışsal nedenler:
Abartılı saç spreyi saç jölesi veya saç jeli kullanmak
Saç boya maddelerinin yanlış kullanımı
Elektrikli bigudilerinin yanlış kullanımı
Soğuk hava ve kuru mekan sıcaklıkları
Sıkı şapka veya eşarplar
Saçın seyrek yıkanması veya iyi durulanmaması
Stres panik tansiyon

Kepek problemi genellikle kafa derisinin kuruluğu olarak bilinmesine rağmen bu problemi yaşayanların çoğu yağlı deriye sahiptir. Bu arada genel kanını aksine seyreden diğer bir husus da kepeğin kellikle hiç bir bilinen bağının olmamasıdır.

Kepek probleminin en yaygın tedavisi aşağıdaki maddeleri içeren şampuanlardır:

Kömür-katran
Pyrithione-çinko
Salisilik asit
Selenyum sülfit
Kükürt

Kepek doğal bir süreç olduğundan ortadan kaldırılamaz; ancak kontrol edilebilir. Yoğun problem yaşanmayan durumlarda kepeği düzenli kullanılan kepek şampuanıyla kontrol altında tutmak mümkündür. Bu mümkün olmadığı taktirde doktor tavsiyesiyle alınabilecek ilaçlı şampuanlar kullanılabilir.

Her iki durumda da şampuan sonrası saçın çok iyi durulanması gerekir. Saç yıkama sıklığının yani hijyenin kepek ile doğrudan ilişkisi olduğundan sık ve iyi yıkanmanın önemi unutulmamalıdır.

Kepek problemi olan kişide saç derisi dışında kaş şakak alın gibi bölgelerde kızarıklıkla birlikte oluşan kepeğimsi döküntüler varsa bu kişinin kepekten ayrı bir problemi olabileceğinden doktora başvurması doğru olur.

Kepek probleminin ortadan kaldırılması mümkün olmasa da bazı önlemlerle kontrol altına alınması mümkün:

Beslenme: Beslenmenin kepek üzerinde büyük etkisi var. Kepeğin oluşmasına imkan sağlayacak yararsız karbonhidrat ve yağ asitlerine karşı bol B vitamini tüketin.
Şampuan: Piyasada bulunan iyi kepek şampuanlarından kullanın. Saçınızı sık yıkayarak iyi durulayın.

Alıntı

Şeker Hastalığı (Diyabet) Nedir?

07.10.2012

diyabet1

Diabet, diğer adıyla şeker hastalığı, sık görülür ve ciddî sonuçlara yol açar. Pankreasın ürettiği insülinin yetersizliği veya etkisizliğinden kaynaklanır. İnsülin kan dolaşımındaki glukozu hücrelere taşımakla görevlidir. Hücrelerdeki glukoz, günlük yaşamımızı devam ettirmeyi sağlayacak enerji kaynağıdır. İnsülin olmayınca, besinlerle aldığımız şeker ve diğer besin unsurları, ihtiyaç duyan hücrelere giremez. Böylelikle, hücreler şekersizlik çekerken, kanda şeker normal değerlerin üstüne çıkar. Kanda şekerin çok artması, zehir etkisi yaratır ve vücudun tüm hücrelerini tahrip eder.

Diyabet, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır ve kendisini kan şekerinin sürekli yüksek olması ile gösterir. Diyabet hastalarındaki temel metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glükozun(şekerin) hücrelerin içine girememesidir. Normal koşullarda besinlerden elde edilen veya karaciğerdeki depolardan kana salınan glükoz pankraeas tarafından salgılanan İNSÜLİN hormonunun yardımıyla hücre içine girer ve orada yakılarak enrjiye dönüşür. Hücrelerin üzerinde değişik maddelerin girmesine izin verilen “kapılar” vardır. Bu kapılar normalde kilitlidirler ve uygun “anahtar” varlığında açılırlar. Diyabet, hücrelerin üzerindeki glükoz “kapısının” açılamaması durumudur. Bu örnekten ilerlersek diyabet, anahtar işlevi gören İNSÜLİN hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin ( hücre kapısındaki kilidin) bozukluğuna bağlı gelişmektedir.

