Arama:

Etiket Bulutu







‘masal’

Define Arayan Adam

16.09.2009

dilenci1

Çok eski zamanlarda Bağdatlı bir fukara
Konuvermişti bir gün büyükçe bir mirasa.
Ani gelen zenginlik onu budala etti,
O koskoca serveti bir kaç yılda eritti.
Ama kolay değildi eskiye geri dönmek,
Küheylan attan inip uyuz eşeğe binmek.
Hep evine kapanır için için ağlardı,
Yaradana sığınıp gece gündüz yalvardı:
Yarabbi sen bilirsin; ben fakir bir kul idim,
Muhtaç değildim ama oldukça yoksul idim;
O sonsuz hazinenden bana mal ve mülk verdin,
Lûtfunla gönendirdin, zenginliğe erdirdin;
Bense kıymet bilmedim, varlıkla sarhoş oldum,
Çarçur ettim dağıttım, ve gene berduş oldum.
Hatamı geç anladım, ne olur beni affet
Taşıyacak gücüm yok, ağır geldi bu zillet.
Hazinende ‘yok’ yoktur; ya lûtfet bir geçim ver,
Ya da canımı al da sona ersin çileler.”

Hep böyle niyaz etti haftalarca, aylarca.
Sonunda bir ses duydu derinden, rüyasında:
Sen kalk ve Mısır’a git, orda bir hazine var.
Senin gelip bulmanı bekliyor nice yıllar.”
Uyanınca sevinçle dertlerini unuttu,
Düşünmeden delice Mısır yolunu tuttu.
Aç ve susuz dolaştı, yollar karma karışık;
Ne define göründü, ne de ufak bir ışık.
Açlık ve yorgunluktan perişan hale geldi;
Sonunda dilenmeye çâresiz, karar verdi.
Ama utanıyordu, nasıl girsin bu işe ?
Geceleyin yaparım, tanımaz beni kimse.
Diye düşünerekten karanlığa süzüldü,
Tenha bir sokak bulup bir köşeye büzüldü.
Bir ayak sesi duyup avucunu uzattı;
Ama güçlü bir pençe bileğini kavradı:
Gel bakalım, sen böyle ne yapıyorsun burda
Bu saatte işin ne bu karanlık duldada ?
Besbelli bir hırsızsın, kötü niyetlerin var;
Yanacaktı kim bilir şerrinden nice canlar !”
İriyarı bu adam mahalle bekçisiydi;
Yakasından tutmuştu, dövüyor, sürüyordu.
Dur, dövme de doğruyu söyleyeyim ben sana
Diye garip bağdatlı yalvarıp yakarınca;
Peki, anlat bakalım, besbelli yabancısın;,
Sakın yalan konuşma, doğru anlatmalısın.”
Diye izin verince güvenlik görevlisi
Bizimki baştan sona anlattı hikâyeyi :
Sandığın gibi değil; ne hırsızım ne zalim;
Bir hulyanın peşinde bu hallere gelmişim.”
Bekçi ona inandı; ve gülerek dedi ki :
Anlaşıldı, sen hırsız falan değilsin belli;
Seni bırakacağım, benden kurtulacaksın;
Ama kusura bakma, sırılsıklam ahmaksın !
Ben yıllardır bir rüya görüyorum her gece;
Diyorlar ki : “Bağdatta şöyle bir mahallede,
Şöylece bir sokakta, şöyle şöyle bir evde
Git, kaz ve çıkar onu; gömülü bir define.”
Yerimden kımıldamam, güler, geçerim ancak,
Senin bir rüya için düştüğün şu hale bak !
Bu kadar mı ahmaksın, sende yok mu hiç akıl ?
Bir daha görmeyeyim, şimdi karşımdan yıkıl ! ”

Bu sözleri duyunca şaşırdı mirasyedi:
Tarif edilen bu ev aynen kendi eviydi.
Demek ki hem define üstünde oturmuşum,
Hem de yoksulluğumdan feryat ediyormuşum.
Bu ne büyük gaflettir, ne affedilmez ayıp;
Yorgunlukla, çileyle geçen bunca yıl kayıp.”
Burnu koku almayan ne alır has bahçeden;
Melodiden ne anlar kulağı işitmeyen ?
Hayatını servete, saltanata adayan
Bilemez defineyi, kendi içinde yatan.
Hem gerçek zenginlikten böylece mahrum kalır
Hem de hayattan yalnız çile ve zahmet alır.

