Arama:

Etiket Bulutu







‘İstanbul’

60’lı yıllar İstanbul

22.11.2017


1.466.600 nüfuslu İstanbul. 1960’lı yıllarda İstanbul’a giriş

İnsan manzaraları

22.11.2017


Eski Istanbul’da insan manzaraları.

Dolmabahçe

22.11.2017


Dolmabahçe çevresinde yol genişletme için yapılan yıkım çalışmaları adeta bugünlerin habercisi.

Neden uzmanlar İstanbul’da büyük bir deprem bekliyor?

23.08.2014


Aynı fay üzerinde olmasına rağmen neden uzmanlar Adapazarı’nda ya da Düzce’de veya Bolu’da değil de İstanbul’da deprem bekliyor? Neden istanbul’da beklenen depremin büyük olacağı söylenir?

Başlıktan da anlaşılacağı üzere istanbul metropol olduğundan yada istanbul’da deprem beklemenin daha matah bir şey olmasından değil. Pek çoğunuzun yaşadığı bu şehir hakkında bilmeniz gerekenleri size herkesin anlayabileceği bir dille izah edeceğim.

Öncelikle baştan başlayayım. Ayağımızı bastığımız yerin derinlerinde magma var. Bu magma sıvıya yakın bir madde. Haliyle anakara bunun üzerinde yüzüyor fakat anakara dediğimiz şey tek bir parça değil pek çok levhadan oluşuyor. Bunlardan bir tanesi de Anadolu levhası. Bu levhalar uzaydan bakıldığında birbiriyle birleşik gibi görünse de birleşik değil. Milyonlarca yıl önce tek parçaymış ama parçalana parçalana bugünkü haline gelmiş. Arabistan levhası, Afrika levhası, Anadolu levhası, Avrasya levhası, bunlar birbirinden ayrı ve bağımsız kara parçalarıdır. Birbirine temas eden bu levhalar arasındaki sınır niteliği taşıyan derin yarıklara (kırıklara) fay hattı denir.

Dünyanın çekirdeğinin manyetik alan üretmesi neticesinde bu levhalar birbirini bir mıknatıs gibi iter. Bizim Anadolu levhamızı da alttan Arabistan levhası ve Afrika levhası itiyor.

Resimde North Anatolian fault dediği Kuzey Anadolu fay hattıdır. O hattın üst kısmı Avrasya levhası, alt kısmı da Anadolu levhasıdır. Üst kısım sabittir, hareket edemez. Haliyle bizim Anadolu levhası büyük stres altında kalarak batıya doğru hareket eder. Bu hareket senede 3 ila 5 cm arasındadır. Bazen fay hattında takılmalar olur ve itildiği için hareket etmesi gereken levha hareket edemez. Basınç iyice artar ve bir anda aniden fayın birbirine takılan yüzeyi kırılıp fay bir anda 2-5 metre ileri atar kendini. Yani levha 100 senede yavaş yavaş gitmesi gereken 2 metrelik yolu 30 saniyede alır ve bu da büyük sarsıntılara yol açar. İşte 17 ağustos gecesi tam olarak olan budur. Atım 4-5 metre olmuştur ve süreç 45 saniyedir. Bir ağacın dalı üzerine kar birikir birikir ve aniden çatırt diye kırılır ve ağacı çok pis sallar. Deprem de bunun aynısıdır.

İşte geldik zurnanın zırt dediği yere. Bir fay hattı üzerinde bazen logaritmik büyüklüklerde aynı eksenli depremler oluşur. Bu depremler için periyodiktir denebilir. Bu tip depremlere deprem fırtınası denir. Yani bir fay hattının bir ucunda büyük bir deprem olur. Bir kaç on sene sonra az ilerisinde, sonra az ilerisinde derken belirli aralıklarla depremin bir fay hattı boyunca tren gibi ilerlediği görülür. İşte biz buna deprem fırtınası deriz.

