Arama:

Etiket Bulutu







‘savaş’

Şehit Mektupları

29.04.2011

canakkale2

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Bir Şehid Mezadı” adlı hazin bir hikayesi vardır. Kurtuluş Savaşı’nda şehid olan erlerin eşyalarının nasıl mezada konup satıldığını, topu topu bir küçücük bavula sığacak kadar olan bu şehid eşyalarını ailelerine göndermenin masraf ve zahmetini falan anlatır bu hikaye. Siz Anadolu’daki şu yoksulluğa bakın ki bir şehidin kurşun deliği açılmış bir kalpağı, altı delinmiş bir potini, eprimiş bir gömleği bile satılacak kadar değerli, öte yandan ailesi de onun parasına muhtaç olacak denli fakir. Peki ya satılmak üzere açılan bavuldan bir şehidin mektupları çıkarsa!..
Bir şehid ki her şeyi mezada çıkarılsa, mektuplarına asla değer biçilemez. Çünkü o mektuplarda yalnızca kan, et ve kemik kokusu değil, kocaman hasretlerin derin aşklarını yüklenmiş bir gönül vardır. O mektuplar ki kurşunların birbirini vurduğu, güllelerin havada göğüs göğüse geldiği cehennemî seslere sükunet verir, vatan aşkını hasretle anılan bir isme bağlayarak cesarete dönüştürür. Kalbinin üstünde böyle bir mektubu saklayan askerin, ‘vatanı için yapabileceği hangi fedakarlık’ vardır diye sorulamaz elbette; o hepsini sırayla yapar ve canını en son verir.
Çanakkale Mahşeri’nden okuyalım:
“Bu anda dışarda koşuşma başladı; eski askerler, “Saya geldi! Saya geldi!” diye birbirlerine bağırıyorlardı. (…) Binbaşı Abdülkadir, meraklı bakışlarını Binbaşı Lütfi’ye çevirince, o da bilgi vermek mecburiyetini hissetti.
-Sai gelmiş. İzmir’in köylerinde dolaşır; askerlere gönderilecek mektupları, küçük emanetleri toplar, getirir; sahiplerine verir. Sırdaş olduğu için de sevgililer selamlarını ona emanet ederler. Bu da onun gelişini çok değerli yapar.
Askerler etrafına toplanınca, Sai sağ elini heybenin bir gözüne soktu; bir mektup çıkardı ve bağırdı:
Mehmet oğlu Kara Ali!?..
Değişik yerlerden sesler yükseldi:
-Cennet-i A’lâ’da!..
-Mertebesine erdi!..
Mektubu heybenin diğer gözüne attı. Tekrar bir mektup çıkardı:
-Alsancak’tan Hayati oğlu Salim!
Kalabalığın arasından birisi elini uzatarak bağırdı:
-Ver! Buradayım!..
Yanındaki asker, Salim’in sırtına hafif bir yumruk vurdu:
-Kimden geliyor?!..
-Dur, hele zarfın arkasını okuyayım.
Eline yeni bir mektup alan Sai, yüksek sesle bağırdı:
-Kadir oğlu Hüseyin!..
Değişik yerlerden cevap geldi:
-Şehit!..
-Şehit!..
Onu da diğer göze attı; bu kere işlenmiş bir mendil çıkardı:
-Hasan oğlu Rafet!..
-?!..
Hiç ses çıkmayınca Sai tekrarladı:
-Hasan oğlu Rafet!?..
Tanıyanı kalmamıştı. Sai’nin yüz hatları değişti. Gözleri dalan Binbaşı Abdülkadir karargaha girdi; onu takip eden Binbaşı Lütfi kapıyı örttü; ama az da olsa Sai’nin sesini hâlâ duyuyorlardı:
-Musa oğlu Muharrem!..


Tarihini bilmeyen milletler kendilerine efsaneler uydurur ve gitgide efsanelere sığınmaya başlarlar. Yukarıdaki satırlar henüz hatıra ve tarih iken derlendiği için bahtiyarız. Ya kaybolup gitselerdi!..

