Arama:

Etiket Bulutu







‘mektup’

Hayatımın aşkı

23.03.2012

hikaye1

Bir zamanlar üniversiteli bir delikanlı, hergün bindiği metroda o kızı görür. Saçları altın sarısı, gözleri okyanus mavisi ve hiç açıldığını görmediği dudakları kiraz kırmızısı. Her sabah o trenin hangi vagonuna ve hangi saatte biniceğini hesaplayarak çıkar evinden delikanlı. Aradan aylar geçmiştir ama kız bir kez olsun farketmemiştir delikanlıyı! Üniversiteli aşık her sabah gözlerinin ayarını hiç bozmadan bir yolunu bulup onunla göz göze gelmeye adar hayatını. Ve işte öyle günlerden birinde, delikanlı biraz geç kalır metronun kalkış saatine. Tam merdivenlerden inerken birinin daha aynı kapıya onunla beraber koştuğunu farkeder başını çevirdiğinde. O kızdır onunla aynı anda geç kalan ama güzel sarışın bakışlarıyla olduğu yerde durup, ona bakakalan genç adamı geride bırakarak tam kapıların kapanmasına yakın, atar kendini vagona….

Genç üniversiteli vagondan içeri süzülen kalp sancısını izler istasyondan. Ve işte aylardır başarmaya çalıştığı şeyi o an başarır genç adam. Kız, kendisini çaresiz bir şekilde izleyen o şaşkın ve bir o kadar üzgün bakışları farketmiştir artık. O da kilitlenir ister istemez genç adama içinde tanımlayamadığı duygulara ev sahipliği yaparak. Genç adamsa oturup bir sonraki treni bekler ertesi sabah tekrar karşılaşmak umuduyla. Kısa bir beklemeden sonra karşıdan gelen treni görüp kalkar yerinden… aşinalık işte, o güzel kız olmasada, ayakları o vagona yönelir yeniden, inen yolculardan sonra kapıdan içeri ilk adımı atar ve başı önde hemen oturur bi koltuğa …

Tren hareket ettikten kısa bir süre sonra sırtının dayalı olduğu koltukta oturan yüzünü göremediği birinin eli ona bi kağıt parçası uzatır. Bir anlık tepki olucak, kağıtta yazanlar ilk ilgi alanı olur, verenden ziyade; diyordur ki kağıtta muhteşem bir el yazısıyla; ”Her sabah karşımda durup beni izleyen adam, sana birşey sormak istiyorum; konuşmadanda yaşanır mı aşk? ”Delikanlı herkesi herşeyi unutur birden, dalar gider bir kaç dakikalığına, hemen elindeki kalemle cevabını yazar ve ne yapacağı o an gelir aklına; yani onu kağıdı veren kalp sızısının bir arka koltukta oturduğu gerçeği.. Süratle kalkar yerinden döner arkasını, ama boştur koltuk ve biran arka sayfasını gördüğü kağıtta bir not görür: “Yarın sabah cevabını aynı kağıtta ilet olurmu ?”

Dünyalar genç adamın olmuştur artık… sabahı zor eder, gece sabaha kadar onu düşünür. Aklına gelen ve o an yazdığı cevap karşısında. Sabah geç kalmamak için koşar adım gider metro istasyonuna ve biner aynı vagona. İşte hayal sandığı dün, bugün nihayetine ericektir az bir zaman sonra; kızın yanı boştur, oturur ve bu sana diye uzatır cavabını ”Kalbin dili, her dilden, her sesten üstündür” yazan.. Kız gülerek onaylar bu cavabı ve o an delikanlıyı şaşkınlıktan lal eden bir not uzatır tekrar eline.. “Adım Ayşen, 2 yıl önce bir trafik kazasında yaşadığım şok, işitme duyularımı kaybetmeme sebep oldu. Gözlerin ve kalbin, gözlerim ve kalbimle konuşabilirmi?” Genç üniversiteli şok geçirir o an evet mi dese hayır mı.. İniceği istasyona geldiğini anlayınca, bir not yazar ve uzatır o tatlı sarışına; “Yarın yine görüşürüz”.. Ve iner trenin o sessiz vagonundan. Aslında eve varmadan kararı vermiştir içinden : EVET.