Diyabetin bazı erken belirtileri vardır. Kan şekeri yüksek olan kişilerde yorgunluk, halsizlik, iştahsızlık, sık idrara çıkma. susama, yara ve berelerin uzun zamanda iyileşmesi gibi belirtiler vardır. Eğer ailenizde şeker hastası varsa bu hastalığa yakalanma riskiniz daha fazladır. bu belirtilerle doktorunuza başvurduğunuz taktirde doktorunuz kan şekerinizin de belirlenmesini isteyecektir.
diyabet2
Pre-Diyabet Nedir?
Pre-diyabet demek diyabet olabilecek kişi demektir. Yani kan şekeri değeri diyabet tanısı koymak için yeteri yükseklikte olmayan buna karşılık yinede yüksek çıkan durumlara verilen isim gizli şeker hastalığı (pre-diyabet) dir. Eğer gizli şekeriniz varsa diyabet önleme programına girmelisiniz. Ancak bu programa katılmanız diyabet olmanızı tam anlamı ile engelleyemez. Araştırmalar diyabet engelleme programına katılanların %11’inde yinede diyabetin gelişmeye başladığını göstermekte. Yapılan diğer bir araştırmaya göre de pre-diyabet olanların 10 yıl içerisinde Tip II olduğu ortaya çıkmış. Buradan yola çıkarak pre-diyabetin, Tip II diyabete adaylık durumu olduğunu söyleyebiliriz. Pre-diyabet olmak için kan şekeri normal bir insanın 1.5 katı üstünde olmalıdır. Diyabet sayılabilmek içinse normal birinden iki kat fazla kan şekeri değerinin çıkması gerekir. Ancak gizli şekeri önlemenin bir yolu vardır. Bunun yolu da yaşam şeklini değiştirmektir. Bu sayede pre-diyabet durumundan kurtulunabilir. Ama diyabetten kurtulmanın yolu yoktur. Diyabette sadece verilen hasar azaltılır. Bu nedenle pre-diyabetik olan kişilerin kendilerine oldukça dikkat etmeleri özellikle yemek alışkanlıklarında büyük değişiklikler yapması gerekir.

Diyabetliysem ne yapmam gerekiyor?
Eğer diyabetliyseniz hayatınızın bundan sonraki döneminde kendinizi çok iyi kontrol altında tutmanız gerekecektir. Diyabetle barışık yaşamanın yolu kendinize dikkat etmekten geçer. Kan şekeri düzeylerinizi ortalama aralıklarda tutarak olabildiğince normal yaşam sürdürmeyi hedeflemelisiniz. Bu hedefe ulaşmanın en iyi yolu diyet uygulamak ve egzersiz yapmaktır.

Epilepsi (Sara) Nedir?

05.10.2010

epilepsi-hastaligi

Epileptik nöbet (Sara), beyindeki hücrelerin kontrol edilemeyen, ani, aşırı ve anormal deşarjlarına bağlı olarak ortaya çıkan bir durumdur. Beyin, insan vücudunun ana kumanda merkezi gibidir. Beyin hücreleri arasındaki uyumlu çalışma, elektriksel sinyallerle sağlanır. Nöbetin nedeni, bir tür beklenmeyen elektriksel uyarı olarak düşünülebilir. Kısaca; epileptik nöbet beynin kuvvetli ve ani elektriksel boşalımı sonucu oluşan kısa süreli ve geçici bir durumdur.

Epilepsi, dünyanın her bölgesinde, erkek ve kadında, her türlü ırkta ve yaklaşık 100 kişide bir oranında görülebilen bir hastalıktır. Hastaların yaklaşık yarısında belirli bir neden bulunamaz. Belli bir grup hastada ise; gebelikte olabilen beyin gelişme problemleri, doğum sırasındaki nedenler, menenjit, beyin enfeksiyonu, beyin tümörleri, zehirlenmeler veya ciddi baş yaralanmaları epileptik nöbetlere yol açabilir.
Nöbetin nedeni tümör yada başka bir hastalık değilse, epilepsinin ilerlemesi söz konusu değildir, bazen yaşla birlikte nöbet sıklığı da azalabilir.

Epilepsi nöbetleri, çoğu zaman insana çok uzun sürüyor gibi gelse de 1-3 dakika içinde kasılmalar biter ve hastalar belli bir süre sonra nöbet öncesindeki normal aktivitelerini kazanırlar.
Epilepsi nöbetleri, değişik tiplerde olabilir. Nöbetler; büyük (genel, jeneralize tonik-klonik, grand mal, kasılma-çırpınma ile karakterize) yada küçük (kısmi, parsiyel, sadece yüz, kol yada bacakta kasılma veya anlamsız konuşma ve davranışlar ile karakterize) nöbetler şeklinde ortaya çıkabilir.
Ayrıca kısa süreli (5-10 saniye), gözlerini dikip sabit bakma, bu anda cevapsızlık şeklinde, kasılmasız dalma nöbetleri ile; özellikle sabahları uykudan uyandıktan sonraki dönemlerde ortaya çıkan ve kollarda sıçrama-atmalar tarzında myoklonik nöbetler de olabilir.