Potemkin Zırhlısı

20.07.2010

potemkin

Rus-Japon savaşı sırasında yenilgiye uğrayıp zayıf düşen Çarlık ordusu, köylü ayaklanmalarını bastırması sırasında daha da güçsüz duruma gelir. Askerler arasında da hoşnutsuzluklar artmaya başlar. Bunun yanında çarlık subayları, gemi mürettebatına sürekli baskı yapar, mürettebatın yatma yerleri, yedikleri, içtikleri ve çalışma koşullarının dayanılmazlığının yanında subayların bu davranışları da işi katlanılmaz boyutlara taşır. 27 Haziran 1905’te Potemkin Zırhlısı’nda bir isyan patlak verir.

Bu isyan denizciler ve askerler arasındaki hoşnutsuzluğun ilk yığınsal belirtisi olur. Mürettebat potemkin zırhlısına kızıl bayrağı çeker ve ardından işçi grevlerinin yoğun olduğu Odessa’da demirler.
Daha sonra ayaklanmayı bastırmak üzere gönderilen savaş gemilerinde denizciler, ayaklananların üzerine ateş açmayı reddeder ve böylece Potemkin Zırhlısı’nın ayaklanması daha da güçlenir. Fakat Potemkin Zırhlısı’nın ayaklanmasına Karadeniz donanmasının diğer gemileri katılmaz. Erzak ve yakıtı azalan Potemkin Zırhlısı Romanya kıyılarına yanaşarak, Romanya hükümetine teslim olur. Böylece zırhlıda ki ayaklanma yenilgiyle sonuçlanır.

Potemkin Zırhlı’sının ayaklanması Çarlık ordu ve donanmaları arasında başlayan ilk devrimci ayaklanmaydı. 27 Haziran 1905’te Çarlık rejimine karşı Potemkin Zırhlısı ayaklanması, Ekim Devrimin bir provası haline gelmişti. Ekim Devrimi’nin ardından bu ayaklanmayı anlatan Potemkin Zırhlısı filmi çekilir.

potemkin2

Potemkin Zırhlısı filmi;
Özgün adı Bronyenosyets Potyomkin olan film Türkiye’de ilk kez 16 Ekim 1967’de Türk Sinematek Derneği’nde gösterilmiştir. Rusya’nın ve Avrupa’nın en eski ve büyük film stüdyosu olan Mosfilm tarafından yapılan filmin yönetmeni Sergei Eisenstein’dır. Yönetmenin ikinci filmi olan Potemkin Zırhlısı konusunu Potemkin Zırhlısı Ayaklanması olarak bilinen gerçek bir olaydan almıştı. Filmde, 1905 yılında Rusya’nın Karadeniz filosuna bağlı Savaş Gemisi Potemkin’de dayanılmaz yaşama şartlarından bezmiş mürettebatın Çar rejimine bağlı subaylara karşı başlattıkları bir ayaklanmanın sonunda gemiyi ele geçirmeleri ve sonrasında gelişen olaylar dramatize edilerek anlatılmıştır.

“Potemkin Zırhlısı Ayaklanması” 1917’de gerçekleşecek olan Ekim Devrimi’nin bir provası niteliğinde olduğu için film, 1925 yılında Sovyet hükümeti tarafından bir devrim propagandası filmi olması için özellikle ısmarlandı.

Potemkin Zırhlısı tüm zamanların en etkileyici filmlerinden biridir ve 1958 yılında Belçika’nın Brüksel şehrinde açılan Dünya Fuarında “tüm zamanların en büyük filmi” olarak ilan edilmişti.

Ressam Hasan Rıza

19.07.2010

hasan_riza

Fotoğraf makinesi kullanımının yaygın olmadığı yıllarda, savaş ressamları gezinirdi cephelerde. Bu insanların görevi, savaş sırasında gördüklerini resmetmek ve muhabiri olarak görevlendirildiği gazeteye ulaştırmaktı. 27 Nisan 1877’de Rusya’nın Osmanlı’ya savaş ilan etmesiyle “93 Harbi” denilen, tarihimizdeki en büyük seferberlik süreçlerinden biri başlar. İşte bu savaşı izlemek üzere İtalya’dan gelen bir gazete ressamını koruma görevi Hasan Rıza’ya verilir. On dokuz yaşındaki Hasan Rıza askeri okul öğrencisidir. O da, birçok arkadaşı gibi okuldan ayrılıp, gönüllü olarak gelmiştir cepheye. Ressam, etrafında patlayan bombalara, dikenli tellere ve çamur tarlalarına aldırmadan resimler çizerken, Hasan Rıza da, yanından ayrılmamaktadır.