Dünyada deprem fırtınasının en bariz örneklerinden biri Kuzey Anadolu fay hattı üzerinde görülmektedir.

Sadece aletsel dönem olan 1930 sonrasını ele aldığımızda Kuzey Anadolu fayındaki deprem fırtınasını inceliyoruz. Bu arada fay hatlarını da tek bir bütün olarak düşünmeyin. Fay hatları da uc uca eklenmiş kibrit çöpleri gibidir ama parça parçadır. Her bir parçaya segment denir. Deprem olduğunda genelde sadece bir segment kırılır. 17 ağustos depreminde İzmit segmenti kırılmıştır. Segmentin bir ucu Yalova da, diğer ucu Adapazarı’nda olduğu için depremde asıl sarsıntıyı Yalova-İzmit-Adapazarı yaşamıştır ve bu yüzden 17 ağustos depremi hem Gölcük hem İzmit hem de Adapazarı depremi diye anılmıştır.

İşte deprem dizileri bir fay hattını oluşturan bir segmentte başlar ve segment segment zıplayarak devam eder.

Kuzey Anadolu fayı üzerindeki deprem fırtınasına gelirsek. Bu deprem fırtınası 7 nin üzerindeki depremler için ele alınmıştır.

Aletsel dönemden başlıyoruz.

1939 yılında Kuzey Anadolu fayının en uç kısmında Erzincan depremi oldu. Depremin büyüklüğü 7.9 idi. Erzincan depremi olunca haliyle Erzincan segmentindeki enerji boşaldı. Bu enerji nereye gitti dersiniz? Bu enerjinin bir kısmı titreşime dönüşerek dünyayı titretti. Bir kısmı da fay hattı doğu-batı yönünde burulduğu için hemen batıdaki segmentte depolandı. Bu Erzincan’ın batısı için felaket demekti. Yani kısacası segment üzerindeki enerjiyi tıpkı bir bayrak yarışı gibi hemen batısındaki segmente aktardı.

Aradan 4 yıl geçmiştiki Erzincan segmentinden aktarılan enerji hemen batıdaki Niksar segmentinde ortaya çıktı. Sene 1942, Niksar 7.0 lık bir depremle yerle bir oldu.

Tabi Niksar segmenti de aynı bayrak oyununa devam etti ve elindeki enerjiyi hemen batısında bulunan Tosya-Ladik segmentine verdi. Niksar depreminin üzerinden bir yıl geçmiş, sene 1943 olmuştu. Tosya-Ladik arası 7.2 lik bir depremle sallandı. Bu segmentteki enerji de hemen batısındaki Gerede-Bolu segmentine aktarıldı.

1944 senesinde Bolu-Gerede 7.2 lik bir depremle sallandı. Enerji yine her zamanki gibi batıya kaçtı. Çünkü arap levhası güzel anadolumu batıya ittiriyordu.

Aradan 13 sene geçmişti ki Bolu-Gerede segmentinin hemen bitişiğindeki Bolu-Abant segmenti 1957 senesinde 7.1 lik bir magnitüdle kırıldı.

Takvimler 1967 senesini gösterdiğinde tıpkı bir tusunami gibi ilerleyen deprem fırtınası Apadazarı’nda ortaya çıktı. Adapazarı 7.2 lik bir depremle yıkıldı.

Yine uzun yıllar deprem olmadı. Deprem İzmit segmentini 1999 senesinde 7.4 lük bir depremle yerle bir etti. Bu kısmı zaten hepimiz biliyoruz.

Her depremden sonra açığa çıkan enerji jeofizik mühendisleri tarafından modellenerek haritası çıkarılır. Deprem olan segmentte enerji kalmaz, o segmentte bir daha kolay kolay deprem olmaz uzun yıllar. Tüm enerji segmentin ucundaki diğer segmentlere kayar.

1939 ve 1957 depremleri arası. Bakın nasılda her bir depremden sonra bütün enerji segmentin diğer ucuna birikip o bölgeleri tehlikeye atıyor.

