Arama:

Etiket Bulutu







‘Atatürk’

Ankara – 1928

06.05.2012


”Kemal Paşa’nın Türkiye’sinden görüntüler” diyor resmin altında. ”Başkent olması, Ankara’yı çok canlı bir şehire dönüştürdü” denilmiş daktiloyla düşülmüş notta….
Bu arada gözden kaçmaması için bir noktaya daha değinilmiş ve üç katlı ahşap yapının ”Cihannüma” sı üzerinde yuva yapmış leyleklere işaret edilmiş.. Kalpaklar, Milli Mücadele yıllarının kanıtı…

ankara1

Bedia Muvahhit

18.11.2010

bedia_muvahhit1

Cumhuriyetin ilanına birkaç ay var. Sıcak bir İzmir yazı. Yıl 1923… Yakılıp yıkılan bir kent yeniden onarılıyor, yaralar sarılıyor. Korku ve acı dolu yıllarda örselenmiş yüreklere umut aşılamak için tiyatro iyi gelir diye düşünülmüş: Darülbedayi sanatçıları İzmir’de. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal de…
Uşakizade Muharrem Bey’in evinde kalan Mustafa Kemal’i ziyarete giden Darülbedayi sanatçıları, onun “Türk kadını sahneye çıkmalı. Bu sahnemiz için elzemdir” sözleri üzerine, toplulukla turneyi düzenleyen oyuncu Ahmet Refet Muvahhit’in eşi Bedia Hanım’ı sahneye çıkarırlar. Oyunun adı “Ceza Kanunu”. Tarih, 11 Ağustos 1923… İbnürrefik Ahmet Nuri’nin Georges Courteline’den çevirerek uyarladığı bu oyun, sürekli sahnede kalan ilk Türk kadınını tanıttı bizlere. Vasfi Rıza Zobu, bu olayı anılarında şöyle değerlendiriyordu: “Davayı kazanmış Müslüman Türk kadını, imtihanını muvaffakiyetle vermiş ve böylece Türk sahnesine ‘irade-i Milliye’ ile yerleşip sahip olmuştu.”

Sahneye ilk adım atılan bu tarihten, 1975 yılında emekli oluncaya kadar, sahneden hiç inmeyen Bedia Muvahhit, yalnız oyuncu olarak değil, oyun yazarlığı, çevirmenliğiyle de tiyatromuza hizmet verdi. Sinemayı da unutmamalı. 1923’te “Ateşten Gömlek” filmiyle beyaz perdede farklı bir izleyici kitlesinin önüne çıkan sanatçı, “İstanbul Sokakları”nda, “Karım Beni Aldatırsa”, “Söz Bir Allah Bir”, “Beklenen Şarkı”, “Paydos”, “Bir Gecelik Gelin”, “Bozuk Düzen”, “Şoförün Kızı”, “Sokak Kızı”, “Ateşli Çingene”, “Son Mektup”, “Lekeli Melek”, “Sevinç Gözyaşları”, “Manyaklar Köşkü”, “İstanbul Kaldırımları”, “Barut Fıçısı”, “Çapkınlar”, “Gülmeyen Yüzler”, “Hep O Şarkı”, “Yaşlı Gözler”, “Üvey Ana”, “Zehirli Hayat”, “Bizim Kız” gibi filmlerde beğeni kazanan roller oynadı.

Bedia Muvahhit, 1897 yılında İstanbul’da doğdu. Babası, İstinaf Mahkemesi Müddeiumumisi Şekip Bey, annesi Refika Hanım’dı. Çocuk yaşta, Rumca ve Fransızca öğrenen sanatçı, Büyükada’daki Saint Antoine’da başlayan öğrenimini, Terakki Mektebi ve Notre Dame de Sion’da tamamladı. Türkiye’de yeni kurulan Telefon Şirketi’ne alınan ilk Türk kadınları arasında yer alan Muvahhit, Erenköy Kız Lisesi’nde Fransızca öğretmenliği de yaptı. O günlerde, Darülbedayi sahnesinde izlediği bir oyun sonrası imzalı resmini istediği Ahmet Refet Muvahhit’le 1921 yılında evlendi. Eşinin ölümünden sonra, ikinci evliliğini 1933 yılında Şehir Tiyatroları’nda besteci ve piyanist olarak çalışan Avusturyalı Friedrich Von Statzer ile yaptı. Evliliği 18 yıl sürdü… Sanatçı 1950 ve 1973 yıllarında iki kez jübile yaptı; 1980 yılında Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi’ni hazırladı. 1981 yılında Atatürk Sanat Armağanı’na layık görüldü, 1987 yılında ise Devlet Sanatçısı oldu. 1988 yılında İstanbul Sinema Günleri Jürisi sanatçıya Altın Lâle Ödülü verdi.