İtalyan ressam bir gün küçük dilini yutar şaşkınlıktan; koruması olarak yanında gezinen genç adamın uzattığı kağıtta kurşunkalemle çizilmiş bir portresi vardır. Böylelikle bir dostluk başlar, okul yıllarında da resime karşı ilgili olan Hasan Rıza ile İtalyan ressam arasında. Bir ressamla savaş alanında tanışan Hasan Rıza, onun gösterdiği yoldan yürümek üzere İtalya’ya gider. Roma, Floransa ve Napoli gibi kentlerde birçok atölye ve müzede çalışan Hasan Rıza, bir süre Mısır’da kaldıktan sonra geri döner. Ülkeden ayrılışı üzerinden tam on iki yıl geçmiştir!

Edirne’ye yerleşen Hasan Rıza, Karaağaç’daki atölyesinde çalışmaya başlar. Aynı zamanda Edirne Sanat Okulu’nda ve Edirne Hastahanesi’nde müdürlük yapmaktadır. Bulgar ordusu, 26 Mart 1913 günü, Edirne’ye saldırdığında, Hasan Rıza resimlerini savaştan kurtarmanın derdine düşer. O sırada, hastanede tedavi görmekte olan asker ressamlarımızdan Sami Yetik şöyle anlatır Hasan Rıza’yı: “Sükutun ilk gecesi müdürü bulunduğu hastaneden ayrılmamasını dostları ısrarla söyledikleri halde Hasan Rıza bu teklifi bir türlü kabul etmemiş, Karaağaç’taki atölyesine gitmişti. Belki gayri şuuri bir hareket farzedilen bu gidişi, bence eserlerini kurtarma kaygusundan ileri gelen bir ruh isyanından başka bir şey değildir. Senelerden beri göz nuru dökerek plüm taramasiyle yaptığı tarihi resimlerin düşman çizmeleri altında ezildiğini, çiğnendiğini düşünmek onu ferevan ettirmiş, kimseyi dinlememiş, ölümü düşünmemiştir.”

Meriç Nehri’nin batı kıyısında bulunan Karaağaç’a doğru koşan, savaş alanında tanıdığı bir ressam sayesinde resim sanatına yönelen Hasan Rıza’nın bir tek amacı vardır; savaştan resimlerini kurtarmak!..

Atölyesinin yağmalanmasına engel olamayan Hasan Rıza, tren istasyonu yakınlarında bulunan bir değirmenin arkasındaki tarlaya götürülür. Bir Ermeni kadının tanıklığına göre ressam, tüfeklerine süngü takmış beş askerin arasında yere yıkılır.

Edirne’ye yolunuz düşerse bir gün, Karaağaç’a gidin mutlaka. Bilin ki, Yunanistan’dan savaş tazminatı olarak alınan bu topraklar, Meriç Nehri’nin batı kıyısından Türkiye’ye pasaportsuz olarak bakacağınız tek yerdir. Nehrin karşı kıyısına geçtiğiniz köprünün yakınında bulunan Şehitlik’te, üstünde bir ressam paletinin resmi bulunan mezar taşında şunlar yazılıdır: “Hasan Rıza Bey – 28.3.1913, Cuma, evini yağmaya giren Bulgar askerleri tarafından öldürülür.”

Bu mezar taşı, ressamı hiç anlamadığımızın kanıtıdır. O taşı oraya koyanlar için amaç, “yağmaya giren Bulgar askerleri”ni unutturmamaktır. Sanata değer vermeyen bu ilkel bakış sayesinde ressamı anımsayan kimse kalmamış, unutulan Hasan Rıza olmuştur. Oysa Hasan Rıza’nın mezar taşına “Resimlerini savaştan kurtarmak isterken öldürüldü” diye yazılmalıdır.