Epilepsi bulaşıcı bir hastalık değildir. Epilepsili kişinin hastalığının başkaları tarafından bilinmemesi için bir neden yoktur. Yakın arkadaşlarınız, akraba ve komşularınız, öğretmeniniz hastalığınız hakkında bilgi sahibi olmalıdır.
Epilepsili kişi evlenebilir ve çocuk sahibi olabilir. Bayanlar hamile kalmadan önce mutlaka doktoru ile görüşmelidir. Tedavide kullanılan ilaçların çocuk üzerine değişik etkileri nedeniyle; gebelik öncesi nöbetlerin tipine ve durumuna bakılarak uygun ilaç ve dozu doktor tarafından düzenlenmelidir.

Epilepsi tanısında en önemli nokta; nöbetler hakkında verilen bilgidir. Özellikle nöbeti gören kişinin doktor tarafından dinlenmesi gerekir. Genel fizik ve nörolojik muayene yapıldıktan sonra başvurulacak ilk laboratuar inceleme aracı; elektroensefalografi (EEG) dir. Bu tetkik, saçlı deriye elektrotlar yapıştırılarak beyin dalgalarının kaydedildiği bir yöntemdir. Epilepsi hastalığı tanısının konulmasında en önemli tetkiktir. Bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) ve magnetik rezonans incelemesi (MRI) epilepsi nöbetlerine neden olan olayların ortaya konmasında yardımcı olabilir.

Epilepsi ilaçla yada cerrahi olarak tedavi edilebilen, çoğu hastada (%70-75) tek ilaçla nöbetlerin kontrol altına alınabildiği bir hastalıktır. Epilepsili hasta ilacını kullanarak aktif ve başarılı bir yaşam sürebilir. Epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçlar; hastanın yaşına, fiziksel durumuna ve nöbet tipine göre uzman doktor tarafından verilmelidir. Bilinçsizce kullanılacak ilaç, nöbetleri önlemediği gibi istenmeyen yan etkilere de neden olabilir.
Eğer tedavi ile nöbetler bir kaç yıl (hastanın durumuna göre 2-4 yıl gibi) arka arkaya görülmezse, doktor kontrolunda ilaçların azaltılıp kesilmesi denenebilir. Nöbetler tekrarlamazsa tedaviye son verilir, tekrarlarsa tedaviye yeniden başlanır. İlacın kesilmesi, mutlaka hastayı izleyen doktor tarafından karar verilmesi gereken önemli bir konudur.

EPİLEPSİ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN KONULAR
1. Epilepsi kısa süreli nöbetler şeklinde tekrarlayan, beyinden kaynaklanan bir hastalıktır. Nöbetler ilaçla durdurulabilir.
2. Epileptik bir hastayı aşırı kollamaya, takip etmeye ve gereğinden fazla ilgi göstermeye gerek yoktur.
3.Epilepsi hastalığı olan kişi aşırı uykusuz kalmamalı, günde en az 7-8 saat uyumalıdır.
4. Aşırı çay, kahve ve kolalı içeceklerden kaçınılmalı, gece ağır yemek yenmemelidir.
5. Uzun süreli ve yakından televizyon seyredilmemeli ve fazla bilgisayar kullanılmamalıdır.
6. Epileptik hasta, aşırı efor sarfetmemeli ve bunu gerektiren sportif faaliyetlerden kaçınılmalıdır.
7. Alkollü içecekler, nöbet oluşumuna yol açabileceği ve epilepsi ilaçların etkilerini değiştirebileceği için kesinlikle kullanılmamalıdır.
8. Aç kalınmamalıdır.
9. Yüksek yerlerin kenarında bulunulmamalı ve ateş gibi yakıcı olabilecek yerlerden uzakta durulmalıdır.
10.Meslek seçiminde dikkat edilmelidir. Epileptik hastalar; askerlik, polislik, şoförlük, berberlik, inşaat ve kaynak işçiliği gibi meslekleri seçmemelidir.
11.Motorlu taşıt kullanılmamalıdır. 3 yıldan fazla bir sürede nöbet geçirmeyenlerde ve EEG leri normal olanlarda müsade edilebilir.
12.Epilepsili hasta elinden geldiğince üzülmemeli, olur olmaz şeyleri dert etmemelidir.
13.Epilepsili kişi evlenebilir ve çocuk sahibi olabilir. Epileptik kişi evlenecek ise eşi hastalığını bilmelidir. Bayanlar hamile kalmadan önce mutlaka doktoru ile görüşmelidir.
14.Alınan ilaçların hastalığı tamamen geçirmeyebileceği bilinmelidir. Ama ilaçlar nöbet gelmemesini yada sayısının azalmasını sağlayacaktır.
15.İlaçlar, düzenli ve mutlaka önerildiği şekilde kullanılmalıdır.
16.Nöbet geçirilme sayısı ile gün ve saatleri kaydedilmelidir.
17.Düzenli aralıklarla doktor kontrolüne gidilmelidir.
18.Hastalar, yanında iyi yüzme bilen birisi olmak şartıyla denize girebilir, fakat uzun süre denizde ve güneş altında kalmamalı, aşırı yorulmamalıdır.
19.Epilepsi kısmen de olsa hayatınızı etkileyebilir, ama normal, aktif bir hayat sürmenizi engellemez. Bazı meslekler dışında yapamayacağınız hiçbir şey yoktur.
20.Epilepsi çalışmanıza ve işinizde başarılı olmanıza engel olacak bir hastalık değildir. Unutmayınız ki; dünyada bir çok ünlü ve başarılı insan da epilepsi hastalığına sahiptir.

EPİLEPTİK NÖBET GEÇİREN BİR HASTAYA NE YAPILMALI? NE YAPILMAMALI?

YAPILMASI GEREKENLER
Sakin olun, hastanın baş ve vücudunu yana çevirin.
Nöbet sırasında yaralanmasını önleyin (Başını yere vurmasını, yataktan düşmesini önleyin. Çevresindeki kesici ve yaralayıcı cisimleri uzaklaştırın).
Yakasını ve varsa sıkı giysilerini gevşetin.
Eğer bilinçsiz hareketler yapıyorsa, sert olmayan hareketlerle engelleyin.
Nöbet anında neler yaptığını iyice gözleyin ve bunları doktorunuza anlatın.
Hasta kendine gelene kadar yanından ayrılmayın.
Mümkünse doktoruna bilgi verin.

YAPILMAMASI GEREKENLER
Panik yapmayın.
Hastayı telaşlandırmayın.
Ağzını açmak için uğraşmayın, dişleri arasına bir şey koymaya çalışmayın.
Dilin ısırılmasını önemsemeyin.
Yiyecek-içecek veya ilaç vermeyin.
Zor kullanarak engel olmayın, yatıştırıcı davranışlar içinde olun.
Yapay solunum ve kalp masajı uygulamayın.
Uyarıcı olduğu düşünülerek yapılan soğuk su dökme, tokat atma, ağrı verme gibi hareketler yapmayın.

Kaynak: Pediatriportal

Lösemili çocuklar kenti projesi nedir?

05.10.2010

kentlogo

LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR KENTİ NEDEN GEREKLİDİR?

ÇÜNKÜ Çocuklarda kanser hastalıkları hızla artmaktadır. Dünyada her yıl bir milyondan fazla çocuk, Türkiye’de ise her yıl yaklaşık 1200 yavrumuz lösemi hastalığına yakalanma riski altındadır. Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü bizleri ciddi şekilde uyarmaktadır; “2020 yılına kadar kanser hastalıkları % 60 oranında daha da artacaktır”

ÇÜNKÜ Hematoloji alanında son yıllarda ortaya çıkan olumlu ilerlemeler sayesinde çocuklarda lösemi hastalığının tedavisi %91’e varan oranda tam iyileşme ile sonuçlanmaktadır. Yani standart risk ALL’li 10 lösemili çocuktan 9’u normal yaşamlarına dönebilmektedir. Ülkemizde de bu başarının elde edilmesi için çok steril ortamlar, en yeni teknolojilerle donanmış ihtisas hastaneleri, tecrübeli sağlık personeli ile psikolojik ve sosyal desteklerin yer aldığı büyük merkezlere ihtiyaç olduğu açıktır.

ÇÜNKÜ Lösemi tedavisinde ilaçlar kadar hijyen, beslenme ve yaşama sımsıkı bağlanmak büyük önem taşımaktadır. Çocukların 3 yıl gibi çok uzun bir süre tedavi alacakları hastaneleri korku filmlerindeki kasvetli şatolara ve kan alan doktor, hemşireleri de vampire benzetmemeleri gerekir. Bir hastaneden çok sevimli bir yuva ve hiç taburcu olmak istenmeyecek sıcacık bir ev havası yaratılmalıdır.

ÇÜNKÜ Hiç bir çocuğun doğarken fakir veya zengin, sağlıklı yada hasta olmayı seçme şansı yoktur. Veya “Ben bu ortamda tedavimi sürdürmeyeceğim “ deme şansına da sahip değildir. Öte yandan Çocuk Hakları Sözleşmeleri gereğince her çocuk eşit koşullarda ve devlet güvencesinde tedavi olma ve yaşama şansına sahip olmalıdır.

ÇÜNKÜ Lösemi hastalığının tedavisi son derece pahalıdır. Yüzlerce milyar lira tutan bu tedavileri hiçbir ailenin bütçesi kaldıramamaktadır. Bu nedenle kâr amacı gözetmeyen, gerektiğinde parasız tedavi olanağı sağlayan vakıf hastanelerine ihtiyaç vardır.