1992 yılına ait bir modelleme sisteminde enerji son olarak İzmit’te birikmiştir.

İzmit segmenti, üzerindeki enerjiyi nere verdi dersiniz? Tabiki istanbul’da adaların altından geçen Marmara Denizi segmentine. Bildiğiniz Google Earth’te bile bariz bir şekilde, Marmara Denizi’nin altında hemen görülebiliyor bu fay hattı (Marmara Segmenti). işte o koyu kısım.

İşte sevgili dostlarım, uzmanların İstanbul’da deprem bekleme sebebi budur. Uzmanların İstanbul’da büyük bir deprem bekleme sebebi de bu deprem fırtınasının 7’nin üzerinde oluşudur.

Kaynak : eksisozluk.com

Haliç

29.04.2012


Yıl 1928. Limanda çalışan işçiler dayamışlar sırtlarını küfelerine, hem kendileri hemde küfeleri molada. Belki gökyüzüne bakıyorlar belkide ileriye Galata kule’sine.. Havada deniz kokusu..
turkiye3

İstimbot

29.04.2012


Yıl 1929 Beykoz açıkları. Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı Kazım Özalp paşa, İmparatorluk dönemi tenezzüh kayıklarının modernleştirilmesiyle inşa edilen bir tekneyle kayık yarışlarını izlemeye geliyor.

turkiye12

Yeşilçam

10.12.2010

yesilcam

Beyoğlu semtinin ortasında herkesin bildiği meşhur İstiklal Caddesi vardır. Bir ucu Taksim’e, diğer ucu Galata Kulesi’ne kadar uzanan bu caddenin tam ortasında bir de kendi haline terkedilmiş küçük bir sokak bulunmaktadır. Bu sokak, Türk sinemasının yıllarca kalbi sayılmış, binlerce insana ekmek kapısını açmış, birçok ünlünün keşfedilmesine ön ayak olmuş Yeşilçam Sokağı’dır.

CHP iktidarı döneminde, 1948 yılında Belediye Gelirler Kanunu’nda, yerli filmler için %75 olan vergi, %25’e düşürülünce, para kazanma olasılığını gören yapımcılar, şirket yazıhanelerini yeşilçam sokağına kurmaya başlarlar. Bu dönemde yerli filmlerde hızlı bir artış olduğunu görmekteyiz. 10 yılda 50 film üreten Türk sineması aynı sayıya 1 yılda ulaşmaya başlar. 1950’ler Yeşilçam sinemasının ilk büyük yıllarıdır. “Yeşilçam” kavramı, ilk olarak belirli bir mekan ortaklığını, bu ülkenin ticari sinemasını anlatmaktadır. Bu mekan yaklaşık 30 yıl boyunca Türk sinemasının kalbi olmuş, sinema sanatının ülkemizde yerleşmesini sağlamıştır.


emek_sinemasiYeşilçam sokağının tam ortasında, 1924’de kurulmuş ve ilk adı “Melek” olan “Emek” sineması bulunmaktadır. Sinema adını, sahnenin iki tarafında yer alan sarı-turuncu renkli 2 melek tablosundan alır. Daha sonraları yok olan tabloların yerinde bugün boş nişler bulunmaktadır. Sinemadan önce burada “Skating Palace” adıyla bilinen Pera’nın yegane buz pateni sahası bulunmakta idi. Ara sıra paten sahasının kimi bölümlerinde film gösterileri yapılmakta idi. Sinemanın ilk sahibi 1945’de iflas eden A. Saltiel ve H. Arditi idi. Sinema, İstanbul belediyesi’ne, oradan da emekli Sandığı’na geçer. 1958’e kadar İpekçi kardeşler tarafindan işletilir. Sonra Emekli Sandığı Emek Film’i kurarak işletmeyi üstlenir ve bugünkü adını verir. 1968’de Turgut Demirağ’a geçen sinema, 1975’ten beri ise İsmet Kurtuluş tarafindan işletilmektedir.