Kimi güçlerin bizi barbar, soykırımcı, sanata değer vermeyen bir toplum olarak göstermeye çalıştığı Avrupa sınırımızda (ne yazık ki, aramızda bu anlayışa çanak tutanlar az değildir!), resimlerini savaştan kurtarmak isterken can veren bir ressamımızın mezarı vardır. Bu konum Barış adına değerlendirilir ve tüm dünyaya dostluk mesajlarının gönderileceği sanat etkinlikleri düzenlenirse, Hasan Rıza’nın çabası amacına ulaşacak, savaşın yıkımından insanları, kentleri, sanat eserlerini kurtarma şansı doğacaktır. Sınırında, resimlerini savaştan kurtarmak isterken ölen bir ressamın mezarı olan kaç ülke vardır?

Hasan Rıza resimleri en çok tanınan ressamdır aslında! Resim tarihimizde önemli bir yer tutan asker kökenli ressamlarımız gibi tuvaline savaş sahnelerini taşımıştır genellikle. Askeri Müze’de sergilenen “Yanıkkale Muharebesi”, “Belgrad Meydan Muharebesi” gibi resimlerinin yanında, en çok tanınan tablosu “Fatih Sultan Mehmet’in Topkapı’dan İstanbul’a Girişi”dir. Ders kitaplarına giren bu resimde Fatih Sultan Mehmet beyaz bir at üstünde görülür. Atın ayağa kalkan sol ayağının hemen yanındaki eli tüfekli yeniçeri askeri ise Hasan Rıza’dan başkası değildir.

Cephede portresini yaptığı ressamın ilgisiyle resim sanatına yönelen Hasan Rıza, kendisini Fetih sonrasında Fatih Sultan Mehmet’in “mutlu askerleri” arasına çizerken, savaş alanında öldürüleceğini biliyor muydu acaba!?

Sunay Akın

Sarıkamış Harekatı

03.06.2010

sarikamis-harekati

Osmanlı Devleti, Almanya ile yapılan anlaşmanın ardından Birinci Dünya Savaşı’na girmek zorunda kalmıştır. Ancak Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış olması ve yeterli hazırlıkları yapma imkânı ve zamanı olmadığından dolayı savaşın ilerleyen dönemlerinde büyük olumsuzluklarla karşı karşıya kalmıştır.

Osmanlı donanmasına bağlı Yavuz ve Midilli gemilerinin Sivastopol’u bombardımanının ardından 1 Kasım 1914 günü Rus Ordusu hududu geçerek baskın tarzında taarruza başlamıştır. Erzurum genel istikametinde ilerleyen Rus Kuvvetleri, 7-12 Kasımda Köprüköy ve 17-20 Kasımda cereyan eden Azap muharebelerini kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Savaşın ilk aylarında meydana gelen bu durum, Ordunun subay ve erleri üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır. Ancak ağır zayiat veren 3’üncü Türk Ordusu, geri çekilen düşmanı takip edememiş; daha elverişli bir arazide toplanmak, takviye kuvvetlerinin gelmesini beklemek ve yeni bir Rus taarruzunu karşılamaya hazır olmak amacıyla 8-10 km kadar geri çekilmiştir.

Avrupa’da savaşın mevzi harbine dönüşmesi ve Galiçya’da Avusturyalıların Ruslar karşısında zor durumda kalmaları üzerine Başkomutan Vekili Enver Paşa, müttefiklerin Avrupa’daki yükünü hafifletmek için ”Alman Başkomutanlığının da etkisiyle” Doğu Cephesi’nde Rusların imhasını hedef alan büyük ölçüde kuşatıcı bir taarruza karar vermiştir.

enverpasa

Enver Paşa, icra edilecek bir taarruzla 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Doğu Anadolu’da kaybedilen toprakların (Kars, Batum, Artvin ve Ardahan) geri alınmasını ve müteakiben harekâtın Kafkasya’ya aktarılmasını mümkün görüyordu.

Enver Paşa, bu amaçla 14 Aralık 1914’te İstanbul’dan Köprüköy’e gelmiştir. Taarruzun bahara bırakılmasını öneren 3’üncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’yı görevinden alarak 3’üncü Ordu Komutanlığını kendi üzerine almıştır.

Bu harekâtı icra edecek 3’üncü Ordu; 9, 10 ,11’inci Kolordular ve 2’nci Süvari Tümeninden oluşuyordu. Cephedeki Rus mevcudu 100.000, 3’üncü Ordunun mevcudu ise 120.000 idi. Türk ordusu sayıca fazla olmasına rağmen Ruslar, ağır silah, topçu ve donatım bakımından kesin bir üstünlüğe sahiptiler.