ÇÜNKÜ Lösemili çocuğunu tedavi ettirebilmek için Ankara, İstanbul gibi büyük illere gelen ailelerin sokaklarda yatmayacağı, sıcak bir ortamda güler yüz ve anlayışla karşılanacağı, trafik çilesi çekmeyeceği çağdaş merkezlere ihtiyaçları vardır.

ÇÜNKÜ Çocuğu hastalanan anne ve babaların tek düşüncesi çocuklarına moral vermek ve bir an önce biricik yavrularının iyileşmesini görmek olmalıdır. Bir torba kan bulmak için hastane hastane dolaşmamalı, imza, rapor kuyruklarında saatlerce bekletilmemeli, bir kutu ilaç için eczane önlerinde vakit geçirmemelidirler.

ÇÜNKÜ Türkiye’de kemik iliği nakli imkanları son derece kısıtlıdır. Düzenli ve çok gelişmiş bir “İlik Bankası” bulunmaması nedeniyle hastalar yurt dışına yollanmakta gereksiz ödemeler yapılmaktadır. Öte yandan özellikle çocuklarımız kemik iliği nakli olabilmek için sıra beklemekte aylarca sonrasına randevu verilmektedir. Bu kadar süre içerisinde yaşama şanslarını kaybedebilmektedirler

LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR KENTİ KURULUŞ PLANI

– ANA HASTANE BİNASI
– POLİKLİNİK ve ACİL SERVİS ÜNİTESİ
– AYAKTAN TEDAVİ ÜNİTESİ
– KAN BANKASI ve KEMİK İLİĞİ BİLGİ BANKASI ÜNİTESİ
– APART OTEL BİNASI
– HASTA AİLESİ YAŞAM KONUTLARI
– OKUL ÜNİTESİ
– KONUK EVLERİ
– BİLGİ İŞLEM -KÜTÜPHANE ve KÜLTÜR MERKEZİ
– TOPLANTI VE KONFERANS SALONU, SİNEMA-TİYATRO SALONU
– SPOR KOMPLEKSİ
– ALIŞVERİŞ MERKEZİ
– İDARİ OFİS ve HASTA İLİŞKİLERİ ÜNİTESİ
– BECERİ ATÖLYELERİ
– ORGANİK TARIM ARAZİSİ
– HAYVAN ÇİFTLİKLERİ
– SOĞUK HAVA DEPOSU
– SOSYAL TESİSLER VE SATIŞ- MERKEZİ

LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR KENTİ’NDE YAŞAM

Hastanesi, oteli, okulu, evleri, sineması, spor sahaları, atölyeleri ve alışveriş merkezleriyle tam bir kent yaşamı oluşturulacaktır. Kent sakinleri asla yalnız kalmayacak, dışlanmayacaklardır. Arzu ettikleri, görmek istedikleri sanatçıları, sporcuları, devlet büyüklerini ve yakın dostlarını şehirlerinde misafir edebileceklerdir.
Lösemili çocuklar hem kardeşlerini, akrabalarını hem de kardeş okullardan arkadaşlarını davet edebilecekler, yarışmaları, etkinlikleri paylaşabileceklerdir.
Diledikleri zamanlarda doktorlarından izin alarak gezilere katılabilecek hatta dünyayı dolaşabileceklerdir.
Kent içerisinde trafik gürültüsü, otobüs egzos dumanı asla yer almayacaktır. Ulaşım kent girişinden itibaren yaya yolları ve minik elektrikli arabalar kullanılarak sağlanacaktır. Hatta koşulların el verdiği noktalarda minik tayların çektiği faytonlar çocuklarımızın hem eğlence kaynağı olacak hem de ulaşımlarını sağlayacaktır. Lösemili Çocuklar Kentinde kanser yapabilme etkisi olmayan tüm teknolojik cihazlar, haberleşme araçları, görsel ürünler ücretsiz olarak kullanılacaktır.
Kısacası rüya gibi bir yaşam, çocuk kahkahalarının çınladığı, yüzleri her zaman gülen insanların yer aldığı, kelebeklerin çiçekten çiçeğe uçtuğu ortamlarla güzelleşecektir.

www.losev.org.tr

Tomografi zararlı mı?

14.09.2010

tomografi

Vücudunuza yüksek dozda şua alarak kanser riskinizi artırırsınız.

Tomografiye alınan hasta bir şüphe ile alınır. Bazen hekimler hastayı ikna etmek için korkularını körüklerler. “Hım.. baş ağrınız beyindeki tümöre ait olabilir. Tomografi yapılmadan kesin bir şey söyleyemeyiz…” Cümlesini duyan hasta sonuç eline verilene kadar geçen iki üç günü uykusuz geçirir. Ne kadar baskılarsa baskılasın en kötü ihtimal şuur altına gelip takılır. Tetkik sonrası uzun dönemli depresyona giren pek çok hasta vardır.