Yeşilçam sokağında bir zamanlar, bugün açık olmayan Opera sineması vardı(1924). Bu sinemada yerler halılarla kaplıydı ve fraklı, beyaz eldivenli teşrifatçılar hizmet verirdi. 21 Ocak 1932’de, ingiliz yapımı olan Çanakkale filmini izlemek üzere Atatürk bu sinemaya gelir ve salondan çok etkilenir. Sinemanın sahibi Mehmet Rauf Sirman’dan sinema sektörünün Türkiye’deki durumu hakkında bilgi alan Atatürk, yüzde 33 olan sinema vergilerini yüzde 10’a indirir. Atatürk, sonraki yıllarda defalarca Opera Sineması’na gelir. Sonradan Şehir Tiyatroları’na geçen Opera Sineması, bir giyim mağazasına kiralanır ve 1970’lerin sonunda yanarak kapanır.

Kimler geldi kimler geçti bu sokaktan..
Onlar Yeşilçam’ın en parlak yıldızları. Kimi hala bizimle, kimi anılarda kaldı.
Tüm bu üstatların yeri doldurulamaz olduğu da kesin.
Ama onlardan miras kalan bir şey var ki, o da oynadıkları karakterlerle ve oluşturdukları imajlarla belli bir döneme vurdukları damgaları..

Bu sayfadaki tüm yazılar yüzlerce kaynaktan derlenerek oluşturulmuştur.

İstanbul’un söz konusu yedi tepesi nerelerdir?

31.08.2010

yedi_tepe0

Istanbul’un simgesi olmuş bu tepeler şehrin surlarla çevrili olan Konstantiniye (Constantinople) olarak bilinen en eski bölümünde. Eski Roma yedi tepe üzerinde bulunduğu gibi, Yeni Roma olarak kurulan bu güzel şehir de öyle ün yapmış.
ist-amblem

Istanbul Belediyesinin amblemindeki yedi küçük üçgen, üzerinde şehrin kurulduğu tepelerin simgesi.

“Istanbulu en iyi bilenimiz” John Freely’nin kitabında bu tepeler tek tek anlatılmış. Tepelerin isimleri artık unutulmuş, ama üzerinde anlaşılan bir numaralama sistemi var:

1. Topkapı Sarayı, Sarayburnu, Ayasofya
2. Çemberlitaş, Nurosmaniye Camisi, Cağaloğlu
3. Beyazıt Camisi, Üniversite, Süleymaniye Camisi
4. Fatih Camisi, Zeyrek Kilise Camisi
5. Yavuz Selim Camisi, Rum Lisesi, Fener
6. Edirnekapı, Mihrimah Camisi, Tekfur Sarayı
7. Çapa, Cerrahpaşa, Haseki Külliyesi, Samatya

yedi-tepe11

Haritadan görüldüğü gibi, Atatürk Bulvarı şehri Unkapanı’ndan Yenikapı’ya kadar ikiye bölüyor: İlk üç tepe üzerindeki Eminönü ilçesi bulvarın doğusunda. Batıda kalan Fatih ilçesi de Menderes Bulvarı ile tekrar bölünmüş: Yedinci tepe Marmara’ya bakarken, kalan üç tepe Haliç kıyısında.

Istanbul’un tepeleri, üzerindeki binaların ağırlığı ile sanki küçülüp gitmişler. Zaten tarihi yarımadanın en yüksek noktası olan Edirnekapı’nın yüksekliği sadece 70 metre, Birinci Tepe ise bunun ancak yarısı kadar. Uzaktan bakınca, İkinci ve Üçüncü tepeleri ayırmak imkansız. Aynı şekilde, Dördüncü ve Beşinci tepeler de neredeyse bitişik.

Binalardan arındırılmış bu temsili resimde tepeler daha belirgin. Kuzeydeki bentlerden su yolları ile gelen içme suyunu Dördüncü tepeden Üçüncü tepeye aktaran Bozdoğan Kemeri de gösterilmiş. Ayrıca, şehrin yüksek noktalarında su toplayan sarnıçlar da bu resimde işaretli. Yedinci tepenin etrafındaki vadide (Menderes Bulvarı) şimdi yeraltına alınmış olan Lykos deresi akarmış.