Tiyatromuzun başarılı bir kadın oyuncusu olduğu kadar, birikimi ve dünyaya bakışıyla da örnek bir kişiliği olan Bedia Muvahhit, bir ev kazası sonrası kaldırıldığı İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 20 Ocak 1994 günü yaşama gözlerini yumdu. Dört gün sonra da, Beyoğlu’ndaki Küçük Sahne Binası içindeki sahneye adı verildi. Bir de, Türk Kadınlar Birliği onun adını yaşatmak için, sahnelerimizde, “İlk önemli rolünü” oynayan genç kadın oyunculara her yıl ödül vermekte.

bedia_muvahhit8   bedia_muvahhit5jpg1   bedia_muvahhit4bedia_muvahhit3   bedia_muvahhit6   bedia_muvahhit2

Menemen olayı

02.06.2010

kubilay

Menemen Olayı yada Kubilay Olayı, 23 Aralık 1930 günü İzmir’in Menemen ilçesinde öğretmen-yedeksubay
Mustafa Fehmi Kubilay’ın ve yardımına koşan bekçiler Hasan ve Şevki’nin bir grup meczup tarafından şehit edilmesiyle başlamış, ardından kurulan Divanı Harp’te de olayın failleri olarak yargılanan sanıklara çeşitli cezalar verilmesiyle sonuçlanmış bir olaylar zincirini içerir.

Olaylar Menemen’de cereyan ettiği için Menemen Olayı da denmektedir, ancak çoğu Menemen dışından belli bir grubun faili olduğu olay için ilçenin bütününün isminin kullanılmaması daha doğrudur.

Siyasi bağlamda da Kubilay Olayı, 1930’da Ali Fethi Okyar tarafından Atatürk’ün tavsiyesiyle kurulmuş olan ve 17 Kasım 1930’da kendi kendini fesheden, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci ana muhalefet partisi Serbest Fırka’nın 99 günlük varlığı ile bir arada değerlendirilmektedir.

Mustafa Fehmi Kubilay (baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep) Giritli bir ailenin çocuğu olarak 1906 yılında dünyaya geldi. Öğretmenlik eğitimini tamamladıktan sonra 1930 yılında Menemen’de yedeksubay sıfatıyla askerlik görevini yapmaktaydı.
kubilay3

23 Aralık 1930 sabahı Menemen’de cereyan eden tuhaf hadiseler genel anlatıma göre şu seyri izlemiştir: Sabahın erken saatlerinde, çember sakallı, başlarında sarık, sırtlarında cüppe, Manisa’dan o gün gelmiş dördü silahlı altı meczup, belediye meydanında tekbir getirerek gezinmeye başladı. Bazı kaynaklar içki ve uyuşturucu tesirine atıfta bulunmakta iken, sanıklardan Sütçü Mehmet Emin sonradan ifadesinde Nakşibendilik tarikatına mensubiyet göndermelerinde bulunmuş, Manisa’da vaazında bulundukları hocaları saymıştır. Grup “biz şeriat ordusuyuz” diyerek Menemen Müftü Camiine girmiştir. Elebaşı ” Giritli Derviş Mehmet” (başka bir deyişle Kubilay’ın hemşerisi) olup, yanında da Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan vardı. Derviş Mehmet camide namaz kılanlara kendini ” Mehdi” olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini söyledi. Arkalarında 70 bin kişilik Halife ordusu olduğunu, öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceği gibi tebligatlarda bulundu. Camideki yeşil bayrağı alıp önce uzun bir sopaya takarak, sonra da Menemen şehir meydanında kazdıkları bir çukura diktiler. Bayrağın çevresinde dönmeye, tekbir getirmeye, zikretmeye ve “Şapka giyen kafirdir! Yakında yine şeriata dönülecektir.” diye bağırmaya başladılar. Bayrağın altından ahaliden bazı kişileri (bir fabrikada çalışan Hayimoğlu Jozef de dahil) geçirdiler. Kasabaya halife ordusunun geleceği iddiası saf insanları korkuttu. Biraz tezahürat bile topladılar.

