Arama:

Etiket Bulutu







‘sevgi’

Derviş sofrası

29.04.2012

sofra

Sormuşlar ermişlerden birine; “Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?”
“Bakın göstereyim” demiş ermiş.
Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak, onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş, “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir de şart koymuş.
“Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine “Şimdi…” demiş ermiş. “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.”
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıltılı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. “Buyurun” deyince, her biri uzun boylu kaşıklarını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerlerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymamış düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz bunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman…”

Yeni Evli Çift

06.10.2011

evlicift

Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi. Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasada evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi ama şimdilerde küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyordu.

Bir akşam oturup ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler. Her ikisi de boşanmayı istemekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar.


Erkek, ‘Aklima bir fikir geldi’ dedi.
‘Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç 3 ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalim.’
Bu ilginç fikir hanımının da hoşuna gitti.
Ertesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler.

Aradan bir ay geçti.

Bir gece bahçede karşılaştılar

ve Her İkisinin de elinde içi su dolu birer Bidon Vardı… :)))

Sevgi nedir?

31.01.2010

quasimodo

Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış.

“Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir” diye başlıyor. “Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?” diye soruyor.
Sonra anlatmaya başlıyor.
“Sevgi üç türlüdür!”

Birincinin adi “Eğer” türü sevgi!
Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adi takmış yazar.

Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.
Toyotome “En çok rastlanan sevgi türü budur” diyor. Bir şarta bağlı sevgi..Karşılık bekleyen sevgi.. “Sevenin, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak vaat edilen bir sevgi türüdür bu” diyor yazar.. “Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır.
”Yazara göre evliliklerin pek çoğu “Eğer” türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile “Eğer” türüne rastlanıyor.

ÇÜNKÜ türü sevgi

Sonra da devam ediyor yazar, çünkü türü sevgi. Toyotome bu tür sevgiyi söyle tarif ediyor:
”Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır.”
Örnek mi?..
”Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)”
“Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki..”
“Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki..”
“Seni seviyorum. Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki.”
Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş bir şeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır.
Ama derin düşünürseniz, bu türün, “Eğer” türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artik ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW’si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.
”O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?” diye soruyor, Toyotome. “Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz” diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var.
Birincisi. “Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?” korkusu.
Tüm insanların iki yani vardır. Biri dışa gösterdikleri. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği..
“İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse” korkusu buradan doğar. İkincisi de. “Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.” endişesidir.
Japon yazar “Toplumlardaki sevgilerin çoğu ‘Çünkü’ türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insani hep kuşkuya düşürür” diyor. Peki, o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne? “Ve işte sevgilerin en gerçeği yolda!


Üçüncü tür sevgi benim ‘Rağmen’ diye adlandırdığım türdür” diyor yazar.

Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için eğer” türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için “Çünkü” türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan “Bir şey olduğu için” değil, Bir şey olmasına rağmen” sevilir. Güzelliğe bakar mısınız? Rağmen sevgi.
Esmeralda, Qusimodo’yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına “rağmen” sever.
Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda’ya Çingene olmasına “rağmen” tapar! “kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara ‘rağmen’ sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile.”
Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine “rağmen” olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.
Japon yazar “Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur” diyor. “Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, basarı ya da ünden daha önemlidir.” Bunun böyle olduğundan nasıl emin? Hakli olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.
“Şu soruma cevap verin” diyor.
“Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, basarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz?
Kendi kendinize ‘Yaşamamın ne yararı var’ diye sormaz mıydınız?” Devam ediyor Toyotome.
“Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün. Dünya birden bire başınızın üstüne çökmez miydi? O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?”
“Diyelim sıradan bir yaşamınız var. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?” diye soruyor ve yanıtlıyor:
“Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar.”
Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor “Rağmen” sevgiyi.
“Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni ‘Rağmen’ türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır.
”Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome. “Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var. Kimsede başkasına verecek fazlası yok” diye açıklıyor. Anlatıyor.
“Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama o da ayni şeyi başkasından beklemektedir.” Peki, bu dünyada sevgi ne kadar var? Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz.
Hani nerede? Hepsi o. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.
“Dünyadaki en büyük kıtlık, ‘rağmen’ türü sevginin yeterince olmayışıdır!”