Açık hava sarnıçları en yüksek üç tepenin zirvelerine yakın dev havuzlar. Bunlar yaklaşık 150 metre kenar uzunluğu olan dikdörtgen alanlar. En az 10 metre yükseklikte su aldığına göre, milyon ton mertebesinde bir depo kapasitesi söz konusu.

* Aspar: Beşinci tepede, Yavuz Selim Camisi yanındaki park
* Aetius: Altıncı tepede, Karagümrük’te Vefa stadı
* Mocius: Yedinci tepede, Fındıkzade’de Fatih spor tesisleri

Kapalı sarnıçların en büyükleri ise İkinci tepede: Yerebatan (Basilica) ve Binbirdirek (Philoksenus) sarnıçları.

Bu tepeleri görebilmek için en uygun yerler:

* Galata Kulesi
* Kasımpaşa açıklarında Haliç vapuru
* Eyüp sırtlarında Piyer Loti
* Yenikapı açıklarında Hızlı feribot

Sarayburnu açıklarından Haliç’in içine doğru doğru ilerledikçe, altı tepe üstündeki 10 anıt-eser sırayla karşımıza geliyor:
Sultanahmet C, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Nurosmaniye C, Beyazıt C,
Beyazıt Kulesi, Süleymaniye C, Fatih C, Yavuz Selim C, Mihrimah C

Akif Eyler
Marmara Üniversitesi

Avrupa Kültür Başkenti Nedir?

27.08.2010

 kultur_baskenti


1- Avrupa Kültür Başkenti nedir?

Avrupa Kültür Başkenti, Avrupa Birliği (AB) tarafından periyodik olarak her yıl belirlenen kent veya kentlere verilen unvandır. Bu unvan Avrupa kültürünü yansıtan, Avrupa kültürüne değer katan, Avrupa’ya katkı sağlayan kentlere verilir.


2- Avrupa Kültür Başkenti fikri nasıl doğdu ve gelişti?

Avrupa Kültür Kenti fikri ilk kez 13 Haziran 1985’te dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri tarafından ortaya atıldı. Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi projenin kapsamını belirledi ve uygulamaya koydu. Bu unvanı 1985 yılında ilk alan kent Atina oldu. Atina Avrupa Kültür Kenti seçilmesinin ardından bir cazibe merkezi haline geldi. 1985’ten 1999 yılına kadar Avrupa Birliği’ne üye olan ülkelerin kentlerinden biri Avrupa Kültür Kenti olarak seçildi. 1999 yılında Avrupa Kültür Kenti unvanı, Avrupa Kültür Başkenti olarak değiştirildi. Aynı yıl alınan karar ile 2000 yılından itibaren Avrupa Kültür Başkenti unvanı hem birden fazla kente, hem de AB’ye aday olan ya da olmayan Avrupa ülkelerinin kentlerine verilmeye başlandı.


3- İstanbul ne zaman Avrupa Kültür Başkenti oldu?