Olayların ilçedeki askeri birlikte duyulmasıyla, bir bilgiye göre, alay komutanı yedeksubay Kubilay’ı bir manga askerle birlikte olay yerine gönderdi; başka bir bilgiye göre ise Kubilay sadece meydandan geçmekteydi. Askeri birlik sevki senaryosunda Kubilay ve askerlerin silahlarında mermi bulunmamakta olup, süngü takmışlardı. Kubilay, askerlerini meydan girişinde bırakarak, nümayişçilerden teslim olmalarını istedi. O anda gruptan açılan ateş sonucu yere düştü. Meydandan geçmekte olduğu senaryosunda, Kubilay üniformasının kendisini koruyacağına güvenerek tahrikçilere tek başına yaklaşmış ve Derviş Mehmet ile tartışmaya başladı, hatta bir tokat aşketmiş ve bunun üzerine Derviş Mehmet tarafından vurulmuştur. Görgü tanıklarının genellikle doğruladıkları üzere, Kubilay yaralı halde cami avlusuna sığındıysa da, Derviş Mehmet ve arkadaşları peşisıra geldiler. Derviş Mehmet, çantasını açıp testere ağızlı bağ bıçağını çıkardı ve yaralı yedeksubay Kubilay’ın başını oracıkta gövdesinden ayırdı. Kesik başı yeşil bayrağın sopasına dikmeye çalışırlar ancak bir türlü başaramazlar. Birisi ip getirir ve Kubilay’ın başı yeşil bayrağın dikili olduğu sopaya iple bağlanır.

Olay yerine yetişen Bekçi Hasan ateş edip gruptan birini yaraladı. Ancak açılan ateş sonucu o da şehit düştü. Arkadaşının yardımına koşan bekçi Şevki de açtığı ateş sonucu şehit düştü. Birkaç dakika içinde üç şehit verilmiş, bir baş kesilmişti.

Bu aşamada askeri birlik yetişir. Komutan “Teslim olun!” diye bağırır. Ancak olay çatışmaya dönüşür ve askeri birlik ateş eder. Göstericilerden Derviş Mehmet de dahil bazıları yere serilirken, bazıları kaçar. Daha sonra hepsi birden yakalanır.

Kubilay Olayı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 1925’deki Şeyh Sait İsyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica olayıdır.

Devlet sert tepki göstedi.
27 Aralık 1930 günü Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında bu konuda bir toplantı yapıldı. Kaynakların ifadesine göre, Atatürk, Kubilay Olayına çok kızmıştı. Daha birkaç yıl önce Yunan İşgalinin acılığını tatmış bir muhitte bu olayın meydana gelmesi üzerine, bazı kaynaklara göre, ilçenin haritadan silinmesini emretti. Ertesi gün de, “Böyle emirler verirsem, uygulamayın, sonra bir daha sorun”, dedi. Ancak olayın niteliği ve cereyan ediş şekli nedeniyle çileden çıktığı muhakkaktır. 28 Aralık 1930’da orduya gönderdiği başsağlığı telgrafında, “Mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmalarının bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadise” olduğunu belirtti.

31 Aralık 1930 günü Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir’in merkez ilçelerinde 1 Ocak 1931’den itibaren 1 ay süre ile Fahrettin Altay komutasında sıkıyönetim ilan edilmiş ve 1. Kolordu Komutan Vekili General Mustafa Muğlalı başkanlığında bir Divanı Harp kurulmuştur. 7 Ocak 1931’de bu kez İzmir’de yine Mustafa Kemal Paşa başkanlığında ikinci bir toplantı yapıldı. Olaya doğrudan veya dolaylı katılan 105 sanık (anayasayı cebren tağyir, eyleme iştirak, azmettirme veya Mehdi Mehmedin Mehdiliği için harekete geçtiğini bildikleri halde zamanında Hükümete haber vermedikleri ve tekkelerin seddinden sonra ayini tarikat icra ettikleri suçlamalarıyla) 15 Ocak 1931’dan itibaren Divanı Harp’te yargılanmaya başlandı, 24 Ocak 1931 günü iddianame okundu ve 29 Ocak 1931 günü mahkeme 36 (ölmüş olan bir sanık ile 37) kişinin idama mahkum edilmesine, 40 kişinin sorumsuzluğu nedeniyle salıverilmesine, 27 sanığın beraatine, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmesine hükmetti ve karar Meclis’in onayına sunuldu. İdam hükümlülerinin 6’sının yaşı küçük olduğundan, onların ölüm cezaları ağır hapse çevrildi. T.B.M.M. Adalet Divanı ayrıca iki idamlığın cezasını 2 yıl hapse çevirdi.