Pıspısa Hanım ile Sıçan Soluk Bey

16.09.2009

masallar3

Günlerin birinde Karafatma adında bir böcek varmış.
Kanatları kara, başı kapkara…
Gözleri elâ… Yüreğinde sevda…
Pıspısa Hanım demişler adına…
Bir gün Pıspısa Hanım kocaya varmak istemiş:
Giyinmiş, kuşanmış, bezenmiş, düzenmiş…
Kâh soluna bakmış, kâh sağına.
Bir tepenin üstüne çıkmış naz ile.
Türkü söylemiş hoş avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa oyuna giderim…

Bir oduncu yoldan geçiyormuş.
Elinde balta, başında şapka.
Pıspısa Hanım’ın güzel sesini duymuş:
Ay Pıspısa Hanım bana varır mısın? diye sormuş.
Pıspısa Hanım baltayı görünce korkmuş:
Beni döversen, neyle döversin?
Oduncu gülmüş: Baltayla! demiş.
Pıspısa Hanım: Yürü yürü git işine.
Ben sana yar olmam! Bir daha gelme peşime!..
Oduncu çıkıp gitmiş. Pıspısa Hanım yola bakmış naz ile.
Türküsünü söylemiş hoş avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa oyuna giderim…

Bir bostancı geliyormuş. Elinde kürek, yüzü göyçek…
Pıspısa Hanım’ın hoş sesini duymuş. Heyecanla yanına koşmuş:
Pıspısa Hanım benimle evlenir misin?
Pıspısa Hanım küreği görünce korkmuş: Beni döversen, neyle döversin?
Bostancı gülmüş: Kürekle!
Pıspısa Hanım: Yürü yürü git işine. Ben sana yar olmam! Bir daha gelme peşime!..
Bostancı çıkıp gitmiş. Pıspısa Hanım arkasını dönmüş naz ile.
Türküsünü söylemiş acı avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa ölüme giderim…

Bu kez Sıçan Soluk Bey yoldan geçiyormuş.
Tüyleri taralı, gözleri hareli… Durmuş,
Pıspısa Hanım’ın endamına bakmış: Aman Tanrım! Giyinmiş, kuşanmış, bezenmiş, düzenmiş…
Kâh soluna bakmış, kâh sağına.
Bir tepenin üstüne çıkmış naz ile.
Türkü söylermiş acı avaz ile:
Ere giderim, ere giderim,
Er olmasa ölüme giderim…

Sıçan Soluk Bey dile gelmiş:
Ah Pıspısa Hanım, Pıspısa Hanım, canım cananım, ruh-i revanım, sana kıyamam?
Pıspısa Hanım, meraklı gözlerle süzmüş.
Sıçan Soluk Bey’i görmüş: Sıçan Soluk Bey; ama ne bey!..
Giyinip bezenmiş, kürkünü tarayıp düzeltmiş, kuyruğunu kaldırıp beline atmış, kulakları dimdik…
Dersin ki Zaloğlu Rüstem! Bıyıklarını burmuş, dünyaya sahip olmuş.
Göğsü apak, gözleri kara. Bakanı düşürür sevdaya…
Pıspısa Hanım’ın içi titremiş:
Hoş geldin eeey dişleri mihenk, bacakları direk, herkesten göyçek, sen hoş geldin, demiş.
Sıçan Soluk Bey keyiflenmiş;
Vaaay hoş gördük Pıspısa Hanım, benim aziz canım, söyle bakalım bana varır mısın?
Pıspısa Hanım sormadan edememiş: Beni döversen, neyle döversin?
Sıçan Soluk Bey duygulanmış:
Benim sevdiceğim, canım cananım, seni dövemem, kuyruğumu üstüne sererim,
ceylan gözlerine sürme çekerim, eteklerine inci elmas dizerim…
Pıspısa Hanım sevinçle kararını vermiş:
Seninle ölüme bile giderim, canımı kurban ederim…
İkisi de sarılıp koklaşmışlar, düğün gününü kararlaştırmışlar…
Cırcır böcekleri sazende olmuş, kelebekler hanende. Cırcırlar çalmış, kelebekler oynamış.
Yedi gün, yedi gece toy düğün olmuş, davul sesi bütün ormanı tutmuş.
Sincaplar arabaya koşulmuş,
Pıspısa Hanım’ı Sıçan Soluk Bey’in evine getirmişler.
Bütün böcekler yığılmış, halay çekmişler… Yeyip içip eğlenmişler…

