Arama:

Etiket Bulutu







‘Baba’

Çocuğumun babası

05.03.2014



Adam Süpermarkette kasa kuyruğundayken harika bir fıstığın kendisine el salladığını fark etmiş, o ‘güzel şey’i nereden tanıdığını anlamak için çaba harcarken
“Beni tanımadınız mı? Siz çocuklarımdan birinin babasısınız” demiş fıstık kız.
Adamın aklı birden uçup gitmiş, hafızası yıllar önce bir iş seyahatinde eşini aldattığı o tek geceye gitmiş,
”Siz.. Siz.. Arkadaşımın ‘Bekarlığa veda gecesinde bilardo masasının üzerinde öff Aman Tanrım..” demiş adam müthiş pişman bir şekilde başını öne eğerek..
“ Saçmalamayın..!” demiş kız sinirlenerek..” Bunları da nerden çıkardınız?.. Ben oğlunuzun sınıf öğretmeniyim..!”

Kaynak : Yıldırım Tuna

Meraklı Kedi

21.11.2011

merakli-kedi1

Kızım 6 yaşındayken durup dinlenmeden sorduğu sorularla beni bunaltırdı.. Bir gün ona ” Sana bir şey söyleyeceğim… Merak kediyi öldürür diye bir şey duydun mu?..” diye sordum, ” Yoo..” dedi.

” Bak bir kedi varmış, çok meraklıymış, bir gün yerde büyük bir delik görmüş, içine bakarken düşmüş ve ölmüüşşş..”

” Baba ..” dedi,

” Evet??..”

” Deliğin içinde ne varmış?..”


Kaynak : Yıldırım Tuna

Aytaç Arman

18.11.2010

aytac_arman2

Asıl adı Veysel İnce olan sanatçı 22 Haziran 1949 Adana’da doğmuştur.
1971 yılında Ses dergisinin açtığı yarışma ile sanat hayatına başlayan Arman’ın ilk filmi yine aynı yil Yılmaz Güney’in çektiği “Baba” oldu.
1973 yılında Süreyya Duru’un yönettiği “Bedrana” filmi ile yıldızı parladı.
Daha sonra oynadığı sosyal içerikli filmlerle dikkati çekti.
Sayıca az ama nitelikli filmlerde oynayarak sinemada kendisine haklı bir yer edinen Aytaç Arman’ın önemli filmleri arasında Düşman (Zeki Ökten), Bedrana (Süreyya Duru), Biri ve Diğerleri (Tunç Başaran), Av Zamanı (Erden Kıral) ve Gece Yolculuğu (Ömer Kavur) yer alıyor.
Yeşilçam’ın entelektüel sinemacılarından Ömer Kavur’un vazgeçemediği oyunculardan birisi oldu. 70’lerde başlayan sinema yolculuğu şimdi TV dizileriyle devam ediyor.
Ödülleri;
25. Antalya Film Şenliği – 1988, En İyi Erkek Oyuncu, Gece Yolculuğu
40. Antalya Film Şenliği – 2003, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Gönderilmemiş Mektuplar
25. Siyad Türk Sineması Ödülleri – 2003, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Gönderilmemiş Mektuplar
Antalya Altın Portakal Onur Ödülü – 2006

aytac_arman11   aytac_arman3   aytac_arman6aytac_arman   aytac_arman7   aytac_arman41

Babalık zor zanaat

02.08.2010

elif-safak

Baba oğlunun belli bir şekilde yetişmesini istiyor. Kendi olmak istediği gibi bir adam yapmaya çalışıyor onu. Olamadığı adam. Hangi bölümde okuyacağını, kimlerle arkadaşlık etmesi gerektiğini, boş zamanlarda ne yapacağını sadece bilmek değil, belirlemek de istiyor. Halbuki oğlan artık olmuş bir delikanlı. Ve bir isyan bayrağı asmış güvertesine. Gidiyor pupa yelken, açık denizlere. Kendi denizine…