Kalan 28 sanık, 3 Şubat 1931 gecesi Menemen’de idam edildi. Bazıları Kubilay’ın başının kesildiği yerde asıldı. Mahkumlardan biri idam sehpasının önünden kaçabildi. İki hafta sonra yakalandı ve ertesi gün idam edildi. Olayın hemen ardından Menemen’de devrim şehidi iki bekçi ve Kubilay adına anıt dikildi. Anıtın üzerinde şöyle yazar:

kubilay2

“İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz.”

Sıkıyönetim, 28 Şubat 1931’de Manisa ve Balıkesir’den, 8 Mart 1931’de de Menemen’den kaldırıldı.

Avrupa’ya talebe

12.05.2010

sadiirmak
“İstanbul Üniversitesi’ nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm:
“Avrupa’ya talebe yollanacaktır. ” Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane,
Lozan yeni imzalanmış,bu durumda Avrupa’ya talebe…
Lüks gibi gelen bir şey…
Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz.
Benim ismimin yanına Atatürk, “Berlin Üniversitesi’ ne gitsin.” diye yazmış.
Vakit geldi, Sirkeci Garı ‘ndayım; ama kafam çok karışık. Gitsem mi, kalsam mı?
Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?
Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir müvezzi ismimi çağırdı.
“Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.”
“Benim” dedim.
Telgrafi açtım, aynen şunlar yazıyordu:
“Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz. ”
İmza
Mustafa Kemal
Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım.
“Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme.” dedim.
“Düşünün 1923’te o kadar kişinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin
önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?”
Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm.
Önce Istanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum. Kürsü başkanı oldum.
Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.
Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof.Dr. Sadi Irmak’ım.”

İki farklı mektup

13.04.2010

ab-turk

Biraz uzun ama özellikle cevabı okumak lazım.
Aşağıda iki açık mektup bulacaksınız.
Bu mektuplar, Paris’te yaşamakta yada yaşamış olan ve bilimsel çalişmalarla uğraşan iki değerli (ve duyarlı) Türk vatandaşı tarafından kaleme alınmış.

1.Mektup (Çağrı)
—————————————————————–
Fransız’ların gerçek yüzünü öğrenmek için, bu yazıyı lütfen okuyun.
Aslında bu, bütün Avrupa Birliği ülkelerinin ortak görüşü ancak her nedense çıkıp delikanlı gibi konuşmayıp işi yokuşa sürüyorlar.
Ben şu an Paris’te doktora çalışmaları yapmak için bulunmaktayım….
Buradaki basın yaklaşık bir haftadır hergün baş sayfadan Türkiye haberleri veriyor.
Ben de sizinle çıkan haberleri paylaşmak istedim:

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki burada, sol basın bile artık ırkçılığa varan bir Türkiye karşıtlığı yapıyor. Seçimlerden sonra çıkan haberler zaten Türkiye’yi neredeyse Afganistan gibi gösterdi ve hemen ardından
Türkiye’nin AB’ye dahil edilmesine elbirliğiyle karşı çıkılması temelini hazırlamak için gazetelerde Türkiye’yi ve Türkleri küçük
düşürücü haberlerin yer almadığı bir gün bile geçmiyor….