Herkes evine dağılmış. Yeni evliler balayına çıkmış. Sıçan Soluk Bey:
Canım cananım, Pıspısa Hanım, demiş. Sen keyifle otur, ben Han evine gideyim.
Süzülüp kilere gireyim. Nohut, mercimek, şirin yiyecek, ne bulsam getireyim.
Koy yanına, at ağzına, kırt kırt kırtlat, keyfine bak!
Pıspısa Hanım naz yapmış, iz yapmış, Sıçan Soluk Bey’in boynuna sarılmış:
Çabuk dön! Ayrılığa dayanamam, senden uzak kalamam!
Sıçan Soluk Bey karısıyla öpüşmüş, yola düşmüş.
Az gitmiş, çok gitmiş, biraz sonra Han evine yetişmiş.
Han evi de ne ev haaa!.. Her şey var, her şey bol, kuş sütü eksik…
Hemen kilere süzülmüş, zenginliğin içine düşmüş…
Mırnaav mırnaaav! sesiyle ürkmüş.
Bir de bakmış, bir kedi! Tırnakları fırlamış, yeleleri kabarmış!.. Pençesi kartal…
Sıçan Soluk Bey zor kaçmış, yağ küpüne atlamış…
Kedinin kafası sığmamış. Sıçan Soluk bey geldiğine bin pişman…
O sinmiş, kedi yolları kesmiş…
Pıspısa Hanım uzun uzun yol gözlemiş, Sıçan Soluk Bey’den haber yok. Canı fena halde sıkılmış:
Bari Bey’in çamaşırlarını alayım, götürüp gölde yıkayayım.
Serip kurutayım, giyinip bezensin, üstü başı temiz gezsin.
Derhal çamaşırları bohça yapıp sırtına atmış… Göle varmış. Aaa! Birden ayağı kaymış, suya yuvarlyanmış.
Göl derin, su soğuk… Çok çabalamış, sular yutmuş, geri çıkamamış.
Yoldan geçen atlıları görüp umutlanmış.
Bir kamışa tutunup bağırmış:

Tapır tupur atlılar,
Kolları kolçaklılar,
Han evine gidesiniz,
Sıçan Bey’e diyesiniz:
Pıspısa hanım,
Göle düştü canın…
Çabuk gele, beni ala,
Yoksa hanım boğula…

Atlılar o yana bakmışlar, bu yana göz atmışlar, kimseyi göremeyip şaşkına dönmüşler.
Pıspısa Hanım yine türküsüne başlamış:

Saçı uzun saray hanım,
Donu uzun doray hanım,
Göle geldi, çamaşır yudu,
Günü kara Pıspısa Hanım…
Sıçan Soluk Bey’e deyin,
Atına binip de tez gele,
Beni gölden alıp götüre!..

Atlılar atlarını dörtnala sürmüşler, Han evine gelmişler. Pıspısa Hanım’ı anlatmış bir de gülmüşler.
Sıçan Soluk Bey duymuş. Ne yapacağını şaşırmış. Sağa bakmış kedi, sola bakmış kedi…
Bıyıkları kendi kuyruğundan iri… