Arama:

Etiket Bulutu







‘Başarı’

Yapamayanlar sana da yapamayacağını söylerler

15.09.2010

basari2

Bir zenci.

Çocukluğu kötü geçmiş.

Babası onları terk etmiş, üvey babası çok kötü davranmış, onu ve kardeşlerini hırpalamış, annelerini dövmüş.

Daha yedi yaşındayken “çocuklarını asla bırakmayacağına” yemin etmiş.

Akıllı olduğu için arkadaşları buna “koca kafa” adını takmışlar.

Ama okumamış.

Gidip Deniz Kuvvetleri’ne yazılmış.

Sıhhiyeci olmuş.

Orada işleri çabuk öğrenmiş, doktorların ilgisini çekmiş.

Askerden sonra tıp okumayı düşünmüş.

Ordudan ayrılınca bir hastanede çalışmaya başlamış.

İşler iyi gidiyormuş.

Evlenmiş.

Sonra hastanede çalışmaktan vazgeçmiş.

Hastane malzemeleri satarak zengin olacağına karar vermiş.

Bu karar, onun felaketinin başlangıcı olmuş.

Bu arada bir de oğlu doğmuş.

Kapı kapı dolaşıp “tarayıcı” denilen bir alet satmaya uğraşıyormuş doktorlara.

Ama işler iyi gitmiyormuş.

Hayat gittikçe daha zorlaşıyormuş.

Parasızlık, çocuğun yuva masrafı, biriken faturalar, ödenemeyen kira, karısının çift vardiya çalışması, tarayıcıları kimsenin almaması.

Gardner, her yandan sıkışırken bir gün elinde kocaman tarayıcısı, sırtında her zaman taşıdığı ucuz çantasıyla bir doktor randevusuna yetişmek için hızla yürüdüğü sırada kaldırımın kenarında kırmızı bir Ferrari durmuş, içinden fiyakalı genç bir adam inmiş.

Adamı durdurmuş hemen.

– Efendim, izninizle iki sorum var. Bu arabayı alabilmek için ne iş yapıyorsunuz?

Bu işi nasıl yapıyorsunuz?

– Borsacıyım. Şu binada borsacı olmak isteyenler için bir kurs veriyorlar.

Gardner o anda borsacı olmaya karar vermiş.

Ve hemen binaya girip kursa katılmak istediğini söylemiş.

Kursa katılabilmek için gerekli sınavı başarmış ve mülakata girmeye hak kazanmış.

Mülakattan bir gün önce eve polisler gelmişler ve ödemediği trafik cezasından dolayı onu tutuklamışlar.

O sırada evini boyadığı için onu atleti ve eline yüzüne bulaşmış boya lekeleriyle nezarethaneye atmışlar.

Ertesi sabah karakoldan çıkıp, o haliyle koşa koşa mülakata gitmiş.

Bir borsa sınavına, atletle ve yüzünde boya lekeleriyle gelen bu genç zenciye,

kurulun başkanı:

– Karşıma atletle gelen bir adamı borsacı olması için kursa kabul etsem, ne dersin, demiş.

– Herhalde çok güzel bir pantolonu vardı, derim efendim.

Bu espri üzerine onu kursa kabul etmişler.

Kurs altı ay sürecekmiş, bu sürede hiç para vermeyeceklermiş ve sonunda aralarından sadece birini işe alacaklarmış.

Bir yandan kursa gidip, bir yandan da para kazanabilmek için “tarayıcılarını” satmaya uğraşıyormuş.

Ama satamıyormuş.

Hayat daha da zorlaşmış.

Sonunda karısı onu terk etmiş..

Chris, bütün zorluklara rağmen çocuğuyla birlikte yaşamaya karar vermiş ve oğluyla ikisi baş başa kalmışlar.

Bir akşamüstü oğlunu mahalledeki basket sahasında oynamaya götürmüş.

Çocuğun bir atışını sertçe eleştirince küçük oğlan “ben bu oyunu beceremeyeceğim,” diye oynamaktan vazgeçmiş.

– Kendileri yapamayanlar sana, senin de yapamayacağını söylerler, demiş oğluna.

Sana, ben bile yapamazsın dersem beni dinleme.

Birkaç gün sonra kirayı ödeyemedikleri için ev sahibi onları evden atmış.

Bir motele yerleşmişler.

Sabahları oğlunu yuvaya bırakıyor, kursa gidiyor, kursta hisse satabilmek için müşterilerle konuşarak diğer kursiyerleri geçmeye çalışıyor, akşam yuvaya koşup oğlunu aldıktan sonra “tarayıcılarını” satmak için doktor muayenehanelerini dolaşıyormuş.

İşler biraz düzelmiş.

Tarayıcı satışları artmış.

Tam biraz nefes alacakken bu sefer de bir mektup gelmiş vergi dairesinden.

Ve, kazandığı bütün parayı elinden almışlar.

Satabileceği tek bir tarayıcı ve cebinde on iki dolarla kalmış.

Motele de para ödeyemediği için oradan da atılmışlar.

Ne gidebilecekleri bir yer, ne de ceplerinde para varmış.

Bir metro istasyonuna götürmüş oğlunu.

Oğluna, elindeki tarayıcıyı gösterip “bak bu zaman aleti” demiş, “hadi düğmesine bas ve zaman değişsin.”

Çocuk düğmeye basmış.

“Ah,” demiş, Chris, “işte zaman değişti, bak dinozorlar geliyor, hadi kaçıp bir mağaraya sığınalım.”

Oğluyla metronun tuvaletine girmişler, “burası mağara,” demiş Chris, yerlere tuvalet kağıtları serip oğluyla birlikte onların üstüne oturmuş.

Oğlunu uyutmuş ve o uyurken ilk kez ağlamış.

Ertesi sabah kursa elinde “tarayıcısı”, bavulu ve bir takım elbisesiyle gitmiş, soranlara “akşam bir yolculuğa çıkacağım da onun için eşyalarım yanımda” diyormuş.

Bir yandan da deli gibi çalışıyormuş kursta.

O akşam bir kilisenin “evsizler” için olan barınağında kalmışlar.

Oğlunu uyuttuktan sonra elindeki son tarayıcının arızasını tamir etmeye uğraşmış.

Artık her sabah kursa gidiyor, bir ara koşarak bir doktor muayenehanesine gidip tarayıcı satmaya çalışıyor, akşamları evsizler için olan barınağın önünde çocuğuyla kuyruğa girip gece yatacakları bir yatak bulmaya uğraşıyormuş.

Bazı geceler barınakta yer bulamayınca metro istasyonunda kalıyorlarmış.

Bir yandan da diğer kursiyerlerin aramaya bile cesaret edemediği zengin yöneticileri arıyor, onlardan randevu alıyor, gerekirse evlerine gidip oğluyla birlikte kapılarını çalıyormuş.

Cebinde beş kuruş parası, yatacak yeri olmayan bu genç zenci bazı günler ülkenin en zengin adamlarıyla tanışıp onlarla dostluk ediyormuş.

Akşam da yeniden evsizler barınağına dönüyormuş.

Bir gün elindeki son “tarayıcıyı” satmayı başarmış.

O gece iyi bir otelde kalmışlar oğluyla birlikte.

Güzel bir hamburger yemişler.

Kurs son günlerine yaklaşıyormuş.

Ama kursun yöneticisi bu zenci öğrenciyi “ayak işlerine” koşturuyor, onun diğerlerine yetişmek için çabalarken bir de bu angaryalar yüzünden zaman kaybetmesine neden oluyormuş.

Bütün bunlara rağmen kursun sonuna kadar dayanmış.

Hisse senetlerini satmış.

Son gün takım elbisesini giyip gitmiş işe.

Onu son mülakata çağırmışlar.

Yönetici ona,

– Bugün burada kursiyer olarak son günün demiş.

Ve, eklemiş:

– Yarın burada bir borsa simsarı olarak işe başlayacaksın çünkü.

O anda Gardner’ın gözleri dolmuş.

– Zor oldu mu Chris, diye sormuş yönetici.

– Çok zor oldu efendim, demiş.

Ertesi sabah iyi bir maaşla işe başlamış.

Altı yıl sonra kendi şirketini kurmuş.

On beş yıl sonra şirketini milyonlarca dolara satmış.

Sonra oturup hayatını yazmış.

Yazdığı kitap bütün dünyada best seller olmuş.

Kitabından yapılan film Oscar’a aday gösterilmiş.

Şimdi artık zengin bir adam.

Bu adamın hikayesini çok sevdim.
Ne borsacı ne de zengin olmasıydı beni etkileyen.
Hayalini gerçekleştirememek için çok geçerli mazeretleri olan, çocuğuyla sokaklarda yatan, aç kalan, bir yandan kendisinden çok daha iyi eğitim görmüş insanlarla yarışırken bir yandan kimsenin almadığı bir “tarayıcıyı” satmaya uğraşan, bir gün bile çocuğunu yalnız bırakmayan ve en zor şartlar altında bile oğluna “yapabilirsin, yapamayanların öğütlerine aldırma” diyen bir adamın mücadele etmesinden, direnmesinden, metro tuvaletlerinde ağlarken bile amacından vazgeçmemesinden etkilendim.
Bu kadar kararlı bir şekilde ne olmak istese olurdu.
Hayattan, sefaletten, açlıktan korkmaması, bir tek gün bile yakınmaması, aç yattığı gecenin sabahında “nasılsın” diyenlere “iyiyim” diye cevap verebilmesi, başaramamak için sahip olduğu mazeretlerin içine saklanmaması, gerektiğinde yirmi dört saat uykusuz kalması, oğluna hep sahip çıkması, insanların ona hayran olmasını sağlıyordu.
Kendi hayat hikayesiyle, oğluna verdiği öğüdü herkese vermiş oluyordu:
– Yapamayanlar sana da yapamayacağını söylerler, onlara inanma.
Herhangi bir şeyi yapamamak için kuvvetli mazeretleri olanlar bu adamın hayatına bir baksınlar.
Onun hayatını izledikten sonra.
Ya yapacak, ya da utanacaklardır.
kaynak : hürriyet

Kahramanmaraş’da bir başarı öyküsü

15.09.2010

sabun

Aslen Manisalı olan Hacer Çam, eşi Gökmen ile birlikte uzun yıllar değişik illerde yaşadı. 2 yıl önce eşinin memleketi Kahramanmaraş’a dönen Çam çifti, bir süre iş arayışına girdi. Gökmen Çam’ın, iş müracaatlarından aldığı olumsuz cevap karşısında mücadeleye devam eden çift, kendi işini kurmaya karar verdi.

Yıllar önce Manisa’da annesinden sabun yapmayı öğrenen Hacer Çam, ilk olarak Kahramanmaraş Valiliğince başlatılan Mikro Kredi Projesi’ne müracaat etti. Oradan aldığı bin TL ile çalışmalarına başlayan kadın, daha sonra SYDV’ye giderek iş kurmak isteğini söyledi. Vakıftan 10 bin TL kredi temin eden Hacer Çam, ilk olarak atölyesini oluşturarak makine satın aldı. Finansman sorununu çözen girişimci kadın, eşiyle birlikte sabun üretimine başladı.

Günde 2 bin 500 adet sabun üreten Çam çifti, mamulleri başta Kahramanmaraş olmak üzere turistik bölgelerdeki otellere pazarlıyor.


Eşinin bir süre iş aradığını ancak her seferinde olumsuz yanıt aldığını hatırlatan Hacer Çam, hikayesini şöyle anlatıyor:

”Bir gün komşu ziyaretine gitmiştim. Orada mikro kredi projesinden bahsettiler. Valiliğin iş kuracak kadınlara parasal yardımda bulunduğunu öğrendim. Bu, benim için bir kıvılcım oldu, ‘yapabilirim’ dedim. Sonra konuyu eşime açtım. İlk başta karşı çıktı. Ama kendisini ikna ettim. Sonra SYDV’nin iş kurmak isteyenlere maddi destekte bulunduğunu öğrendim ve vakfa giderek bilgi edindim. Gerekli prosedürleri tamamlayarak 10 bin TL kredi aldım.”

Aldığı parayla sabun makinesi siparişi verdiğini anlatan Çam, eşiyle birlikte çalışmaya başladığını ve natürel sabun ürettiklerini dile getirdi. 3 aydır yoğun bir şekilde çalıştıklarını kaydeden Çam, pazarlama sorununu aşmaya çalıştıklarını ve burada da başarılı oldukları takdirde özellikle kadınları işe almayı planladığını belirtti.
Değişik ebatta sabun ürettiklerini anlatan Çam, Antalya, Muğla ve İzmir’de otellerle görüştüklerini sözlerine ekledi.

kaynak : stargazete.com

bir başarı öyküsü

23.05.2010

feritucar

‘Başarı Öyküsü’ dendiği zaman, genel olarak sıfırdan başlayıp zengin olan insanların öyküleri akla gelir.
Yazılı ve görsel iletişim araçlarında da başarı öyküleri, kazanılan servetlerin öyküleridir.
İçinde bulunduğu güç koşulları yenip de kendine yaşamda yol açan insanların öyküleri, örnek yaşam öyküsü sayılmaz ya da topluma aktarılacak önemde bulunmaz.
Oysa, en önemli başarı öyküleri onlardır.

En büyük başarılar, güç koşulların içinden çıkıp kendi geleceğini biçimlendiren, kendi yaşam yolunu açan insanların başarılarıdır. Şimdi böyle bir başarıdan söz etmek istiyorum.

Ferit UÇAR, köyde büyüyen bir çocuk. Bursa’nın Orhangazi ilçesine bağlı Yenigürle köyünde çiftçilik yapan Hüseyin Uçar ‘ın dört çocuğunun en küçüğü.
İlk ve ortaöğrenimini köyünde tamamlıyor. İlçe lisesine geldiği zaman okul müdürü Feri’i liseye almak istemiyor.
Köy okullarında notları şişiriyorlar, iyisi mi siz bu çocuğu Endüstri Meslek Lisesi ‘ne kaydettirin diyor.

Fakat Ferit’in dayısı araya giriyor ve Ferit liseye kaydediliyor.
Lise üçüncü sınıfa geldiği zaman ilçede yeni açılan bir dershanenin seviye tespit sınavında indirimli eğitim görme hakkı kazanıyor.
Yıl sonunda liseyi birincilikle bitiriyor, Koç Üniversitesi Matematik Bölümü ‘nü burslu olarak kazanıyor.
Üniversitedeki çift anadal eğitimi sisteminde matematik eğitimi yanında ekonomi eğitimi de görüyor.

Bu yılları Ferit UÇAR şöyle anlatıyor:

“Koç Üniversitesi’nin çeşitli bölümlerinde part-time işlerde çalıştım. Son iki yılımda araştırma ve ders asistanlıkları yaptım.
1,5 yıl merkezi Londra ‘da bulunan Sage Publications ‘in çıkardığı international Journal of Cross Cultural Management Dergisi’nin editör asistanlığını yaptım.
ABD ‘ye doktora için başvurma fikrimi üniversitedeki profesörlerime açtım. Onların referanslarıyla ABD ‘nin ekonomi alanındaki en iyi 15 üniversitesine başvurdum.
Bunların yedisinden tam burslu kabul aldım.”

Chicago, Princeton, Wiskonsin-Madison, Minnesota, Los Angeles (UCLA), Columbia ve Rochester üniversiteleri arasında tercih yapmakta zorlanan başarılı genç, sonunda dünyanın yüz ayrı ülkesinden 14 binden çok adayın başvurduğu, New Jersey eyaletindeki Princeton Üniversitesi’nde karar kılıyor.
Şimdi bu üniversitede ekonomi dalında doktora yapıyor.

Bu haber 30 Ekim 2002 tarihli Sabah Gazetesi’de yayımlandı. İşte, hepimizi etkilemesi gereken, hepimizin başucumuza asıp her gün okumamız gereken büyük bir başarı öyküsü.

Köyde yetişen bu gencin, Ferit Uçar ‘ın doktorasını yaptığı Princeton Üniversitesi, ünlü matematik dehası John NASH ‘ın yetiştiği üniversitedir.
Orada okumak, orada çalışmak dünyanın en önemli başarılarından birisidir ve aramızdan çıkan bir köy çocuğu, önündeki bütün engelleri sarsılmaz iradesiyle aşarak bu başarıya erişmiştir.

Şimdi bu olaydan alınacak derslere bir göz atalım:
Başarı için koşulların çok iyi olmasını isteyen, başarısızlığına hep kendi dışında sürekli mazeret bulan gençlerimize bu öyküyü dikkatle okumalarını önerelim.

İnsanlar kendilerine başkalarının örnek gösterilmesinden hoşlanmazlar, ama bu örneğe dikkatle bakmaları gerekiyor.

Hedefini seçmek, hedefine odaklanmak, hedefine giden yolun haritasını çizmek, bu yolda azimle, kararlılıkla, sebatla yürümek ve kendine hiçbir mazeret tanımamak.

Bunu yapabilenler kazanır, işte kazanıyor ve bütün mazeretleri geçersiz kılıyor.

Ama bilgisayarın başından ayrılamıyorum.
Ama cep telefonuyla konuşmadan duramıyorum.
Ama hep ders mi çalışacağım?
Gençliğimi hiç yaşamayacak mıyım?
Babam beni dışarıda okutacak.
Ailemin işinde çalışırım.
Benim hiçbir ihtiyacım yok ki.

Bu ve benzeri mazeretleri olanlar da var ve onlar kendi kendilerinin engeli oluyorlar.