La EDRİ
Kaynak : M.C.Rûmi, Mesnevi, Cilt : 6

Pıspısa Hanım ile Sıçan Soluk Bey

16.09.2009

masallar3

Günlerin birinde Karafatma adında bir böcek varmış.
Kanatları kara, başı kapkara…
Gözleri elâ… Yüreğinde sevda…
Pıspısa Hanım demişler adına…
Bir gün Pıspısa Hanım kocaya varmak istemiş:
Giyinmiş, kuşanmış, bezenmiş, düzenmiş…
Kâh soluna bakmış, kâh sağına.
Bir tepenin üstüne çıkmış naz ile.
Türkü söylemiş hoş avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa oyuna giderim…

Bir oduncu yoldan geçiyormuş.
Elinde balta, başında şapka.
Pıspısa Hanım’ın güzel sesini duymuş:
Ay Pıspısa Hanım bana varır mısın? diye sormuş.
Pıspısa Hanım baltayı görünce korkmuş:
Beni döversen, neyle döversin?
Oduncu gülmüş: Baltayla! demiş.
Pıspısa Hanım: Yürü yürü git işine.
Ben sana yar olmam! Bir daha gelme peşime!..
Oduncu çıkıp gitmiş. Pıspısa Hanım yola bakmış naz ile.
Türküsünü söylemiş hoş avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa oyuna giderim…

Bir bostancı geliyormuş. Elinde kürek, yüzü göyçek…
Pıspısa Hanım’ın hoş sesini duymuş. Heyecanla yanına koşmuş:
Pıspısa Hanım benimle evlenir misin?
Pıspısa Hanım küreği görünce korkmuş: Beni döversen, neyle döversin?
Bostancı gülmüş: Kürekle!
Pıspısa Hanım: Yürü yürü git işine. Ben sana yar olmam! Bir daha gelme peşime!..
Bostancı çıkıp gitmiş. Pıspısa Hanım arkasını dönmüş naz ile.
Türküsünü söylemiş acı avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa ölüme giderim…

Bu kez Sıçan Soluk Bey yoldan geçiyormuş.
Tüyleri taralı, gözleri hareli… Durmuş,
Pıspısa Hanım’ın endamına bakmış: Aman Tanrım! Giyinmiş, kuşanmış, bezenmiş, düzenmiş…
Kâh soluna bakmış, kâh sağına.
Bir tepenin üstüne çıkmış naz ile.
Türkü söylermiş acı avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa ölüme giderim…

Sıçan Soluk Bey dile gelmiş:
Ah Pıspısa Hanım, Pıspısa Hanım, canım cananım, ruh-i revanım, sana kıyamam?
Pıspısa Hanım, meraklı gözlerle süzmüş.
Sıçan Soluk Bey’i görmüş: Sıçan Soluk Bey; ama ne bey!..
Giyinip bezenmiş, kürkünü tarayıp düzeltmiş, kuyruğunu kaldırıp beline atmış, kulakları dimdik…
Dersin ki Zaloğlu Rüstem! Bıyıklarını burmuş, dünyaya sahip olmuş.
Göğsü apak, gözleri kara. Bakanı düşürür sevdaya…
Pıspısa Hanım’ın içi titremiş:
Hoş geldin eeey dişleri mihenk, bacakları direk, herkesten göyçek, sen hoş geldin, demiş.
Sıçan Soluk Bey keyiflenmiş;
Vaaay hoş gördük Pıspısa Hanım, benim aziz canım, söyle bakalım bana varır mısın?
Pıspısa Hanım sormadan edememiş: Beni döversen, neyle döversin?
Sıçan Soluk Bey duygulanmış:
Benim sevdiceğim, canım cananım, seni dövemem, kuyruğumu üstüne sererim,
ceylan gözlerine sürme çekerim, eteklerine inci elmas dizerim…
Pıspısa Hanım sevinçle kararını vermiş:
Seninle ölüme bile giderim, canımı kurban ederim…
İkisi de sarılıp koklaşmışlar, düğün gününü kararlaştırmışlar…
Cırcır böcekleri sazende olmuş, kelebekler hanende. Cırcırlar çalmış, kelebekler oynamış.
Yedi gün, yedi gece toy düğün olmuş, davul sesi bütün ormanı tutmuş.
Sincaplar arabaya koşulmuş,
Pıspısa Hanım’ı Sıçan Soluk Bey’in evine getirmişler.
Bütün böcekler yığılmış, halay çekmişler… Yeyip içip eğlenmişler…