Le Figaro’da çıkan bir haber, Avrupalı bir diplomatın, ‘Esasında onları kimse Avrupa’da istemiyor ancak nasıl dışarıda tutacağımızı da bilmiyoruz.” dediğini belirtirken, bugun Le Monde baş sayfadan, Giscard
D’Estaing’in, “Türkiye’nin AB’ye girişi AB’nin sonu olur” başlıklı roportajını ve D’estaing’in bir grup Türk’ü göstererek “onlar bize
benzemiyor” dediği karikatürünü yayınladı. (Le Monde burada en çok okunan ve en saygın gazetelerinden biri bildiginiz gibi!!!!)…..
Zaten amaç, bu şekilde Avrupa halkını hazırlamak ve sonra da Türkiye’nin AB’ye girişini refaranduma bağlayarak halktan red cevabı almak…. Gazetelerde ayrıca hergün okuyucu kösesi mektupları yayınlanıyor, ben de bir mektup gonderdim ancak henüz basmadılar….basacaklarını da umut etmiyorum. Zaten, sonuçta demokratik ve özgur diye geçinen basın
şu an gerçekten felaket derecede ırkcı ve yanlı propaganda yapıyor…..
Ben AB’ci bir insan değilim, üzüntüm AB’ye giremeyeceğiz falan diye değil, ancak bu kadar da aşağılanmayı Türk milletinin ve ülkemizin hak etmedigini düşünüyorum….

Sonuç olarak, Avrupa medeniyeti bitmiş arkadaşlar…..inanin ki burası ırkçılık, Haçli zihniyeti ve ikiyuzlulukten geçilmiyor….
Mesajima son verirken bir de çağrıda bulunmak istiyorum, Fransızca bilen arkadaşlar, lütfen güzel fransızcanızla, biraz da
bizim sesimizi duyuralım…Le Monde ve Le Figaro okuyucu köşesinde mektupları yayınlıyor Fransızca bilen arkadaşlar, elestirilerinizi,
Avrupa’nın irkcılığını, Türkiye’ye karşı nasıl herzaman duşmanca tutum alındığı hakkında biraz fikirlerimizi gonderirsek, belki birinciyi,
ikinciyi yayinlamazlar ama onucuyu kesin yayınlarlar….

Sevgiler, Saygilar


2. Mektup (Cevap)
———————————————————
Ben de bilimsel araştırmalarım için bir süredir Paris’te yaşayan ve yurdunu oldukça seven bir Türk vatandaşıyım. Emel Akçalı isimli zatı tanımam ama kendisinin de memleketini tanımadığından eminim.
Türkiye, sizlerin de çok iyi bildiği gibi malesef Ankara,Istanbul ve Izmir’in kalbur üstü semtlerinden ibaret degildir. Türkiye, ne Ankara’daki Tunalihilmi Caddesi, ne Istanbul’daki Bagdat caddesi nede Izmir’deki Hatay Caddesi’dir.

Hayatımın bir kısmını Paris’te geçirdiğim gibi, bir kısmını da Anadolu’nun kasabadan bozma yeni il olmuş bir kentinde, acil servis hekimliği yaparak geçirdim. Bu nedenle Türkiye nedir? Avrupa neresidir? ve kime Türk denir? kime benzer? iyice öğrenme fırsatım oldu. Biz onlara benzemediğimiz kadar onların da bize benzemedikleri kesin. Hem de hiç mi hiç benzemiyorlar. Adamlar kitap okuyorlar. Alelade bir Fransız’in evinin bir odasının tüm duvarları, mutlaka kütüphanedir. Burada televizyonda yazılı izni olmadan kimsenin yüzünü dahi gösteremezsiniz (haber ne olursa olsun).
Fransız televizyonlarında paparazzi programı yoktur, bulunmaz.
Fransa’da iki banka hesabı açtıramazsınız. “illa ki bir tane olmak zorunda” ve gene nedenini niçinini açıklamadan 500 Euro’nun üzerindeki parayı başkasına gönderemezsiniz. Bir hafta içinde bankamatikten 250 Euro’dan fazla para çekemezsiniz. Daha fazlası için de hesabınızda para olsa dahi bankaya nedenini bildirmek zorundasınız. Bankaya durup dururken 500 Euro’dan fazla nakit para yatıramazsınız. O parayı nereden ve kimden aldığınızı söylemek zorundasınız.
Bu haliyle Türkiye tam bir özgürlükler ülkesi değil mi?????