1999 yılında Avrupa Kültür Başkenti unvanının AB üyesi olmayan ülkelerin kentlerine de verilmesi kararının ardından, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti yolculuğu başladı. Bu kararı öğrenen bir grup sivil toplum gönüllüsü 2000 yılı Temmuz ayında İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti adayı olması için gerekli adımları atacak Girişim Grubu’nu oluşturdular. Girişim Grubu, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması için yerel ve merkezi yönetimin desteğini aldıktan sonra üniversiteler ve diğer sivil toplum örgütleriyle, kültür sanat kuruluşlarıyla, kentin yaratıcı insanlarıyla temaslarda bulundu. Ardından Avrupa Birliği ve bağlı organlarıyla temasa geçildi. 2005 yılının Mart ayında, Başbakanlık yayınladığı genelgeyle Girişim Grubu’na destek verdi ve tüm kamu ve sivil toplum kuruluşlarını süreci desteklemeye davet etti. Bu arada Başbakanlık genelgesiyle çalışmanın yoğunlaşması, katılımın yaygınlaşması ile beraber Danışma Kurulu oluşturuldu. Böylece Girişim Grubu kamu desteğini de yanına alarak yoluna devam etti. 13 Mart 2005 günü, başvuru dosyası Avrupa Komisyonu’na teslim edildi. 14 Mart 2006 günü, Avrupa’da kültür ve sanat alanında uzman yedi kişiden oluşan seçici kurulun önünde başarılı bir sunum gerçekleştirildi. 11 Nisan 2006’da, seçici kurul, İstanbul’un, Macaristan’ın Peç ve Almanya’nın Essen kentleriyle beraber 2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak seçildiği yönündeki kararını açıkladı. 13 Kasım 2006 günü Avrupa Parlamentosu’nun görüşü ve Avrupa Birliği Kültür Bakanları Konseyi’nin onayıyla İstanbul’un, 2010 Avrupa Kültür Başkenti olduğu ilan edildi.

Yazının devamı için »

Ressam Hasan Rıza

19.07.2010

hasan_riza

Fotoğraf makinesi kullanımının yaygın olmadığı yıllarda, savaş ressamları gezinirdi cephelerde. Bu insanların görevi, savaş sırasında gördüklerini resmetmek ve muhabiri olarak görevlendirildiği gazeteye ulaştırmaktı. 27 Nisan 1877’de Rusya’nın Osmanlı’ya savaş ilan etmesiyle “93 Harbi” denilen, tarihimizdeki en büyük seferberlik süreçlerinden biri başlar. İşte bu savaşı izlemek üzere İtalya’dan gelen bir gazete ressamını koruma görevi Hasan Rıza’ya verilir. On dokuz yaşındaki Hasan Rıza askeri okul öğrencisidir. O da, birçok arkadaşı gibi okuldan ayrılıp, gönüllü olarak gelmiştir cepheye. Ressam, etrafında patlayan bombalara, dikenli tellere ve çamur tarlalarına aldırmadan resimler çizerken, Hasan Rıza da, yanından ayrılmamaktadır.

İtalyan ressam bir gün küçük dilini yutar şaşkınlıktan; koruması olarak yanında gezinen genç adamın uzattığı kağıtta kurşunkalemle çizilmiş bir portresi vardır. Böylelikle bir dostluk başlar, okul yıllarında da resime karşı ilgili olan Hasan Rıza ile İtalyan ressam arasında. Bir ressamla savaş alanında tanışan Hasan Rıza, onun gösterdiği yoldan yürümek üzere İtalya’ya gider. Roma, Floransa ve Napoli gibi kentlerde birçok atölye ve müzede çalışan Hasan Rıza, bir süre Mısır’da kaldıktan sonra geri döner. Ülkeden ayrılışı üzerinden tam on iki yıl geçmiştir!

Edirne’ye yerleşen Hasan Rıza, Karaağaç’daki atölyesinde çalışmaya başlar. Aynı zamanda Edirne Sanat Okulu’nda ve Edirne Hastahanesi’nde müdürlük yapmaktadır. Bulgar ordusu, 26 Mart 1913 günü, Edirne’ye saldırdığında, Hasan Rıza resimlerini savaştan kurtarmanın derdine düşer. O sırada, hastanede tedavi görmekte olan asker ressamlarımızdan Sami Yetik şöyle anlatır Hasan Rıza’yı: “Sükutun ilk gecesi müdürü bulunduğu hastaneden ayrılmamasını dostları ısrarla söyledikleri halde Hasan Rıza bu teklifi bir türlü kabul etmemiş, Karaağaç’taki atölyesine gitmişti. Belki gayri şuuri bir hareket farzedilen bu gidişi, bence eserlerini kurtarma kaygusundan ileri gelen bir ruh isyanından başka bir şey değildir. Senelerden beri göz nuru dökerek plüm taramasiyle yaptığı tarihi resimlerin düşman çizmeleri altında ezildiğini, çiğnendiğini düşünmek onu ferevan ettirmiş, kimseyi dinlememiş, ölümü düşünmemiştir.”

