Arama:

Etiket Bulutu







‘almanya’

Üsküdar Vapuru Faciası

24.07.2013



72 baca numaralı “Üsküdar”; Şirket-i Hayriye’nin 1927 senesinde, Almanya Elbing’de F. Schichau GmbH. tezgâhlarında yaptırdığı talihsiz vapurdur. 148 gros, 64 net tonluk olup, teknesi sactandı. 6.6 metre genişliğinde, 33.1 metre uzunluğunda olup, 2.1 metre su kesimine sahipti. 350 beygir gücünde tripil (3 silindirli) buhar makinasıydı. Uskurlu vapurun hizmete giriş senesi; Eylül 1927…

Yaz /kış; 344 yolcu alan ve saatte 8 deniz mili hız yapabilen “Üsküdar”; 1 Mart 1958 günü 31 yaşında iken, İzmit Körfez Hattı’nda çalışırken, aniden çıkan fırtına neticesinde Gölcük önlerinde battı ve 392 kişiye mezar oldu. Aynı yıl batığı denizden çıkartılarak enkaz olarak satıldı.

O yılarda bölgede lise eğitimi sadece İzmit’te verildiği için öğrenciler İzmit merkeze gidip gelmekteler. Gölcük ve Karamürselli gençler İzmit’e gitmek için en kolay yol olduğu için deniz yolculuğunu tercih ediyorlar. Yolcu sayısının artması üzerine Denizcilik İşletmeleri daha büyük bir vapur olan Şehir Hatları’nın 72 no’lu Üsküdar’ı haftasonu Körfez’e yolluyor.
1 Mart 1958 Cumartesi günü Gölcüklü öğrenciler her Cumartesi olduğu gibi saat 12.00’de İzmit’teki okullarından çıkarak vapura biniyorlar. Fırtına nedeniyle bütün öğrenciler eski olan vapura binemiyor. Binemeyenler kurtuluyor.

Öğle vapuru 500’ün üzerinde yolcusuyla yola çıkıyor ve fırtına patlıyor. Derince açıklarına geldiklerinde şiddetli fırtına gemiyi yan deviriyor ve batmaya başlıyor. Gölcüklü lise öğrencilerinin neredeyse tamamı, kıyıdaki çaresiz ve gözüyaşlı ailelerinin gözleri önünde bu faciada hayatını kaybediyor.

Sarıkamış Harekatı

03.06.2010

sarikamis-harekati

Osmanlı Devleti, Almanya ile yapılan anlaşmanın ardından Birinci Dünya Savaşı’na girmek zorunda kalmıştır. Ancak Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış olması ve yeterli hazırlıkları yapma imkânı ve zamanı olmadığından dolayı savaşın ilerleyen dönemlerinde büyük olumsuzluklarla karşı karşıya kalmıştır.

Osmanlı donanmasına bağlı Yavuz ve Midilli gemilerinin Sivastopol’u bombardımanının ardından 1 Kasım 1914 günü Rus Ordusu hududu geçerek baskın tarzında taarruza başlamıştır. Erzurum genel istikametinde ilerleyen Rus Kuvvetleri, 7-12 Kasımda Köprüköy ve 17-20 Kasımda cereyan eden Azap muharebelerini kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Savaşın ilk aylarında meydana gelen bu durum, Ordunun subay ve erleri üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır. Ancak ağır zayiat veren 3’üncü Türk Ordusu, geri çekilen düşmanı takip edememiş; daha elverişli bir arazide toplanmak, takviye kuvvetlerinin gelmesini beklemek ve yeni bir Rus taarruzunu karşılamaya hazır olmak amacıyla 8-10 km kadar geri çekilmiştir.

Avrupa’da savaşın mevzi harbine dönüşmesi ve Galiçya’da Avusturyalıların Ruslar karşısında zor durumda kalmaları üzerine Başkomutan Vekili Enver Paşa, müttefiklerin Avrupa’daki yükünü hafifletmek için ”Alman Başkomutanlığının da etkisiyle” Doğu Cephesi’nde Rusların imhasını hedef alan büyük ölçüde kuşatıcı bir taarruza karar vermiştir.

enverpasa

Enver Paşa, icra edilecek bir taarruzla 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Doğu Anadolu’da kaybedilen toprakların (Kars, Batum, Artvin ve Ardahan) geri alınmasını ve müteakiben harekâtın Kafkasya’ya aktarılmasını mümkün görüyordu.

Enver Paşa, bu amaçla 14 Aralık 1914’te İstanbul’dan Köprüköy’e gelmiştir. Taarruzun bahara bırakılmasını öneren 3’üncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’yı görevinden alarak 3’üncü Ordu Komutanlığını kendi üzerine almıştır.