Gelelim Sosyal devlet kavramına; Fransa’da belirli bir gelirin altında (yılda 20,000 Euro/kişi başı) para kazanıyorsanız, kazancınız oranında devlet kiranızı öder. (%65’e varan miktarlarda) Her doğan çocuğa, daha doğmadan ayda 130 Euro para verir. Ama bu paranın kullanılacağı yerleri de denetler. (Cocuk bakıcısı, kres, okul makbuzu v.s.)
Fransa’da istihdam yaratmak icin haftalık çalişma saatleri gecen yil, 39 saatten 35 saate indirilmiştir. Devlet, kendi eliyle ayni işi yapmak için daha fazla adam istihdam etmektedir.

Gelelim Türkiye’ye: Benim doktor olarak çalıştığım 200.000 nüfuslu Anadolu kentinde, çocuklarin 2 yaşından önce hastalanarak ölebilecekleri “doğal” kabul edildiği için doktora götürülmezdi. Götürülse bile ilaçları alınmaz, masraf yapılmazdı. Ama çocuk 2 yaşını devirmişse, yatırım yapılabilirdi.
Cocuklar kışın zaturre, yazın ishalden ölürlerdi, 3 yaşındaki çocuğa Ankara-Samsun karayolunda saatte 120 km ile giden yolcu otobüsü çarptığını bilirim.(ne işi varsa o çocuğun orda)

Gene aynı şehirde işsizlik %65, okur yazarlık oranı kadınlarda %70 idi. Bu il merkezimizde hergün en az 10-12 adli vaka olur, yurdum insanı kendini bilmezce içki içip, daha sonra birbirinin boğazını keserdi. Kesmeklede kalmaz, sonra hastaneye getirir ve “kurtar bunu doktor, yoksa seni gebertirim” derdi. Bunu gören hastane polisi ilk ortadan kaybolan eleman olurdu. Bahsettiğim şirin ilimizin bir beldesinde 6500 nüfus yaşamaktadır. Ancak bu belde belediyesinde çalışan tam 2200 işçi vardır. (İşte gerçek seçim yatırımı ….)
Bu işçilerden hiçbiri işe alındıklarından beri hiç maaş alamamıştır.
Belediye bu işçilerin sigorta pirimlerini ödeyemez. Ama halk hastanelere gider gider gelir. Bu beldede her iki kişiye bir belediye işçisi düşmektedir. (kendini saymıyoruz)

Değil Fransa, dünyanın hiçbir medeniyeti bu ölçüyü yakalayamaz! Türkiye’de yuzbinlerce aile halen tezekle ısınmakta iken, Fransa’da enerji Türkiye’dekinin yarı fiyatıdır.

Fransa’da özel okul, dersane, özel ders ve özel hoca kavramları yoktur. Her çocuk eşit derecede eğitim alır. Gerçek fırsat eşitliği vardır. Temel eğitim lise sonuna kadardır ve ücretsizdir. 26 yaşına kadar bir genç öğrenci, sağlık sigortası kapsamındadır. Tüm sağlık giderleri karşılanır.
Fransa’da milletvekillerine maaş ödenmez.
Bilemiyorum bu listeyi daha uzatmaya gerek var mı ?

Benim kızdığım ve sinirlendiğim, ülkemin kaçırdığı fırsatlar ve etrafa, o vurgunculara saçtığı paralardır. Ülkemin insanı malesef kara cahildir ve bu artık bir toplum politikası halini almıştır. Bir düzenbaz parasıyla siyasete atılıp, 3 ayda pilav üstü döner dagıtarak %7.5 oy alıyorsa, Bir dolandırıcı memleketinden 20,000 oy alıyorsa ve niye ona oy verdiniz diye soranlara halkım, “Hepsi soyguncu, bu soyguncu’nun kralı, biz de gittik en kralına oy verdik” diyebiliyorsa….. Gerçekten biz çok farklıyız demektir. Bunun için adamın gazetesine çizdiği karikatüre gocunmaya gerek yok.

Malesef Atatürk’ün mirasına sahip çıkamadık. Halkımızı eğitemedik, eğitimli, kültürlü insanlar azınlığın da azınlığı haline geldi. Bunun için Avrupa’daki gazetelere mektup yazmaya gerek yok, biz önce kendi gazetelerimize mektup yazalım da, “külhan agzı” ile mangalda kül bırakmayan 3 günlük yazarları kovalayıp yerlerine yazar gibi yazar bulalım, insanımıza gazete okutalım. 1979 senesinde Türkiye’de basılan yerel gazetelerin sayısı Tüm Avrupa’da basılan yerel gazetelerin sayısından daha fazla idi. Şimdi Türkiye’deki tüm gazete okurları aynı partiye oy verse %1’i ancak geçiyor. Sen daha kalkmış “Le Monde”a yazı yazmaktan bahsediyorsun. A kardeşim, senin mesajını kim kime yazacak, kim kime anlatacak !!!!