Meriç Nehri’nin batı kıyısında bulunan Karaağaç’a doğru koşan, savaş alanında tanıdığı bir ressam sayesinde resim sanatına yönelen Hasan Rıza’nın bir tek amacı vardır; savaştan resimlerini kurtarmak!..

Atölyesinin yağmalanmasına engel olamayan Hasan Rıza, tren istasyonu yakınlarında bulunan bir değirmenin arkasındaki tarlaya götürülür. Bir Ermeni kadının tanıklığına göre ressam, tüfeklerine süngü takmış beş askerin arasında yere yıkılır.

Edirne’ye yolunuz düşerse bir gün, Karaağaç’a gidin mutlaka. Bilin ki, Yunanistan’dan savaş tazminatı olarak alınan bu topraklar, Meriç Nehri’nin batı kıyısından Türkiye’ye pasaportsuz olarak bakacağınız tek yerdir. Nehrin karşı kıyısına geçtiğiniz köprünün yakınında bulunan Şehitlik’te, üstünde bir ressam paletinin resmi bulunan mezar taşında şunlar yazılıdır: “Hasan Rıza Bey – 28.3.1913, Cuma, evini yağmaya giren Bulgar askerleri tarafından öldürülür.”

Bu mezar taşı, ressamı hiç anlamadığımızın kanıtıdır. O taşı oraya koyanlar için amaç, “yağmaya giren Bulgar askerleri”ni unutturmamaktır. Sanata değer vermeyen bu ilkel bakış sayesinde ressamı anımsayan kimse kalmamış, unutulan Hasan Rıza olmuştur. Oysa Hasan Rıza’nın mezar taşına “Resimlerini savaştan kurtarmak isterken öldürüldü” diye yazılmalıdır.

Kimi güçlerin bizi barbar, soykırımcı, sanata değer vermeyen bir toplum olarak göstermeye çalıştığı Avrupa sınırımızda (ne yazık ki, aramızda bu anlayışa çanak tutanlar az değildir!), resimlerini savaştan kurtarmak isterken can veren bir ressamımızın mezarı vardır. Bu konum Barış adına değerlendirilir ve tüm dünyaya dostluk mesajlarının gönderileceği sanat etkinlikleri düzenlenirse, Hasan Rıza’nın çabası amacına ulaşacak, savaşın yıkımından insanları, kentleri, sanat eserlerini kurtarma şansı doğacaktır. Sınırında, resimlerini savaştan kurtarmak isterken ölen bir ressamın mezarı olan kaç ülke vardır?

Hasan Rıza resimleri en çok tanınan ressamdır aslında! Resim tarihimizde önemli bir yer tutan asker kökenli ressamlarımız gibi tuvaline savaş sahnelerini taşımıştır genellikle. Askeri Müze’de sergilenen “Yanıkkale Muharebesi”, “Belgrad Meydan Muharebesi” gibi resimlerinin yanında, en çok tanınan tablosu “Fatih Sultan Mehmet’in Topkapı’dan İstanbul’a Girişi”dir. Ders kitaplarına giren bu resimde Fatih Sultan Mehmet beyaz bir at üstünde görülür. Atın ayağa kalkan sol ayağının hemen yanındaki eli tüfekli yeniçeri askeri ise Hasan Rıza’dan başkası değildir.

Cephede portresini yaptığı ressamın ilgisiyle resim sanatına yönelen Hasan Rıza, kendisini Fetih sonrasında Fatih Sultan Mehmet’in “mutlu askerleri” arasına çizerken, savaş alanında öldürüleceğini biliyor muydu acaba!?

Sunay Akın