Hiçbir şikayeti olmayan bir kişinin “sadece tarama amaçlı” tüm vücut tomografisi veya kısmi tomografi yaptırması doğru değildir.

Bildiğiniz gibi herhangi bir nedenle röntgen çektirdiğimizde veya tomografi, mamografi, anjiyografi gibi tetkikler yaptırdığımızda vücudumuz zararlı röntgen ışınlarına maruz kalıyor. (örneğin sık yapılan mamografilerin meme kanserini tetiklediğine dair bilgiler var.) Tabi ki bir hekim önerisi ile ve gerçekten ihtiyaç olduğunda bu tetkikleri yaptırmamız gerekir ama şurası bir gerçek ki ülkemizde bazı tetkikler gereğinden fazla isteniyor. Bazen de hastalar tetkik yaptırmak için ısrarcı oluyor. Bu yüzden yukarıda bahsedilen tetkikleri yaptırırken bir yandan da şua aldığınızı sakın unutmayın…

CT tomografiler basit röntgen tetkiklerine kıyasla çok daha fazla şua yayarlar (50-200 kez daha fazla)

Çocuklar radyasyona bağlı kanserlere karşı daha hassastırlar bu yüzden onların tetkiklerinde daha dikkatli olmak gerekir. İki kez CT scan çektirdiğinizde Japonyada atılan atom bombasına 2.5 km uzakta bir kişi kadar radyasyon alırsınız. CT Tomografilerin kanser riski yaş küçüldükçe daha artar, yaş büyüdükçe azalır. En büyük risk genç bayanlarda görülür. Kalp hastalığından şüphelendiğimiz her kişiye CT koroner anjiyografi öneremeyiz. Öncelik daha zararsız olan efor testinde olmalı. Bulgular çok kuvvetli ise ayırıcı tanı için radyasyon riski gözardı edilerek CT tomografi yapılabilir.

Sonuç olarak eğer doktorunuz şüphelendiği belirli bir hastalığın kesin teşhisini sağlamak için tomografi istediyse tabi ki yapılmalıdır, ancak akciğerlerime bir baktırayım bir şey varmıymış diyerek tomografi çektirmek veya arasıra başım ağrıyor bir beyin tomografisi çektireyim demek doğru değildir.

Murat KINIKOĞLU

Katarakt Nedir?

14.09.2010

katarakt

Katarakt, gözdeki doğal merceğin saydamlığını kaybetmesidir. Saydamlığı bozulan lens isli, buzlu veya lekeli cam gibi olur ve görme ile ilgili şikayetler başlar. Gözlerden birinde veya ikisinde birden meydana gelebilir. Bir göz genellikle diğerine göre daha fazla etkilenir. Katarakt olgunlaştığında cisimler şekilsiz bulanık veya zayıf görülür. Göz yorgunluğu ve baş ağrısı oluşur.

Göz merceğinin bir kısmı saydamlığını kaybederek bulanıklaşırsa, ışık bu bulanık kısımlardan geçemez. Mercekten daha az ışık geçtiği için görüş bulanıklaşır.
Kataraktlı gözlerde görme bulanıklığı, kataraktın derecesine göre, az bulanık görmeden başlayarak sadece ışık görecek dereceye kadar çok değişik seviyelerde olacaktır. Katarakt genellikle yaş ilerlemesine bağlı olarak görülür ancak nadir olmakla birlikte, bebeklerde de doğduklarında katarakt görülebilir.


KATARAKT NEDEN OLUŞUR?

-Katarakt genellikle yaşa bağlı oluşur.
-Katarakt yeni doğan bebeklerde, çeşitli metabolizma hastalıklarıyla beraber görülebilir.
-Göze gelen darbeler sonucu oluşabilir.
-Diyabet hastalarında oluşabilir.
-Göz içi iltihapları sonrasında oluşabilir.
-Uzun süreli kortizon kullanımı sonrasında oluşabilir.

Genellikle yaşlanmanın etkisiyle katarakt oluşumuna rastlanır. Yaşlanan insanlarda kırışıklıklar ve saçtaki beyazlamalar gibi kataraktla da karşılaşılır. Bunun dışındaki nedenleri ise travmalardan sonra, aşırı X ışını ya da güneş ışığına maruz kalınması, sigara kullanımı, genetik faktörler, gözdeki yaralar, doğuştan gelen hastalıklardır.