Her zaman kendi seçimimizi yaparız. Geleceğimiz de bu seçimin ucundadır.


Dr. Erdal ATABEK

(Cumhuriyet, 25.11.2002)

Dikkat etmek lazım

22.06.2009

colraklam1colareklam1colareklam3

…..

…Orta Doğu ‘ya Cola pazarlamaya giden,ancak başarısız olan bir satıcıya arkadaşı sormuş;
-Neden başarısız oldun?
-Arabistan’a indiğimde çok ümitliydim ve kendime güveniyordum, çünkü henüz Cola’yı bilmiyorlardı… Ancak Arapça bilmiyordum ve 3 poster aracılıgıyla amacımı taşımayı planladım.
İlk poster: Çölde susuzluktan bitkin düşmüş kumda yatan bir adam
İkinci poster: Adam Cola içiyor.
Üçüncü poster: Adam tamamiyle taptaze ve dinç oluyor!
Ve bu posterleri her tarafa yapıştırttım.
-Sonra, yani bu işe yaramadı mı?
-Yarayacaktı, ama Arapların sağdan sola okuduklarını kavrayamadım.

Bir Anı… Saygıyla Anıyoruz

22.05.2009


uzeyirgarih1

1951 yιlιnιn Temmuz ayιnda, 17 arkadaşιmla birlikte ITÜ Makine Fakültesi’nden başarιlι bir ögrenci olarak mezun oldum.

O gün hayatιmιn en mutlu günlerinden biriydi. Sιnavlara hazιrlanmaktan para getirebilecek işleri altι aydιr ihmal etmiştim. Parasιzdιm. Ancak Yüksek Mühendis diplomasιnι kazanmιş olmaktan dolayι mutluydum. Sabah motor dersi hocalarιmιz, ikisi de asistan olarak çalιsan Prof. Necmettin Erbakan ve Prof. Hakkι Öz’ün karşιsιnda başarιlι bir motor sιnavι ve mezuniyete hak kazanmιştιm.

Bu olayι kutlamak için bir arkadaşιmla Moda’da yazιn ilk deniz banyosunu yapmayι ve kendimize bir ziyafet çekmeyi kararlaştιrdιk. Mayolarιmιzι yanιmιza almιştιk. Arkadaşιm Moda’ya gitmeden önce yeni insa edilen Levent Mahallesi’nde otobüsle bir tur atιp,Türkiye’de o gün için yepyeni bir olay olan, bir uydu villa kenti gezip görmeyi teklif etti. Merakla kabul ettim.

Levent, alt yapιsι tamamlanmιş villalarι toparlar görünümdeydi. Yollarι o zamanlar pek ender rastlanan bir şekilde tamamen asfalttι. Otobüsten inip merakla yürürken, bir villanιn kapιsιnιn önünde villa sahibi ile bir amelenin yüksek sesle tartιşmalarιna tanιk olduk. Merakla yaklaştιk. Bizi gören villa sahibi sanki içini dökmek ister gibi bize dönerek:

-Burada temizlenecek bir su deposu var. Tam yevmiye veriyorum yapmιyor.  Ne ister bilmem ki, diyordu. Amele ise; -Bu is geceye kadar sürer, kurtarmaz! Kahveye gidip yarιna kadar uygun  iş ayarlarιm, diyordu.

Arkadaşιmla aynι şeyi düşünmüş gibi bakιştιk. Ikimiz de parasιz sayιlιrdιk. Amele yevmiyesi ise 6 lira idi. Bizim o günkü ihtiyacιmιzιn hemen hemen iki misli. Villa sahibine bu işi yapmaya hazιr olduğumuzu söyleyince, amele homurdanarak -Canιnιz çιksιn da anlayιn halimizi, diyerek uzaklaştι.

Mayolarιmιzι giydik. Deponun pιrιl pιrιl temizlenmesi bir saat sürmemisti. O sιcak yaz gününde bahçede hortumla duşlandιk.

Havlu fabrikasι sahibi olduğunu sonradan öğrendiğimiz ev sahibi, kim olduğumuzu anladιktan sonra bizi, altιşar lira ile birlikte birer havlu hediye ederek ve birde gazoz ikram ederek uğurladι.

Bu işte kanιmca tek kaybeden “Kurtarmaz!” diyen amele olsa gerek.

İş mi çoktu?

Insanlar mi tembeldi?

Neyi “kurtarmaz” idi?

Bu güne kadar da anlamış değilim.

Üzeyir GARİH