22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Muharebeleri’nde Türk Ordusunun uyguladığı plan, bir kolorduyla düşmanın cepheden tespitini, iki kolorduyla kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km kadar gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesiyle büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu.

3ordu

Tamamen karlarla kaplı, çok yüksek dağlık ve yolsuz bir arazide o günün koşulları altında kış donatımından yoksun yaya ve atlı birliklerle yapılan bu harekât çok riskli idi. Özellikle 10’uncu Kolordu birlikleri, Allahuekber Dağları’nı aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar gerekse mevcut silahlar yönünden çok zayiat vermiştir. Nitekim Türk kuvvetlerinin büyük bir kısmı soğuktan donarak ölmüştür. Sarıkamış’a girebilen 300 kişilik bir kuvvet de Ruslar tarafından geri atılmıştır. Bu başarısızlık karşısında Enver Paşa, 10 Ocak 1915’te 3’üncü Ordu komutanlığını Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa’ya devrederek İstanbul’a dönmüştür.

dogucephesi

Bu muharebelerde Rusların zayiatı 30.000, Türklerin zayiatı ise 60.000 kadardır. Ruslar; Türklerden 200 subay, 7000 eri esir, 20 makineli tüfekle 30 topu ganimet olarak almışlardır. Bu muharebeler sonucunda Doğu Anadolu, Rusların işgaline maruz kalmıştır.

12


Bilahare 3’üncü Türk Ordusu, taarruzdan önce işgal etmiş olduğu Azap mevziine (Tutak-Narman hattı) çekilmiştir. Takviye kuvvetler alarak Rus taarruzlarını bu hatta karşılamaya hazırlanmıştır.

Sarıkamış Harekâtı ile ilgili haberler, ancak sonradan kamuoyu gündemine geldiğinden burada olup bitenler çok sonraları açıklığa kavuşturulmuştur.

Sarıkamış Kuşatma Harekâtı; düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan başarılı bir plandı. Ancak stratejinin faktörlerinden zaman ve iklim şartları iyi değerlendirilemediği için bu sonuç kaçınılmaz olmuştur.
16

Sarıkamış, Türk harp tarihinin en acı muharebelerine sahne olmuştur. Türk Ordusu, ağır koşullar altında yapılan bir muharebede kahramanca savaşmıştır. Türk Ordusunun kayıplarındaki asıl etkenler, çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliğidir. Çok ağır koşullar altında kahramanca savaşan Türk askeri, muharebenin sonuna kadar direnmiş, vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı, Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin bir delilidir.

17

Türkiye’den Amerika’ya askeri yardım

13.04.2010

deve

Günümüzde, pek çok ülke gibi Türkiye de Amerika’dan yardım alıyor. Ama bundan 120 yıl önce yardım isteğinde bulunan Türkiye değil Amerika Birleşik Devletleri oluyordu. Üstelik yardım talebi de DEVE idi.

Amerika ile Türkiye arasında resmi ilişkiler II. Mahmut döneminde 7 Mayıs 1830 yılında imzalanan dostluk ve ticaret anlaşması ile başlamıştır. Ticari ilişkiler ise 1785 yılından beri devam etmekteydi. İlk Amerikan gemisi II. Selim devrinde, 1797 tarihinde İzmir’e ve 1800 yılında İstanbul’a gelmiş ve ilk Amerikan Konsolosluğu 1802 tarihinde İzmir’de açılmıştır. Türkiye ile Amerika arasında resmi bir anlaşmaya dayanan ilişkiler kurulmadan önce, Andrew Jackson’un Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı’na seçilmesi dolayısıyla dönemin padişahı olan II.Mahmut, kendisine bir tebrik ve iyi niyetler mesajı göndermiş, Andrew Jackson’da bunu büyük nezaket ve içtenlikle cevaplamıştı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin güney komşusu Meksika, uzun süren bir iç savaş ve kargaşa içindeydi. Bunun sonucu olarak, Texas’a gelip yerleşmiş olan Amerikalılar’ın organize ettikleri bir ayaklanma sonucunda, bu eyalet 29 Aralık 1836’da Meksika’dan ayrılıp Amerika’ya katılmıştı. Meksika bunu önlemeye çalıştıysa da başarılı olamamıştı. Bu olay iki devlet arasında bir seri anlaşmazlıkların başlangıcı oldu. Bu anlaşmazlıklar zamanla çözümlenemeyerek, 8 Mayıs 1846 tarihinde başlayan bir savaşla sonuçlandı. Bu savaş Amerika’nın askeri gücünü önemsemeyen Meksika’nın yenilgisiyle sonuçlandı. 2 Şubat 1848 tarihinde imzalanan Guadalupe Hidago Barış Andlaşması sonunda Meksika, topraklarının yarısını (California, Nevada, Utah, Arizona, New Meksiko eyalatleriyle Colorado eyaletinin bir kısmını) Amerika’ya terk etmek zorunda kaldı.