Babalık tek bir günde edinilen bir paye değil. İnsanın bebeği olur olmaz kazandığı bir unvan değil. Baba olmak, öğrenmesi belki de bir ömür boyu süren bir hayat dersi aslında; yürümekle aşınmayan hem engebeli hem dallı budaklı bir uzun yol. Ne dönemeçlerden geçiyor insan yol boyunca. Ne dağlar tepeler aşıyor farkında bile olmadan. Nerelerde tökezleyip düşüveriyor yere, dizini incitme pahasına, sonra kalkıp ayağa, yola devam ediyor. Azimle, olgunlukla…
Babalık, annelikten daha geç başlıyor. Anne, daha henüz karnındayken hissediyor bebeği, sevmeye başlıyor. Hatta daha rahme bile düşmeden, bebeğin fikrini, idealini, soyut halini seviyor belki de. Günbegün büyüyor sevgisi. Cisimleşiyor, kristalleşiyor. Annelik de bir nevi öğrencilik ama mayası ve kimyası itibarıyla babalığınkinden çok farklı. Baba olmak bebek doğduktan sonra başlıyor, önce değil. Göz teması lazım muhakkak. Ama o da yeterli değil. Ne zamanki bebek dilleniyor, ayaklanıyor, bebeklikten çıkıp çocuk oluyor, baba daha iyi iletişim kurmaya başlıyor.

BABANIN OLAMADIĞI ADAM

Geçiyor yıllar. Buluğ çağı geldiğinde baba ilk büyük sınavını veriyor. Oğlan çocuğunun babaya karşı açtığı ilk büyük savaş bu dönemde yaşanıyor. Daha önce su yüzüne çıkan küçük küçük sürtüşmeler ve babaya duyulan o büyük hayranlık bir kenara, şimdi oğlan çocuğu ilk defa bir varoluşsal kopuş yaşıyor. Şöyle bir sallanıyor babanın kayığı. Ama ardından yeniden dengesini buluyor. Baba oğlunun belli bir şekilde yetişmesini istiyor. Kendi olmak istediği gibi bir adam yapmaya çalışıyor onu. Olamadığı adam. Hangi bölümde okuyacağını, kimlerle arkadaşlık etmesi gerektiğini, boş zamanlarda ne yapacağını sadece bilmek değil, belirlemek de istiyor. Halbuki oğlan artık olmuş bir delikanlı. Ve bir isyan bayrağı asmış güvertesine. Gidiyor pupa yelken, açık denizlere. Kendi denizine…
Üniversite yıllarında araları biraz açılıyor ister istemez. Oğlan başka bir şehire gidiyor okumaya. Baba, o sene ilk defa hızla yaşlanıyor. Bilmezdi oğluna bu kadar düşkün olduğunu, onu evden uğurlayana kadar. Bir boşluk hissiyle uyanıyor sabahları. Geceleri yüreğinde bir sıkışma. Halbuki duygusal bir adam değildir. Ya da öyle zannederdi bunca senedir. “Hanım ne yapar ne eder bu oğlan oralarda?” diye soruyor zaman zaman. Cevabını beklemediği bir soru bu aslında. Cevaplanması gerekmeyen sorulardan, sırf sorulmuş olması önemli.
Arada bazı derslerde yaşanan birkaç aksama sayılmazsa eğer, oğlan iyi bir ortalamayla bitiriyor üniversiteyi. Mezuniyet töreninde anne ve babası gururla gülümsüyor. Çok resim çekiyorlar o gün. Oğlan arkadaşlarını ailesine tanıştırıyor. Anne memnun, baba memnun. Yalnız o zamana kadar akla gelmeyen bir düşünce başlıyor babanın içini kemirmeye. Oğlunun hiç kız arkadaşı yok. Var da yok gibi. Halbuki bunca sene aman yanlış kıza âşık olur, yoldan çıkar diye endişe eden kendisiydi. Oğlunun hemen hemen hiçbir zaman karşı cinsle yakınlaşmamasını isteyen de gene kendisiydi. Ama madem ki okul bitti, üniversite geride kaldı şimdi birdenbire algıları değişti. Artık istiyor ki oğlunun yanında iyi bir kız arkadaş olsun, hani şöyle mazbut bir aileden mütevazı güvenilir bir kız.
Zaman hızla geçiyor. Oğlan iş hayatına atılmış. Tam bir işkolik. Deli gibi çalışıyor. Babanın kendini en aciz hissettiği dönem başlıyor. Öyle bir hayat kurdu ki oğlu kendisine, değil müdahale etmek kurallarını anlayamıyor, köşelerini kavrayamıyor. İlk defa kendi kendisine sormaya başlıyor. Nasıl bir insan acaba oğlu? Nasıl biri? Ve baba, ancak o zaman anlıyor ki aslında kendi oğlunu ne kadar az tanıyor. Neler okuyor, neler izliyor, bilgisayar karşısında kimlerle yazışıyor… Hiçbir şey bilmiyor ki. Oğlu bir muamma. Üniversitenin ilk yıllarında oturup konuşurlardı. Okudukları kitapları paylaşırlardı, farklı farklı görüşlerden filozofları sevmekle beraber, gene de bir ortak zemin vardı. Ama şimdi o da kalmadı sanki. Baba ilk defa oğlunu daha yakından tanıma gereği duyuyor.
Daha çok telefon açıyor. Sabah akşam olmadık saatlerde cepten yakalıyor. Oğlan babasının bu ani ilgisi karşısında evvela biraz bocalıyor. “Bugün ne yaptın?” diye soruyor babası. Halbuki oğlan gelmiş artık otuz iki yaşına. Çocuk değil ki hesap versin. Hem neyi ne kadar anlatabilir ki? Tuhaftır, başka ailelerde anneler baskı kurar “Oğlum hadi evlen torun ver bize” diye. Burada anne bu tür talepleri tekrarlıyor ama esas babaya bir haller oldu. Bilmek istiyor. Oğlunun hayatında olmak istiyor. Bir an evvel evlenmesi bile sanki o kadar önemli değil.
Oğlan bunu babasının ölüm korkusuna bağlıyor. Zaman zaman gittiği terapistine anlatıyor. “Babam çok değişti, sabah akşam yokluyor beni. Aramadığımda hep sitem ediyor. Çocuk gibi oldu.”
Terapist soruyor. “Belki seni daha iyi tanımak istiyordur.”
Acıyla gülümsüyor o zaman genç adam. “Tanımak istemek demek yüreğini önyargısızca o insana açmak demek. Yoksa bunun adı görmek istediğini görmektir. Babamın beni hakikaten tanımak istediğini hiç sanmam.”
Kapanmayan bir gedik var baba oğul arasında. Ne zaman böyle oldu, açıldı bu mesafe? Ve neden şimdi bir köprü kuramıyorlar bu boşluğun üstüne?
Otuz altı yaşında genç adam. Babasının karşısına çıkmaya cesaret ediyor hayatında ilk defa. Ona açacak kendini. Saklamayacak. “Baba,” diyor “Sana bir şey söylemem lazım. Seni üzmekten, vereceğin tepkiden çekindiğim için bunca zaman kendime sakladım. Ama artık böyle saklanarak yaşamak istemiyorum. Beni olduğum gibi görmeni istiyorum. Beni bu şekilde sevebilecek misin baba, merak ediyorum. Çünkü ben seni olduğun gibi seviyorum.”