Ertesi sabah elinde bir gül ile gider istasyona ve karşıdan geldiğini görür 2 günlük rüyasının. İşte o gün başlangıcıdır bu sessiz aşkın. Delikanlı artık mektuplaşmaya, duygularını okuyarak ve yazarak yaşamaya başlar, yan koltuğunda oturduğunu bildiği o rüyasıyla. Hayat yolunda hep yan koltukta oturmasını ister o dünyalar tatlısı kızın ve aradan geçen mutlu ve umutlu 1 yılın sonunda genç adam mezun olma töreninden hemen sonra; onu hayatının kadını yapmayı ne kadar istediğini yazar karşı sandalyede oturan rüyasına. Bu kez susar, cevap yazmaz kız, ama bunun yerine eğilir adamın kulağına, derin bir nefes aldıktan sonra, o şiir gibi nefesiyle, kiraz dudaklarının arasından şu sözler dökülür ;
”Hemde zerre pişmanlık duymadan, binlerce kez evet.”

Şehit Mektupları

29.04.2011

canakkale2

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Bir Şehid Mezadı” adlı hazin bir hikayesi vardır. Kurtuluş Savaşı’nda şehid olan erlerin eşyalarının nasıl mezada konup satıldığını, topu topu bir küçücük bavula sığacak kadar olan bu şehid eşyalarını ailelerine göndermenin masraf ve zahmetini falan anlatır bu hikaye. Siz Anadolu’daki şu yoksulluğa bakın ki bir şehidin kurşun deliği açılmış bir kalpağı, altı delinmiş bir potini, eprimiş bir gömleği bile satılacak kadar değerli, öte yandan ailesi de onun parasına muhtaç olacak denli fakir. Peki ya satılmak üzere açılan bavuldan bir şehidin mektupları çıkarsa!..
Bir şehid ki her şeyi mezada çıkarılsa, mektuplarına asla değer biçilemez. Çünkü o mektuplarda yalnızca kan, et ve kemik kokusu değil, kocaman hasretlerin derin aşklarını yüklenmiş bir gönül vardır. O mektuplar ki kurşunların birbirini vurduğu, güllelerin havada göğüs göğüse geldiği cehennemî seslere sükunet verir, vatan aşkını hasretle anılan bir isme bağlayarak cesarete dönüştürür. Kalbinin üstünde böyle bir mektubu saklayan askerin, ‘vatanı için yapabileceği hangi fedakarlık’ vardır diye sorulamaz elbette; o hepsini sırayla yapar ve canını en son verir.
Çanakkale Mahşeri’nden okuyalım:
“Bu anda dışarda koşuşma başladı; eski askerler, “Saya geldi! Saya geldi!” diye birbirlerine bağırıyorlardı. (…) Binbaşı Abdülkadir, meraklı bakışlarını Binbaşı Lütfi’ye çevirince, o da bilgi vermek mecburiyetini hissetti.
-Sai gelmiş. İzmir’in köylerinde dolaşır; askerlere gönderilecek mektupları, küçük emanetleri toplar, getirir; sahiplerine verir. Sırdaş olduğu için de sevgililer selamlarını ona emanet ederler. Bu da onun gelişini çok değerli yapar.
Askerler etrafına toplanınca, Sai sağ elini heybenin bir gözüne soktu; bir mektup çıkardı ve bağırdı:
Mehmet oğlu Kara Ali!?..
Değişik yerlerden sesler yükseldi:
-Cennet-i A’lâ’da!..
-Mertebesine erdi!..
Mektubu heybenin diğer gözüne attı. Tekrar bir mektup çıkardı:
-Alsancak’tan Hayati oğlu Salim!
Kalabalığın arasından birisi elini uzatarak bağırdı:
-Ver! Buradayım!..
Yanındaki asker, Salim’in sırtına hafif bir yumruk vurdu:
-Kimden geliyor?!..
-Dur, hele zarfın arkasını okuyayım.
Eline yeni bir mektup alan Sai, yüksek sesle bağırdı:
-Kadir oğlu Hüseyin!..
Değişik yerlerden cevap geldi:
-Şehit!..
-Şehit!..
Onu da diğer göze attı; bu kere işlenmiş bir mendil çıkardı:
-Hasan oğlu Rafet!..
-?!..
Hiç ses çıkmayınca Sai tekrarladı:
-Hasan oğlu Rafet!?..
Tanıyanı kalmamıştı. Sai’nin yüz hatları değişti. Gözleri dalan Binbaşı Abdülkadir karargaha girdi; onu takip eden Binbaşı Lütfi kapıyı örttü; ama az da olsa Sai’nin sesini hâlâ duyuyorlardı:
-Musa oğlu Muharrem!..