Ne işimiz var bizim oralarda ??? Ben memleketimi mükemmel bir hale getireyim, o gelip benim ayaklarıma kapansın. Bu kadar onurumu iki paralık etmeyeyim. Yoksa gazetedeki yazı ile Fransızın aklındaki Türkiye imajı değişmez ki ???

Antalya’da iki hafta tatil yapan Fransız bir çift bana, “HİÇ TÜRK GÖRMEDİKLERİNİ” söylemişlerdi. Çünkü sokaklarda çarşaflı ve sarıklı kimse yokmuş !!!!
Ben daha ne diyim ki ???
“Haklısın dedim. Antalya özerk bölge… Türkler giremiyor oraya, turistler için orası… Hem zaten çok sıcak”
Öküz öküz olunca Avrupa’lı olsa ne olur, benim beyin hücrelerime yazık degil mi ??
Adama anlatacam orada, Antalya Türk dolu, yok öyle birşey diye… Boşver gitsin….. ”
Türkler yazın Kuzey’de tatil yapıyorlar” dedim geçtim.. Haksız mıyım ?

Askerle Güreş

11.04.2010

ataturk

Atatürk Bir gezisinde, Kolordu binasιnιn kapιsιnda aslan yapιlι bir Mehmetçik gördü. Çağιrdι ve güler yüzle sordu:

– Sen güreş bilir misin?

Yanιndakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçigi güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fιrladι. Ceketini çιkarιp Mehmet’e ense tuttu:

– Haydi, birde benimle güreş!

Katιksιz ve temiz Anadolu çocuğu Ata’sιnιn yüzüne hayranlιkla baktι:

– “Atam,” dedi. “Senin sιrtιnι yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarιr?”

Kaynak … Millet Dergisi

Atatürk’ümüzün bu özelliklerini biliyor muydunuz ?

09.06.2009

ataturk

* Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu,

* Atatürk ismi verilen bir çiçeğin olduğunu,

* Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal olduğunu,

* Bir röportajda “Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” diye sorulur,
Atatürk: “Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz”. BM yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke biz oluruz dediğini,

* Yıl 1938, General McArthur´un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
“Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal´i görmek için neler vermezdim” dediğini,

* Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı :
“Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk´ tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir” dediğini,

* Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı :
“Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir”

* Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu,

* Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var.
Ama dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üsteğmen Kara Fatma olduğunu,

* `Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landin`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını,

* Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina´daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,

* “Minber” adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi geçtiğini

* Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metni bırakmıştır. Diyor ki: “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm” ,

* Yıl 2005, Amerika´nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi “Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk´ ü örnek alsın yeter” dediğini,

“Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gurur duyuyorum.”

M.Kemal ATATÜRK

Atatürk’ün İtalyanlara cevabı…

22.05.2009

 ataturk

Birgün italyan Büyükelçisi Ata ile görüsmek ister ve huzura kabul edilir.

O zamanιn muhtelif ekonomik-siyasi konularι hakkιnda konusulduktan sonra, büyükelçi

“Ekselans, dün Roma ile yapmιs oldugum bir görüsmede hükümetimizin Hatay’ι almak istedigi kararιnι size iletmem söylendi” der.

Odada buz gibi bir hava eser. Ata, büyükelçiye birseyler daha ikram eder ve iki dakikalιgιna odadan ayrιlιr.

Döndügünde ayagιnda çizmeleri, üzerinde maresal üniformasι, belinde tabancasι vardιr.

Dogruca masasιna gider, manyetolu telefondan Maresal Fevzi Çakmak’ιn baglanmasιnι ister ve Çakmak’a:

” Pasa, italyan dostlarιmιz Hatay’a gelmek istiyorlarmιs. Hazιr mιyιz” der.

Fevzi Çakmak durmu anlar ve

“Biz hazιrιz Pasam” diye yanιtlar…

Ata büyükelçiye döner ve:

“Biz hazιrmιsιz. Hükümetinize söyleyin, isterlerse gelip Hatay’ι alabilirler”  der..