BABA VAR SADECE İSMİ BABA

Yaşlı adam bakıyor oğluna. Yüzünde endişeli bir bekleyiş. Duymak istediğinden emin değil. Ama susturmaya, durdurmaya da gücü yok.
“Baba ben eşcinselim….”
Babalık tek bir günde edinilen bir paye değil. Öğrenmesi bir ömür süren bir hayat dersi aslında. Ve bir erkeğin babalık sınavında ne not alacağı bu tür duygusal dönemeçlerde çıkıyor ortaya.
Baba var sadece ismi baba. Bir gölgeden ibaret. Baba var otoriteyi ve saygı görmeyi her şeyden fazla seviyor. Güce tapıyor. Baba var oğluyla beraber yürüyor hayatın patikalarında; değişmeyi, dönüşmeyi biliyor, su gibi akışkan, yüreği arz kadar geniş. Baba var oğlunu eşcinsel olduğu için bir kalemde evlatlıktan reddediyor. Ve etrafın ne dediğini, nasıl dedikodu yağacağını her şeyden fazla önemsiyor. Baba var evladının mutluluğunu her şeyden üstün görerek ve onu iyi bir insan olarak yetiştirmeyi önemseyerek yüreğinin kapılarını hayatın nice rüzgârına açık tutuyor…
Baba var hiç sevmemiş aslında. Baba var yüreği uçsuz bucaksız bir derya.

Elif Şafak

Apartman

10.04.2010

roofer

Sivri damın üzerinde, keskin bir koku dağıtan yaş tahtalara keseri vuruyor, bir taraftan da batıya doğru inmeye başlayan güneşi gözlüyordu. Ağustosun sonuna yaklaştıkları için mal sahibi çatının çabuk örtülmesini istemişti. Yağmurlar başlar diye korkuyordu. Bunun için sekiz kişi iki gündür hep çatıda uğraşıyorlardı.

Öğleyin şöyle on dakika dinlenip biraz ekmekle yarım karpuz yemiş, hemen işe başlamıştı. Böyle yüksekte (apartman beş katlı idi) ve yarı yatmış, yarı ayakta durarak yaş tahtalara abanmak ve mütemadiyen başının üst tarafmda keser sallamak insana sersemlik, hatta baş dönmesine benzer bir şey veriyordu.