Bu savaş, büyük kısmı çorak ve kayalık bölgeleri, vahşi ve ıssız çölleri kapsayan ve çoğunlukla insanların yaşamadığı sahalarda geçti. Motorlu araçların mevcut olmadığı devirde, savaş sırasında Amerikan ordusu en büyük sıkıntıyı nakliye ve ikmal konusunda çekti. Savaşan birliklere yiyecek, su, cephane ve yaralılar için gerekli sıhhi malzemenin ulaştırılması büyük bir problem oldu.

Savaştan sonra, Amerika bu problemi kesin bir şekilde çözmeye karar verdi. 19. yy.’da Avrupa devletlerinin Ortadoğu’da giriştikleri sömürgecilik savaşlarında nakliye için çöllere ve çorak alanlara olağanüstü dayanıklılık gösteren develerden faydalandıkları biliniyordu. Amerika da ordu nakliye sistemini deve katarlarıyla takviye etmeye ve hatta bunu ön plana almaya karar verdi. Ancak bu sırada develerin bol olarak bulunduğu bölgelerde fazla temas ve resmi ilişkileri bulunmadığı için, bu hususta Osmanlı Devleti’ne başvurmaya karar verdi ve Amerika donanmasının bir nakliye gemisi 1855 yılı Ekim ayında İstanbul’a geldi.

Sadrazam olan Mehmet Emin Ali Paşa, bunun üzerine, meseleyi ve kendi düşüncelerini Saray Başkatipliğine şu yazı ile bildirir: “Amerika Devleti’nde deve kullanılmasına karar verilerek otuz beş devenin getirilmesi için İstanbul’a bir gemi yollanmıştır. Bir çifti erkek ve bir çifti dişi olmak üzere iki çift devenin verilmesi ricasına dair elçilikten gelen yazının tercümesi Padişah hazretleri tarafından görülmek üzere arz ve takdim olundu. İstenen iki çift deve aslında pek az bir şey olduğundan ve verilmesi padişahımızın şanı gereği bulunduğundan alasından tedarik edilerek elçiliğe verilmesi ve bedelinin devlet hazinesinden ödenmesi hakkında hünkarın, iradesi nasıl çıkarsa ona göre hareket edilecektir.”

Sultan Abdülmecit’in bu husustaki olumlu iradesi, sadrazama Saray Başkatipliği’nce şu şekilde bildirilmiştir.

“Sadakat tezkeresi ve elçiliğin yazısı padişah tarafından görülmüş ve istenen iki çift devenin alasından tedarik edilerek bedelinin hazinece ödenip elçiliğe verilmesi uygun görülmüştür. 13 Kasım 1855”

Böylece, Amerika’nın damızlık için istediği deve bedelsiz olarak verilmiş, öbür 31 deve de bedeli karşılığında piyasadan satın alınıp Amerika’ya götürülmüştür. Bunlar ordu hizmetinde kullanılacakları için böylece Türkiye Amerika’ya askeri bir yardımda bulunmuş oluyordu. Nitekim bu develer üretilip nakliye katarları kurulmuş ve Amerika, iç savaşında büyük ölçüde bunlardan yararlanmıştır.