Tarihini bilmeyen milletler kendilerine efsaneler uydurur ve gitgide efsanelere sığınmaya başlarlar. Yukarıdaki satırlar henüz hatıra ve tarih iken derlendiği için bahtiyarız. Ya kaybolup gitselerdi!..

Öğretmene Mektup

20.02.2011

mektup2

İki farklı mektup

13.04.2010

ab-turk

Biraz uzun ama özellikle cevabı okumak lazım.
Aşağıda iki açık mektup bulacaksınız.
Bu mektuplar, Paris’te yaşamakta yada yaşamış olan ve bilimsel çalişmalarla uğraşan iki değerli (ve duyarlı) Türk vatandaşı tarafından kaleme alınmış.

1.Mektup (Çağrı)
—————————————————————–
Fransız’ların gerçek yüzünü öğrenmek için, bu yazıyı lütfen okuyun.
Aslında bu, bütün Avrupa Birliği ülkelerinin ortak görüşü ancak her nedense çıkıp delikanlı gibi konuşmayıp işi yokuşa sürüyorlar.
Ben şu an Paris’te doktora çalışmaları yapmak için bulunmaktayım….
Buradaki basın yaklaşık bir haftadır hergün baş sayfadan Türkiye haberleri veriyor.
Ben de sizinle çıkan haberleri paylaşmak istedim:

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki burada, sol basın bile artık ırkçılığa varan bir Türkiye karşıtlığı yapıyor. Seçimlerden sonra çıkan haberler zaten Türkiye’yi neredeyse Afganistan gibi gösterdi ve hemen ardından
Türkiye’nin AB’ye dahil edilmesine elbirliğiyle karşı çıkılması temelini hazırlamak için gazetelerde Türkiye’yi ve Türkleri küçük
düşürücü haberlerin yer almadığı bir gün bile geçmiyor….

Le Figaro’da çıkan bir haber, Avrupalı bir diplomatın, ‘Esasında onları kimse Avrupa’da istemiyor ancak nasıl dışarıda tutacağımızı da bilmiyoruz.” dediğini belirtirken, bugun Le Monde baş sayfadan, Giscard
D’Estaing’in, “Türkiye’nin AB’ye girişi AB’nin sonu olur” başlıklı roportajını ve D’estaing’in bir grup Türk’ü göstererek “onlar bize
benzemiyor” dediği karikatürünü yayınladı. (Le Monde burada en çok okunan ve en saygın gazetelerinden biri bildiginiz gibi!!!!)…..
Zaten amaç, bu şekilde Avrupa halkını hazırlamak ve sonra da Türkiye’nin AB’ye girişini refaranduma bağlayarak halktan red cevabı almak…. Gazetelerde ayrıca hergün okuyucu kösesi mektupları yayınlanıyor, ben de bir mektup gonderdim ancak henüz basmadılar….basacaklarını da umut etmiyorum. Zaten, sonuçta demokratik ve özgur diye geçinen basın
şu an gerçekten felaket derecede ırkcı ve yanlı propaganda yapıyor…..
Ben AB’ci bir insan değilim, üzüntüm AB’ye giremeyeceğiz falan diye değil, ancak bu kadar da aşağılanmayı Türk milletinin ve ülkemizin hak etmedigini düşünüyorum….