Bu harekâtı icra edecek 3’üncü Ordu; 9, 10 ,11’inci Kolordular ve 2’nci Süvari Tümeninden oluşuyordu. Cephedeki Rus mevcudu 100.000, 3’üncü Ordunun mevcudu ise 120.000 idi. Türk ordusu sayıca fazla olmasına rağmen Ruslar, ağır silah, topçu ve donatım bakımından kesin bir üstünlüğe sahiptiler.

22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Muharebeleri’nde Türk Ordusunun uyguladığı plan, bir kolorduyla düşmanın cepheden tespitini, iki kolorduyla kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km kadar gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesiyle büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu.

3ordu

Tamamen karlarla kaplı, çok yüksek dağlık ve yolsuz bir arazide o günün koşulları altında kış donatımından yoksun yaya ve atlı birliklerle yapılan bu harekât çok riskli idi. Özellikle 10’uncu Kolordu birlikleri, Allahuekber Dağları’nı aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar gerekse mevcut silahlar yönünden çok zayiat vermiştir. Nitekim Türk kuvvetlerinin büyük bir kısmı soğuktan donarak ölmüştür. Sarıkamış’a girebilen 300 kişilik bir kuvvet de Ruslar tarafından geri atılmıştır. Bu başarısızlık karşısında Enver Paşa, 10 Ocak 1915’te 3’üncü Ordu komutanlığını Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa’ya devrederek İstanbul’a dönmüştür.

dogucephesi

Bu muharebelerde Rusların zayiatı 30.000, Türklerin zayiatı ise 60.000 kadardır. Ruslar; Türklerden 200 subay, 7000 eri esir, 20 makineli tüfekle 30 topu ganimet olarak almışlardır. Bu muharebeler sonucunda Doğu Anadolu, Rusların işgaline maruz kalmıştır.

12


Bilahare 3’üncü Türk Ordusu, taarruzdan önce işgal etmiş olduğu Azap mevziine (Tutak-Narman hattı) çekilmiştir. Takviye kuvvetler alarak Rus taarruzlarını bu hatta karşılamaya hazırlanmıştır.

Sarıkamış Harekâtı ile ilgili haberler, ancak sonradan kamuoyu gündemine geldiğinden burada olup bitenler çok sonraları açıklığa kavuşturulmuştur.

Sarıkamış Kuşatma Harekâtı; düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan başarılı bir plandı. Ancak stratejinin faktörlerinden zaman ve iklim şartları iyi değerlendirilemediği için bu sonuç kaçınılmaz olmuştur.
16

Sarıkamış, Türk harp tarihinin en acı muharebelerine sahne olmuştur. Türk Ordusu, ağır koşullar altında yapılan bir muharebede kahramanca savaşmıştır. Türk Ordusunun kayıplarındaki asıl etkenler, çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliğidir. Çok ağır koşullar altında kahramanca savaşan Türk askeri, muharebenin sonuna kadar direnmiş, vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı, Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin bir delilidir.

17

Kımız ın ‘ötelerden gelen’ efsanesi..

23.05.2010

kimiz

Orta Asya’dan dünyanın birçok yerine dağılan ve geriye asla dönmeyen bir millet Türkler.
Sevinçlerini, hüzünlerini, aşklarını ölüleri ile birlikte Orta Asya’nın ucsuz bucaksız bozkırlarına gömüp,
yeni sevdalanacak toprakların peşine düşen Türk milleti, yanlarında ister istemez hep acıyı da taşımışlar. Bu acı kendi içinde nice ermişler, erenler ve büyük alimler çıkmasına vesile olmuş.
Zira, sevgiler tembeldir, acılar üretken.
Göçlerle birlikte taşınan acıların üretken olduğunu biraz sonra okuyacağınız bir Doğu Türkistanlı’nın yaşam serüveninde daha iyi anlayacaksınız.
Doğu Türkistan’dan Kemalpaşa’ya taşınan otağı ve kımızı ile bir yaşam öyküsü bu.
Türkiye’de ilk ve tek olan bir vadiden söz edeceğiz aynı zamanda.

Yıl 1935. Henüz Çinliler Doğu Türkistan’ı işgal etmemiş ve bu topraklarda yaşayan insanlar, ileride görecekleri büyük acılardan habersiz mütevazı hayatlarını sürdürüyorlardı.
Şirzat Doğru hayata gözlerini tam da bu sırada açar. 14 yıl boyunca ülkesinde mutlu bir çocukluk dönemi yaşar.
Ancak sene 1949’u gösterdiğinde büyük felaket baş gösterir ve doğudan Çinliler, batıdan Ruslar bu ülkeyi işgale girişir.
Üç koldan karşı atak geliştiren Kazaklar, karşı tarafın çok güçlü ve donanımlı olmasından dolayı topraklarını terk etmekten başka bir çare bulamazlar.
Şirzat Bey ve ailesi, Alibeg Hakim önderliğinde gözleri yaşlarla dolu olarak yola koyulur.
Üç kız kardeşini ve vatanını geride bırakmak zorunda kalmıştır, Şirzat Bey.
Geriye dönüp onları almalarına imkan yoktur tıpkı anılarını almalarının mümkün olmadığı gibi.