Kınalı Ali

12.04.2010

canakkale

Üstteğmen Kemal, cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor, bir taraftan da onlarla laflıyordu. Nerelisin gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla adın ne senin evladım’ diye sorar.
Cocuk ‘Ali’ diye cevap verir.
– Nerelisin? .
– Tokat Zilede’nim
– Peki evladım bu kafanın hali ne?
– Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım .
– Neden?
– Bilmiyorum komutanım
Peki gidebilirsin Kınalı Ali’ der.
O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır.
Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali’nin okuma yazması da yoktur. Arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali soyler, arkadaşları yazar.
‘Sevgili anne babacım ellerinizden operim. Ben burda çok iyiyim, beni merak etmeyin’ diye başlar. Kız kardeşini, kendinden bir küçük erkek kardeşini, köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini, kendileri var oldukça düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır. Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına Not düşer: Ali nin kendisinden hemen sonra askere gelicek bir kardeşi daha vardır.
‘Anacağım kafama kına yaktın burda komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler, sakın kardeşim Ahmet’e de yakma, onla da dalga geçmesinler der, ellerinden öptüm’ diye bitirir.

Aradan zaman geçer. Ingilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu’ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış, onların sayılarıda epey azalmıştı. Gelibolu düşmek üzereydi, Kınalı Ali’nin komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti.
İnsan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere dua ediyordu. Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun vehametini bilen Kınalı Ali ve arkadasları, komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir. Kınalı Ali’nin bölüğünden kimse sağ kalmaz, hepsi şehit olmuştur.

Aradan zaman geçer. Kınalı Ali’nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler. (bu mektubun aslı Çanakkale müzesinde sergilenmektedir)
Babası anlatır. Ali’ nin.
‘Oğlum Ali nasılsın iyimisin, gözlerinden öperim selam ederim’ dedikten sonra ‘Öküzü sattık paranın yarısını sana, yarısınıda cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da. Siz sakın bizi merak etmeyin, bizi düşünmeyin’ der, Köyü, akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir. ‘Ali ananın da sana diyeceği bir şey var’ Anasını anlatır:
‘Oğlum Ali yazmıssın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler, kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. Bizde 3 şeye kına yakarlar
1- Gelinlik kıza gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye
2- Kurbanlık koç a ALLAH’A kurban olsun diye
3- Askere giden yiğitlerimize vatana kurban olsun diye….. gözlerinden öper selam ederim ALLAH’A emanet olun’

Temel ve Dedesi

16.02.2010

temelvededesi

Temel torununa savaş hikayelerini anlatıyormuş:
– Savaşta düşmanlar etrafımızı sardı.. bizi esir aldılar.. Komutanları bize dedi ki:
– Şimdi iki seçeneğiniz var. Ya burada ölürsünüz, ya da burada hepinize tecavüz ederiz….
Torun hemen merakla sormuş,
– Peki sonra ne oldu dede?
Temel bir an duraksamış!!
– hepimizi öldürdüler…

Savaş ilanı

16.02.2010

savas

Israil parlamentosunda bir savaş ilanı oylamaya konulacakmış.
Bu duruma göre ABD’ye savas açılacak, savaş kaybedilecek ve Japonya
örneğinde oldugu gibi askeri masraf yapılmayarak kısa sürede zengin
olunması planlanıyormuş. Tam oylamaya geçilecegi sırada bir parlamenterin
sesi duyulmuş :
— Peki, ya savaşı kazanırsak ?

Bir Zafer Hikayesi…

22.05.2009

images1


Mart 1921, Inönü Ovasι insanιn iflahιnι kesen buz gibi bozkιr ayazιnda, Ethem Çavus’un sιrtι üsüyor, avuçlarι ise kιzgιn mermi kovanlarιna çιplak elle dokundugu için alev alev yanιyordu. Top atιsι on sekiz saattir durmaksιzιn sürüyordu.

Ethem Çavus, 75 mm’lik topu durmaksιzιn dolduruyor, her seferinde besmele çekip kesif kolundan bildirilen menzillere kιyamet yagdιrιyordu. Sandιkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldιgιnda bir an duraksadι. Merminin üzerine bir çaput sarιlιydι. Çaputu sökerken avucuna kalem büyüklügünde demir bir çubuk düstü. Çaputun ve çubugun anlamιnι çözmeye çalιsιrken, mermi kovanιna kazιnarak yazιlmιs yazιya gözü ilisti. Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp atesledi. Demir çubugu cebine, bos kovanιnι ise bu sefer sandιga degil yere attι. Birkaç dakika sonra sogumus olan kovanι kaybolmamasι için yerden alιp mintanιnιn yakasιndan içeri attι.