Sonuç olarak, Avrupa medeniyeti bitmiş arkadaşlar…..inanin ki burası ırkçılık, Haçli zihniyeti ve ikiyuzlulukten geçilmiyor….
Mesajima son verirken bir de çağrıda bulunmak istiyorum, Fransızca bilen arkadaşlar, lütfen güzel fransızcanızla, biraz da
bizim sesimizi duyuralım…Le Monde ve Le Figaro okuyucu köşesinde mektupları yayınlıyor Fransızca bilen arkadaşlar, elestirilerinizi,
Avrupa’nın irkcılığını, Türkiye’ye karşı nasıl herzaman duşmanca tutum alındığı hakkında biraz fikirlerimizi gonderirsek, belki birinciyi,
ikinciyi yayinlamazlar ama onucuyu kesin yayınlarlar….

Sevgiler, Saygilar


2. Mektup (Cevap)
———————————————————
Ben de bilimsel araştırmalarım için bir süredir Paris’te yaşayan ve yurdunu oldukça seven bir Türk vatandaşıyım. Emel Akçalı isimli zatı tanımam ama kendisinin de memleketini tanımadığından eminim.
Türkiye, sizlerin de çok iyi bildiği gibi malesef Ankara,Istanbul ve Izmir’in kalbur üstü semtlerinden ibaret degildir. Türkiye, ne Ankara’daki Tunalihilmi Caddesi, ne Istanbul’daki Bagdat caddesi nede Izmir’deki Hatay Caddesi’dir.

Hayatımın bir kısmını Paris’te geçirdiğim gibi, bir kısmını da Anadolu’nun kasabadan bozma yeni il olmuş bir kentinde, acil servis hekimliği yaparak geçirdim. Bu nedenle Türkiye nedir? Avrupa neresidir? ve kime Türk denir? kime benzer? iyice öğrenme fırsatım oldu. Biz onlara benzemediğimiz kadar onların da bize benzemedikleri kesin. Hem de hiç mi hiç benzemiyorlar. Adamlar kitap okuyorlar. Alelade bir Fransız’in evinin bir odasının tüm duvarları, mutlaka kütüphanedir. Burada televizyonda yazılı izni olmadan kimsenin yüzünü dahi gösteremezsiniz (haber ne olursa olsun).
Fransız televizyonlarında paparazzi programı yoktur, bulunmaz.
Fransa’da iki banka hesabı açtıramazsınız. “illa ki bir tane olmak zorunda” ve gene nedenini niçinini açıklamadan 500 Euro’nun üzerindeki parayı başkasına gönderemezsiniz. Bir hafta içinde bankamatikten 250 Euro’dan fazla para çekemezsiniz. Daha fazlası için de hesabınızda para olsa dahi bankaya nedenini bildirmek zorundasınız. Bankaya durup dururken 500 Euro’dan fazla nakit para yatıramazsınız. O parayı nereden ve kimden aldığınızı söylemek zorundasınız.
Bu haliyle Türkiye tam bir özgürlükler ülkesi değil mi?????