KATARAKT OLUŞTUĞUNA DAİR BAZI İŞARETLER:

* Sisli,puslu,bulanık görme.Bazen çift görme de olur;ancak katarakt ilerledikçe bu durumda genellikle kaybolur.
* Gözlük camlarını sık sık değiştirme ihtiyacı doğar.Ancak Katarakt belli bir noktayı aşınca,cam değiştirme de görüşü iyileştiremez olur.
* Gözler üzerinde bir film varmış gibi hissetme,bir tülün veya bir çağlayanın ardından bakıyormuş gibi görme.Kataraktlı kimse,daha iyi görmek için sık sık gözlerini kırpıştırır.
* Genelde kara olan göz bebeği renginin değişmesi.Göz incelenirken göz bebeği gri,sarı veya beyaz görülebilir,ancak bu değişiklikler her zaman farkedilmeyebilir.
* Işık problemleri örneğin gece araba kullanılması giderek güçleşir, çünkü merceğin puslu kısmı, karşıdan genel far ışınlarını dağıtır ve bunların çift görünmesine veya gözün kamaşmasına neden olur. Keza kataraktı olan kimse, okurken ya da yakın işler yaparken yeterli ışık bulamamaktan yakınır.


KATARAKT NE ZAMAN ALINMALIDIR?

Görme bozukluğu kişinin günlük yaşamını aksatacak kadar ilerlediğinde kataraktı ameliyatla alınmalıdır.Birincisi kadar genel olmayan ama daha acil olan ikinci durum ise tamamen buzlu cam gibi (opak) duruma gelip olgunlaştığında alınması durumudur.Olgunlaşmış bir kataraktın şişmesi ve hatta göz içinde dağılması bile mümkündür.Bu gibi değişimler,kalıcı görüş kaybı tehlikesi taşırlar.

Kalıtımsal kataraktlarda ise,eskiden standart uygulama,bebek altı aylık olana kadar beklemekti.Son zamanlarda yeni doğmuş bebeklerin katarakt ibe başarı alınmaya başlanmıştır.Çocuklardaki ileri kalıtımsal kataraktların erken alınması,tek veya iki gözün kullanılmaması yüzünden görüş kaybı riskini azalttığından önemli bir gelişmedir.


KATARAKTIN TEDAVİSİ NASIL YAPILIR?

Katarakt’ın bugün için tek tedavi şekli cerrahidir (ameliyattır). Çocuk veya yaşlı kataraktlarının ameliyatlarında teknik olarak bazı faklılıklar olmakla birlikte katarakt ameliyatında yapılan işlem, kataraktın alınıp yerine bir göziçi merceği yerleştirilmesinden ibarettir.


KATARAKT AMELİYATI

Katarakt ameliyatı çocuklarda genel anestezi ile erişkinlerde ise lokal anestezi ile yapılmaktadır. Lokal aneztezi enjeksiyonla (iğneyle) veya enjeksiyonsuz (iğnesiz); damla ile yapılabilir. Günümüzde katarakt ameliyatı, halk arasında ”laserle katarakt ameliyatı” olarak bilinen tıbbi adı ”FAKOEMÜLSİFİKASYON” veya kısaca ”FAKO” olarak isimlendirilen bir teknikle yapılmaktadır. Bu teknik, halk arasında ”dikişsiz katarakt ameliyatı” olarak isimlendirilmektedir. Gerçektende bu teknikte dikiş gerekmemektedir. FAKO ameliyatı, laserle katarakt ameliyatı olarak bilinmektedir. Fakat burada kullanılan enerji, gerçekten laser enerjisi olmayıp ultrason (ses titreşimleri) enerjisidir. Fako tekniğinde katarakt, ultrason enerjisiyle küçük parçalara ayrılıp emilerek tümüyle temizlenmekte, ancak kataraktın kapsülü yerinde bırakılmaktadır. Yerinde bırakılan kapsülün içine de, göziçi merceği yerleştirilmektedir. Göziçi mercekleri sert, katlanabilir olmak üzere iki çeşittir. Katlanabilir göziçi mercekleri, daha küçük bir kesi yerinden göziçine takılabildiği için birtakım üstünlükleri vardır. Göziçi mercekleri polimetilmetakrilat, akrilik, silikon gibi değişik materyallerden üretilmektedir. Bu materyallerin çeşitli avantaj ve dezavantajları mevcuttur. Cerrah, bunları ameliyat olacak gözün özelliklerini gözönünde tutarak hangi tür göziçi merceği kullanacağını önceden planlar veya ameliyat esnasında da duruma göre plan değişikliği yapabilir.

Solaryumun sağlığa zararı var mı?

13.09.2010

solaryum

Uluslararası Kanser Araştırma Merkezi’nin sunduğu rapora göre, solaryumun kanserojen etki yarattığı kesinleşti. Araştırmadan çıkan asıl çarpıcı sonuç ise şu: Eğer 30 yaşınızdan önce solaryuma girmeye başladıysanız, cilt kanseri olma riskiniz de yüzde 75 oranında artıyor.