Aksam ezanι vaktinde çarpιsma durulmus, mevzileri ileri, düsman hatlarιna dogru ilerletme emri gelmisti. Batarya komutanι, Ethem Çavus’a istirahat verdi. ilk is olarak bos kovanι çιkarιp üzerindeki yazιyι okudu.Kovanιn üzerinde

“Karahisarlι Seyfi Çavus. 4.Alay 2.Tabur 8.Batarya 26 Rebiyülahir 1339 inönü” yazιyordu. Birinci inönü savasιnιn en kιzgιn günlerinden birinde düsülmüs not ve mermiyle gelen demir çubuk, imalat-ι Harbiye atölyelerinde çalιsanlarιn bir mesaj istedigini gösteriyordu. Bosalan kovanlar Ankara’daki atölyelere yollanιr, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.

Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savas tamamen durulmus, birlikler yeni mevzilerine yerlesmisti. Ethem Çavus, cebindeki demir çubugu çιkarιp bir köseye oturdu. Ucu sivriltilmis çubuk, bakιr ustalarιnιn “kalem” dedikleri, üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklügünde bir tas alarak hafif tιklamalarla kendi mesajιnι kovana kazιdι.

(more…)

57.Alay (Şehitler Alayı)

22.05.2009

57alay


Çanakkale Muharebeleri nde, dillere destan olan Türk birliklerimizin gösterdigi kahramanlιk hikayesinde bir Alayιmιzιn ayrι bir yeri vardιr.Bu Alay; 19. Tümen’in 57.nci Alayι olup Atatürk’ün Büyük Nutkunda sözünü ettigi, Arιburnu Muharebelerinde tümü şehit düsen ünlü Şehitler Alayιdιr.

25 Nisan 1915 günü saat 02:45’de muharebe gemilerinin ve muhriplerin korunmasιnda Türk kιyιlarιna yaklaşan Avusturalya Tümeni’nin bir tugayιnι tasιyan çιkarma araçlarι, hesapta olmayan bir akιntι nedeniyle kuzeye sürüklenerek, saat 04:30’da kumluk bir kιyι (Kabatepe Bölgesi) yerine, sarp bir kιyι olan Arιburnu Bölgesine çιkarma yaptι.

Bu bölgede 27 nci Türk Alayιnιn 2 nci Taburu vardι; çιkan kuvvetlerin karsιsιndaysa, bu taburun yalnιz bir bölügü bulunuyordu. Durumu haber alan ve izlemeye baslayan 5.nci Ordu 19.ncu ihtiyat Tümeni Komutanι Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, herhangi bir emir almadιgι halde, 57.nci Alayι bir dag bataryasιyla takviye ederek karsι taarruz için Arιburun Bölgesine yöneltti; Eceabat Bölgesinde bulunan 27.nci Alayιn büyük kιsmιnι da, çιkarma bölgesine yanastιrdι. Bu tedbirleri yerinde bulan 5.nci Ordu Komutanι, 19.ncu Tümenin diger alaylarιnιn da müteakip karsι taarruzlara katιlmasιnι kabul etti.

Kιyιya çιkan ingiliz ve Fransιz kuvvetleri, yapιlan karsι taarruz sonucu çekilmeye baslayarak; geriden gelen kuvvetlerin yardιmι ve deniz kuvvetlerinin etkili ates destegiyle, Kanlιsιrt batιsι -Sivritepe -Merkeztepe Yükseksιrt hattιnda tutunabildi. Donanmanιn büyük ates destegiyle 25 Nisan 1915 saat 05.30da Seddülbahire çιkarmaya baslandι. ilk hedef olarak Alçιtepe ele geçirilecekti. Mehmetçigin ölüm pahasιna savundugu Serçetepe, Kanlιsιrt ile tek ikmal yolu olan Sarapnel Vadisinde tamamen hakim olmak Türkler ve ingilizler için önemli idi. Her iki taraf da elinde bulundurmayι istiyordu. Bundan dolayι burada çok kanlι çarpιsmalar oluyordu. Bu savaslarda her iki taraf da birbirlerine birkaç metre mesafeye kadar yaklasιyordu.

(more…)