Gelelim Sosyal devlet kavramına; Fransa’da belirli bir gelirin altında (yılda 20,000 Euro/kişi başı) para kazanıyorsanız, kazancınız oranında devlet kiranızı öder. (%65’e varan miktarlarda) Her doğan çocuğa, daha doğmadan ayda 130 Euro para verir. Ama bu paranın kullanılacağı yerleri de denetler. (Cocuk bakıcısı, kres, okul makbuzu v.s.)
Fransa’da istihdam yaratmak icin haftalık çalişma saatleri gecen yil, 39 saatten 35 saate indirilmiştir. Devlet, kendi eliyle ayni işi yapmak için daha fazla adam istihdam etmektedir.

Gelelim Türkiye’ye: Benim doktor olarak çalıştığım 200.000 nüfuslu Anadolu kentinde, çocuklarin 2 yaşından önce hastalanarak ölebilecekleri “doğal” kabul edildiği için doktora götürülmezdi. Götürülse bile ilaçları alınmaz, masraf yapılmazdı. Ama çocuk 2 yaşını devirmişse, yatırım yapılabilirdi.
Cocuklar kışın zaturre, yazın ishalden ölürlerdi, 3 yaşındaki çocuğa Ankara-Samsun karayolunda saatte 120 km ile giden yolcu otobüsü çarptığını bilirim.(ne işi varsa o çocuğun orda)

Gene aynı şehirde işsizlik %65, okur yazarlık oranı kadınlarda %70 idi. Bu il merkezimizde hergün en az 10-12 adli vaka olur, yurdum insanı kendini bilmezce içki içip, daha sonra birbirinin boğazını keserdi. Kesmeklede kalmaz, sonra hastaneye getirir ve “kurtar bunu doktor, yoksa seni gebertirim” derdi. Bunu gören hastane polisi ilk ortadan kaybolan eleman olurdu. Bahsettiğim şirin ilimizin bir beldesinde 6500 nüfus yaşamaktadır. Ancak bu belde belediyesinde çalışan tam 2200 işçi vardır. (İşte gerçek seçim yatırımı ….)
Bu işçilerden hiçbiri işe alındıklarından beri hiç maaş alamamıştır.
Belediye bu işçilerin sigorta pirimlerini ödeyemez. Ama halk hastanelere gider gider gelir. Bu beldede her iki kişiye bir belediye işçisi düşmektedir. (kendini saymıyoruz)

Değil Fransa, dünyanın hiçbir medeniyeti bu ölçüyü yakalayamaz! Türkiye’de yuzbinlerce aile halen tezekle ısınmakta iken, Fransa’da enerji Türkiye’dekinin yarı fiyatıdır.

Fransa’da özel okul, dersane, özel ders ve özel hoca kavramları yoktur. Her çocuk eşit derecede eğitim alır. Gerçek fırsat eşitliği vardır. Temel eğitim lise sonuna kadardır ve ücretsizdir. 26 yaşına kadar bir genç öğrenci, sağlık sigortası kapsamındadır. Tüm sağlık giderleri karşılanır.
Fransa’da milletvekillerine maaş ödenmez.
Bilemiyorum bu listeyi daha uzatmaya gerek var mı ?

Benim kızdığım ve sinirlendiğim, ülkemin kaçırdığı fırsatlar ve etrafa, o vurgunculara saçtığı paralardır. Ülkemin insanı malesef kara cahildir ve bu artık bir toplum politikası halini almıştır. Bir düzenbaz parasıyla siyasete atılıp, 3 ayda pilav üstü döner dagıtarak %7.5 oy alıyorsa, Bir dolandırıcı memleketinden 20,000 oy alıyorsa ve niye ona oy verdiniz diye soranlara halkım, “Hepsi soyguncu, bu soyguncu’nun kralı, biz de gittik en kralına oy verdik” diyebiliyorsa….. Gerçekten biz çok farklıyız demektir. Bunun için adamın gazetesine çizdiği karikatüre gocunmaya gerek yok.