Herkes evine dağılmış. Yeni evliler balayına çıkmış. Sıçan Soluk Bey:
Canım cananım, Pıspısa Hanım, demiş. Sen keyifle otur, ben Han evine gideyim.
Süzülüp kilere gireyim. Nohut, mercimek, şirin yiyecek, ne bulsam getireyim.
Koy yanına, at ağzına, kırt kırt kırtlat, keyfine bak!
Pıspısa Hanım naz yapmış, iz yapmış, Sıçan Soluk Bey’in boynuna sarılmış:
Çabuk dön! Ayrılığa dayanamam, senden uzak kalamam!
Sıçan Soluk Bey karısıyla öpüşmüş, yola düşmüş.
Az gitmiş, çok gitmiş, biraz sonra Han evine yetişmiş.
Han evi de ne ev haaa!.. Her şey var, her şey bol, kuş sütü eksik…
Hemen kilere süzülmüş, zenginliğin içine düşmüş…
Mırnaav mırnaaav! sesiyle ürkmüş.
Bir de bakmış, bir kedi! Tırnakları fırlamış, yeleleri kabarmış!.. Pençesi kartal…
Sıçan Soluk Bey zor kaçmış, yağ küpüne atlamış…
Kedinin kafası sığmamış. Sıçan Soluk bey geldiğine bin pişman…
O sinmiş, kedi yolları kesmiş…
Pıspısa Hanım uzun uzun yol gözlemiş, Sıçan Soluk Bey’den haber yok. Canı fena halde sıkılmış:
Bari Bey’in çamaşırlarını alayım, götürüp gölde yıkayayım.
Serip kurutayım, giyinip bezensin, üstü başı temiz gezsin.
Derhal çamaşırları bohça yapıp sırtına atmış… Göle varmış. Aaa! Birden ayağı kaymış, suya yuvarlyanmış.
Göl derin, su soğuk… Çok çabalamış, sular yutmuş, geri çıkamamış.
Yoldan geçen atlıları görüp umutlanmış.
Bir kamışa tutunup bağırmış:

Tapır tupur atlılar,
Kolları kolçaklılar,
Han evine gidesiniz,
Sıçan Bey’e diyesiniz:
Pıspısa hanım,
Göle düştü canın…
Çabuk gele, beni ala,
Yoksa hanım boğula…

Atlılar o yana bakmışlar, bu yana göz atmışlar, kimseyi göremeyip şaşkına dönmüşler.
Pıspısa Hanım yine türküsüne başlamış:

Saçı uzun saray hanım,
Donu uzun doray hanım,
Göle geldi, çamaşır yudu,
Günü kara Pıspısa Hanım…
Sıçan Soluk Bey’e deyin,
Atına binip de tez gele,
Beni gölden alıp götüre!..

Atlılar atlarını dörtnala sürmüşler, Han evine gelmişler. Pıspısa Hanım’ı anlatmış bir de gülmüşler.
Sıçan Soluk Bey duymuş. Ne yapacağını şaşırmış. Sağa bakmış kedi, sola bakmış kedi…
Bıyıkları kendi kuyruğundan iri… Ölümü göze alarak fırlamış.
Kedinin pençesi kalkmış…
Sıçan Soluk Bey canını dişine takmış, bir takla sağa atmış, bir takla sola.
Kedi şaşırmış… O kaçmış kedi kovalamış, o kaçmış kedi peşinde…
Kendini deliğe zor atmış, kedi arkada kalmış…
Sıçan Soluk Bey dışarıya açılan kapıyı zor bulmuş. Gölün yolunu tutmuş, soluk soluğa koşmuş:
Sevdiğim, canım, cananım, ver elini bana Pıspısa Hanım.
Pıspısa Hanım eşini görünce sevinmiş, heyecanla elini vermiş.
Elleri kavuşamamış. Ne yapacaklarını şaşırmışlar.
Sıçan Soluk Bey kendini suya atmış, kürkü ıslanmış.
Pıspısa Hanım’a sevecen sözler fısıldamış:
Pıspısa Hanım, sen benim canım,
Ben seni alım, bağrıma basım…

Pıspısa Hanım kendini bırakmış, Sıçan Soluk Bey’in sırtını boylamış.
İkisi de sallanmışlar, suya batıp çıkmış, batıp çıkmışlar…
Son bir gayretle kıyıya ulaşmış, birbirine sarılmışlar…
Soluk soluğa oturup dinlenmiş, sevinçle evin yolunu tutmuşlar.

Kız babası

20.06.2009

karikatur2