YASAL ÖNLEMLER GELİYOR
Solaryumun zararları konusunda Avrupa da çözüm arayışında. 90’lı yıllarda solaryum kullanımında patlama yaşanmasının, kıtada cilt kanseri vakalarındaki artışta etkili olduğu belirtiliyor. Avrupa Birliği bünyesinde çalışmalar yapan Avrupa Komisyonu da solaryumla ilgili çarpıcı sonuçlar elde etmiş. Bu ülkelerde özellikle gençler arasında solaryum kullanımının yaygınlaşması Avrupa Birliği’ni harekete geçirmiş. Hatta Avrupa Komisyonu’nda şu günlerde solaryum kullanımı konusunda yasal önlemler de alınma aşamasında. Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden uzman doktor David J. Leffell’e göre artık ultraviyole ışınlarının kansere sebep olma süreciyle ilgili bir soru işareti kalmadı. Leffell, “Bunun aksini iddia edenler ya dürüst değiller ya da işlerine gelmediği için bu gerçeği görmezlikten geliyorlar. Bu durumda sorumluluk tamamen kişiye ait” diyor. Solaryuma girmeden mutlaka okuyun…

MİT 1
SOLARYUM KANSERE SEBEP OLMAZ
Yapay ultraviyole ışınlarının kansere sebep olduğuyla ilgili bir kanıt olmadığı iddia ediliyor. Oysa 20’li yaşlardaki kadınlarda en sık görülen ikinci, 30’lu yaşlardaki kadınlarda ise en sık görülen üçüncü kanser çeşidi; cilt kanseri. Bu oranlar, güneşe aşırı derecede maruz kalındığını gösteriyor. Araştırmalar özellikle 15-16 yaşından itibaren UV ışınlarına maruz kalmanın melanoma sebep olduğunu gösteriyor. Son yıllarda cilt kanserindeki bu artışın sebebi, solaryumun yaygınlaşmasına bağlanıyor.

MİT 2
KENDİNİ İYİ HİSSETMENİ SAĞLAR
Bunu savunanlar, ışığın modu yükselttiğini ve endorfin hormonu salgılanmasını artırdığını savunuyorlar. Evet, bronz bir görünüm insanın kendisini daha iyi ve seksi hissetmesini sağlayabilir. Ama bu psikolojik etkilerin yanı sıra kanser oluşumunu artırması, kırışıklıkları fazlalaştırması da önemli değil mi sizce? Siz en iyisi 15 koruma faktörlü kreminizi sürüp, açık havada yürüyüş yapmakla yetinin.

MİT 3
D VİTAMİNİ KAYNAĞIDIR
D vitamini kemiklerin ve kasların gelişimini sağlar. Günlük ihtiyaç ise gün içinde alınan güneşten karşılanabilir boyuttadır. Bu da vücudun otomatik olarak D vitamini üretmesini sağlar. Brown Üniversitesi’nden ve Amerikan Kanser Araştırma Derneği’nden profesör Martin Weinstock’a göre fazla UV ışınlarından daha fazla D vitamini alınmıyor. Ayrıcı solaryum cihazlarında ne kadar D vitamininin vücuda verildiğini gösteren bir ölçü birimi bulunmuyor.

MİT 4
GÜNEŞ IŞINLARINDAN DAHA AZ ETKİLENİRSİNİZ
Solaryumu savunanlar, solaryumlu bir cildin güneşten daha az etkilendiğini söylerler. Bu doğru; bronz bir cilt güneşten daha az etkilenir. Ama asıl problem cildinizin zarar görüp görmediğidir. Mount Sinai Tıp Fakültesi’nden Albert Lefkovits, solaryumun bir zararını da şöyle açıklıyor: “Açık renkli kişiler güneşe çıkınca ıstakoz gibi kızarabilir ama solaryumu tercih ettiklerinde de ciltlerini kurutabilirler.”

MİT 5
SOLARYUM GÜNEŞE GÖRE DAHA GÜVENLİ
Bu mitin savunma noktası, solaryum ışığının altında geçirilen sürenin önceden belirlenebilir olması ve cilt tipine göre seçilmesi. Bu nedenle UV ölçüsünü siz belirlerseniz hem istediğiniz renge kavuşursunuz, hem de fazla yanmayı engellemiş olursunuz. Ama Doktor Weinstock bu kontrolün olması gerektiği gibi yapılmadığını söylüyor. Dr. Rigel ise solaryumda kullanılan ışınların doğal güneş ışınlarına göre 2-3 kat daha etkili olduğunu belirtiyor.