Malesef Atatürk’ün mirasına sahip çıkamadık. Halkımızı eğitemedik, eğitimli, kültürlü insanlar azınlığın da azınlığı haline geldi. Bunun için Avrupa’daki gazetelere mektup yazmaya gerek yok, biz önce kendi gazetelerimize mektup yazalım da, “külhan agzı” ile mangalda kül bırakmayan 3 günlük yazarları kovalayıp yerlerine yazar gibi yazar bulalım, insanımıza gazete okutalım. 1979 senesinde Türkiye’de basılan yerel gazetelerin sayısı Tüm Avrupa’da basılan yerel gazetelerin sayısından daha fazla idi. Şimdi Türkiye’deki tüm gazete okurları aynı partiye oy verse %1’i ancak geçiyor. Sen daha kalkmış “Le Monde”a yazı yazmaktan bahsediyorsun. A kardeşim, senin mesajını kim kime yazacak, kim kime anlatacak !!!!

Ne işimiz var bizim oralarda ??? Ben memleketimi mükemmel bir hale getireyim, o gelip benim ayaklarıma kapansın. Bu kadar onurumu iki paralık etmeyeyim. Yoksa gazetedeki yazı ile Fransızın aklındaki Türkiye imajı değişmez ki ???

Antalya’da iki hafta tatil yapan Fransız bir çift bana, “HİÇ TÜRK GÖRMEDİKLERİNİ” söylemişlerdi. Çünkü sokaklarda çarşaflı ve sarıklı kimse yokmuş !!!!
Ben daha ne diyim ki ???
“Haklısın dedim. Antalya özerk bölge… Türkler giremiyor oraya, turistler için orası… Hem zaten çok sıcak”
Öküz öküz olunca Avrupa’lı olsa ne olur, benim beyin hücrelerime yazık degil mi ??
Adama anlatacam orada, Antalya Türk dolu, yok öyle birşey diye… Boşver gitsin….. ”
Türkler yazın Kuzey’de tatil yapıyorlar” dedim geçtim.. Haksız mıyım ?

Aşk mektuplarının sırrı

09.04.2010

mektup

Rasim, bir akşam okuldan döndüğü vakit, kendi ismine gelmiş bir zarf buldu. İçinde, çiçekli bir kağıt üstüne, şu satırlar yazılıydı:

“Rasim Bey, ben sizi uzaktan uzağa seven bir genç kızım. Çok güzel olduğumu korkmadan söyleyebilirim. Dünyada en büyük emelim sizin tarafınızdan sevilmek ve sizin eşiniz olmaktır. Fakat yaşlarımız çok küçük olduğu için zannederim ki birkaç sene beklemek gerekecek. Şimdilik kendimi size tanıtmayacağım. Mektuplarınızı ………. adresine taahhütlü olarak gönderiniz. Benim çok mutaassıp bir beybabam vardır ki, çok az sokağa çıkmama müsaade eder. Bununla birlikte belki bir gün ayaküstü görüşebiliriz. Kendimi şimdiden sevgiliniz ve nişanlınız saydığım için sizinle görüşmeyi fena ve ayıp bir şey saymıyorum. Evde yalnızlıktan çok canım sıkılıyor. Mektuplarınız benim için bir teselli olacaktır.
Bedia”

On altı yaşına gelmiş her okul çocuğu gibi, Rasim için de hayatta sevilip, sevmekten daha önemli bir şey yoktu. Bu mektubu okur okumaz yüreğine bir ateş düştü. Tanımadığı bu kızı deli gibi sevmeye başladı. O gece sinemaya gidecekti, vazgeçti, erkenden odasına çekilerek kendisini seven bu genç kıza uzun bir mektup yazdı. Mektubu posta kutusuna attığı zaman birdenbire on yaş büyümüş gibi gurur duyuyordu. İsminin Bedia olduğunu söyleyen bu genç kız, Rasim’ in mektuplarına düzenli olarak cevap veriyor, eğer bir iki gün geciktirecek olursa kıyametleri koparıyordu.