Bir akşam olsa, bir eve gitse, bir arka üstü yatsa ve karısı ile küçük kızına şöyle göğsünü kabarta kabarta bir bağırıp çağırsa!..

Mal sahibi karşı apartmanda oturuyordu (orası da kendi malı idi). Onun için burada bağırmak değil, hızlı bile konuşamıyorlardı. Herif bazan pencereyi açıp göbeğini kenara dayayarak saatlerce baktığı ve ara sıra: -Orasını iyi kapat!- yahut: -Lakırdıyı bırakalım!- diye emirler verdiği için işçilere, o olmadığı zaman da devam eden bir çekingenlik gelmişti. Sessiz sessiz çalışıyorlardı.

Birdenbire irkildi. Etrafına bakınırken ilerideki sokak başında küçük bir küfecinin iki kat olmuş geldiğini gördü. İçi, safrası kabarmış gibi, allak bullak oldu. Eliyle yarı çivilenmiş tahtalardan birine yapıştı, aşağıya doğru dikkatle bakmaya başladı.

Küfeye yükletilen eşyanın altında, ayakları sokağın bozuk taşlarına yapışıkmış gibi adımlar atarak ilerlemeye çalışan küçük hamal kendi oğlu idi.
Yazının devamı için »

Arılar ve Kuşlar

15.10.2009

kuslar

Kadın kocasına:
– Bizim oğlan büyüdü artık. Ona bazı şeyleri anlatmalısın. Bu senin görevin.
– Yahu, ben nasıl anlatayım, utanırım.
– Kolayı var, bu işin arılar ve kuşlarda da aynı olduğunu söylersin.
Adam, oğlunu yanına çağırır ve anlatmaya başlar:
– Bak oğlum, geçenlerde annenle kavga etmiştim ya.
Annen eşyalarını toplayıp annesine gitmişti.
– Evet baba, hatırladım. Baba devam eder:
– O gün bu olayı kutlamak için seninle birlikte gece klubüne gittik. İçerken iki bayanla tanıştık. İşi ilerlettik.
– Evet baba, hatırladım.
– Sonra bayanları klüpten çıkartıp bir otele götürdük. Sen seninkini, ben benimkini alıp odalarımıza çekildik.
– Evet baba, hatırladım.
– Hah, işte bu iş arılarda ve kuşlarda da böyledir.

Kız babası

20.06.2009

karikatur2

Baba ve Oğul…

22.05.2009


babaveogul

80’ine merdiven dayamış yaşlι baba ile, onu ziyarete gelen 45 yaşlarιnda ve saygιn bir işi olan oglu, salonda oturuyorlardι. Hal-hatιrdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrιlmanιn sinyalini vermisti.

O anda üzerinde oturduklarι sedirin yanιndaki pencerenin pervazιna bir karga kondu.

Yaşlι baba kargaya gülümseyerek biraz baktιktan sonra oğluna sordu:

– Bu ne oglum?

Oğlu şaşkιn, cevapladι:

– O bir karga baba.

Yaşlι baba kargaya biraz daha baktιktan sonra yine sordu:

– Bu ne oğlum?

Oğlu daha da şaşkιn, yine cevapladι:

– Baba, o bir karga

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başιnι sağa sola çeviriyor, yan yatιrιyor, havaya bakιyor, sonra başιnι yine onlara çeviriyordu. Yaşlι baba üçüncü defa sordu:

– Bu ne?

Oğlunun şaşkιnlιğι sabιrsιzlιğa dönmüştü:

– O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun ?!

Yaşlι baba dördüncü defa da sorunca, oğlunun sabrι taştι ve sesini yükseltti:

– Baba bunu neden yapιyorsun?

Tam dört defadιr onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun.

Sabrιmι mι deniyorsun ?!

Babasι yüzünde hâlâ bir gülümseme, yerinden kalktι, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü.

Bu bir hâtιra defteriydi.

Oturdu, sayfalarιnι karιştιrdι ve aradιğιnι buldu.

Sevgiyle gülümsemeye devam ederek sayfasι açιk bir vaziyette defteri oğluna uzattι 

ve o sayfayι okumasιnι söyledi:

‘Bugün 3 yaşιndaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanιbaşιmιzdaki pencerenin pervazιna bir karga kondu.

Oğlum tam 13 defa onun ne oldugunu sordu.

13 sorusunda da ona sarιlarak, onun bir karga olduğunu söyledim.

Rahatsιz olmak mι? Hayιr! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu…’