Büyük bir göç başlamıştı Doğu Türkistan’dan. Düşmanlardan kaçan yüzbini aşkın insan önce Taklamakan Çölü’ne vurdu kendilerini.
Çölde onbinlerce kişi yaşamını yitirdi. Hayatta kalanlar ise geceleri yanlarında götürdükleri hayvanları keserek kanlarını içiyorlardı.
Bu sayede gerek su, gerekse vitamin ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.

Taklamakan Çölü’nü çok zorlu ve acılı bir şekilde geçen Doğu Türkistanlılar ve Şirzat Bey ikinci büyük engel olan Himalaya dağlarına yöneldiler.
Yükseklere tırmandıkça insanlar şişip, patlayarak ölüyorlardı. Şirzat Doğru, “5 yaşındaki çocuklar 80, 90 kg. kadar oluyorlardı.
Daha sonra ise bu yavrular patlıyor yaşamlarını yitiriyorlardı” diyor.
Bu hastalıkla nasıl mücadele edeceklerini oranın yerli halkına sorduklarında önce kulaklarına inanamadılar ama yapacakları başka birşey de yoktu.
‘Alkol içmelisiniz. Alkol yoksa birbirinizin idrarını için’ diyordu oranın yerlisi. Hayatta kalmak esastı. Alkol yoktu bu göçebe insanlarda.
İkinci şıkkı uygulamaktan başka çareleri de.

İki sene yaya olarak süren bu zorunlu göç nihayet Himalayalar’ı aştıktan sonra bitmişti.
Hindistan’da iki yıl kalan Şirzat Bey ve onlarla hareket edenler buradan Türkiye’ye Kızılhaç’ın yardımı ile 1954 yılında gelirler.

Yazının devamı için »

Almanya’da bir konser

12.05.2010

frankzappa

Seksenli yıllar, Berlin Olimpiyat Stadyumu. Alman gençler hıncahınç doldurmuş stadı. Çünkü filozof-sanatçılarından Frank Zappa konser verecek.
Ama bir sorun var: Konser saati gelmiş olmasına rağmen sanatçı ortada yok.
Yarım saat, bir saat geçiyor, yok…
Tam iki saat sonra teşrif ediyor. Ağır adımlarla sahneye çıkıyor, mikrofonun önünde durup seyirciye bakıyor.
Sonra eliyle bir Nazi selâmı çakıveriyor birden:
“Heil Hitler!”
Stadyumda ölüm sessizliği… Berlinliler şaşkın. Yavaş yavaş bir homurtu yükselmeye başlıyor.
Sahnedeki adamsa hiç oralı değil. Tekrar çakıyor Nazi selâmını.
“Heil Hitler!”
Seyircilerin küçük bir kısmı, aynı şekilde bağırarak cevap veriyor ona. Ama sanatçı hâlâ memnuniyetsiz.
Daha sert bir Nazi selâmı veriyor ve bağırıyor avazı çıktığı kadar: “Heil Hitler!”
Bu sefer seyirci hazırlıklı… Stadyumun yarıya yakını sahnedeki adamın söylediği şeyi bir ağızdan tekrarlıyor. Ne var ki tatmin olmuyor Frank Zappa… Karşısındaki binlerce kişiye ters ters baktıktan sonra yine veriyor o selâmı, yine bağırıyor.
“Heil Hitler!”
Kitle artık ne yapması gerektiğini anlamış durumda. Bir ağızdan “Heil Hitler!” diye cevap veriyorlar, bütün stadyumu inleterek.
Bir sessizlik oluyor.
Kısa ama gergin bir sessizlik.
Frank Zappa’nın sözleri bozuyor sessizliği: “Ey Almanlar, gördüğüm kadarıyla siz hâlâ akıllanmamışsınız. Yok size konser!
Dönüyor arkasını ve çekip gidiyor sahneden.

Almanya’da bir nalbur

20.06.2009

almanci1

Almanya’da, bir Türk’ün işlettiği nalbura, bir alman girip bir şeyler istemiş.

Alman’ı anlamayan çırak çocuk, içeri doğru bağırmış;

– ustaaa, bi turist geldi, bi şeyler söylüyo anlamıyooom…