“Sizi ne kadar sevdiğini ve sizin mektuplarınızdan başka tesellisi olmadığını söyleyen bir zavallı kızın gözlerini yollarda bırakmak doğru olur mu? Hem mektuplarınızı çok kısa yazıyorsunuz.
Bir Rica daha: mektuplarınızı biraz okunaklı yazıyla yazamaz mısınız?”

Genç okullu, akşamları erkenden odasına kapanıyor, sevgilisine kendini beğendirmek için saatlerce müsveddeler yaparak, kitaplar gibi uzun mektuplar yazıyordu. Bedia aynı zamanda meraklı bir kızdı. Bazen şöyle sorular sorduğu da oluyordu:

“Evlendiğimiz zaman balayımızı geçirmek için acaba İtalya’ ya mı gidelim, İsveç’ e mi? Bu iki memleket acaba nasıldır? Halkı nasıl yaşar, ne iş görür? Oralara gitmek için hangi denizlerden hangi memleketlerden geçilir?”
Yahut da
“Sen Abdülhak Hamit Bey in Eşber ini okudun mu? Nerelerini en çok beğendiysen yaz da ben de okuyayım…”

Genç okullu, nişanlısına karşı küçük düşmemek için, coğrafya ve edebiyat kitapları karıştırıyor, onun istediği bilgiyi toplamak için günlerce çırpınıyordu. Bedia bir mektubunda ona şöyle darıldı:

“Sizinle muhakkak görüşmeye karar vermiştim. Dün okul dönüşünde yolunuzu bekledim. Fakat bir genç kızın sevgilisi olduğunuzu hatırlamamış, çok fena giyinmiştiniz. Üstünüz başınız, ayakkabınız çamur içindeydi. Çocuk gibi arkadaşlarınızla mı boğuştunuz acaba? Bunu görünce sizi mahcup etmekten korkarak yanınıza gelemedim.”

Rasim fena halde utandı ve üzüldü. O günden sonra olağanüstü dikkat ve özenle giyinmeye başladı. Bedia bir kere de onun okuldan çıkar çıkmaz eve gitmemesinden, geceye kadar sokakta dolaşmasından şikayet etmişti. Acaba kendisi evde onun için ağlarken, o, başka kızların peşinde mi geziyordu? Rasim, dünyada Bedia’sından başka hiçbir kızı sevemeyeceğini yeminlerle yazdı ve sokakta dolaşmaya, tesadüf ettiği kızlara göz ucuyla bile bakmaya cesaret edemez oldu.

Bir akşam, Rasim’in annesi Nedime Hanim kocası Ahmet Beyi matemli bir çehre ile karşıladı, ağlamaklı bir tavırla:
“Ah Bey, başımıza gelenleri sorma. Oğlumuza Bedia isminde bir kız musallat olmuş. Bugün Rasim in odasını düzeltirken mektuplarını buldum. Evladımız elden gidiyor. Bir çare bul.”

Ahmet Bey de hiçbir meraklanma işareti görünmüyor, tersine kıs kıs gülüyordu. Sesini alçaltarak:
“Korkma Hanım,” dedi, “Oğlana aşk mektuplarını yazan kız benim! Oğlandaki haylazlık arttıkça artıyordu. Ne okuldaki öğretmenler, ne ben, bütün gayretimize rağmen, ona doğru dürüst yazmayı bile öğretemiyorduk. Nihayet düşüne düşüne bu çareyi buldum. Rasim in kıza yazdığı mektuplar sayesinde yeni yazıyı mutlaka öğreneceğinden ve bu sene sınıfı geçeceğinden eminim. Doğrusunu istersen, ben de eski yazıyı bir zamanlar sana mektup yaza yaza öğrenmiştim.”

REŞAT NURİ GÜNTEKİN

Bir Müşterinin, bankasına yazdığı mektup…

22.05.2009

 

bankaNew York Times’da yayιnlanan, bir müsterinin bankasιna yazdιgι mektup:

Sayιn Banka Yetkilisi,

Ben 86 yaşιnda, bankanιzda hesabι olan bir müşterinizim. Geçen gün, tesisatçιma 100 dolar’lιk bir çek yazdιm. Bu çeki, kendisi her nasιlsa 3 nanosaniyede bankanιza iletmiş olmalι ki, bankanιzda değerlendirdiğim fonlardan, bu miktar kadarιnι bozduramadan hesabιmdan karşιlιğι alιnmιş. Tabii ki hesabιmda o an için para olmadιğιndan, 30 dolar da faiz ve ceza alιnmιş. Oysa fonlarιmda 1000 dolar vardι. Bu durumu şikayet etmek istediğimde, bankanιz telefonunda kişiliksiz, terbiyesiz, banda kaydedilmiş ve yüzsüz bir hanιm sesiyle yarιm saate yakιn boğuştum. Arada müzikler dinledim ve 28 kere değişik tuşlara basmak zorunda kaldιm.
Ama kimseye ulasamadιm.

Bildiğiniz gibi her ay binlerce dolarlιk faturalarιm, mortgage kesintilerim, kredi kartι ödemelerim var. Bunlarιn hepsinin hesabιmdan yapιlan otomatik ödemelerini, şu andan itibaren IPTAL ediyorum. Bundan böyle, sizden etten kemikten yapιlmιs dediğimi anlayan ve ingilizce bilen bir müşteri temsilcisi istiyorum.

Anlayιşla karşιlarsιnιz ki, karşιnιzdakine en iyi iltifat, onu taklit etmektir. Ben de sizin gibi yapacağιm. Müşteri temsilciniz her ödeme için beni arayacak, ve 28 haneden az olmayan benim vereceğim bir şifreyi tuşlayacak. Sonra da, eğer 1 tuşlarsa benden randevu alacak, 2 tuşlarsa bir ödeme ile ilgili mesaj bιrakabilecek, 3 tuşlarsa oturma odama bağlanacak, oradaysam cevap vereceğim, 4 tuşlarsa ve uyumuyorsam yatak odama bağlanacak ve benimle görüşebilecek, 5 tuşlarsa tuvalete, 6 tuşlarsa cep telefonuma ulaşacak, 7 tuşlarsa bilgisayarιma bir mesaj bιrakabilecek. 8’e tuşlarsa bunlarι yeniden dinleyebilir. Arada beklemeler olursa, size söz, elimdeki eski plaklardan ve gramofonumdan güzel bir müzik parçasι da dinleteceğim ona. Yalnιz sizden ricam, bu işlemler için seçeceğiniz personelinizin kimlik bilgisini, anne kιzlιk soyadιnι, noterden alιnmιs imza sirkülerini ve tapularι dahil mali bilgilerini bana iletmeniz.

Bir de sizin gibi bir sözleşme hazιrladιm. Sizinki 42 sayfaydι, ben insaflι davrandιm. Bu sözleşmeyi de bana atayacağιnιz müşteri temsilcisi, bankanιz şube müdürü ve bankanιz yönetim kurulunun imzalamasι ve bana iadeli taahhütlü göndermesi. Bu sözleşme elime geçtikten sonra müsteri temsilcinize kendi belirleyeceğim 28 haneli sifreyi göndereceğim. Bu şifre de her ay değişecek pek tabii ki.
Özür dileyerek bu sözleşme ve işlemler için sizden masraf olarak her ay 20 dolar da talep edeceğim.

İsbu şartlarι yerine getirememe durumunuz varsa, lütfen 1,000,000 dolarιmι nakit olarak hazιrlayιn, yarιn alιvereyim. Size hayιrlι işler diler, en kιsa zamanda bana ulaşmanιzι rica ederim.
Saygιlarιmla,

Müşteriniz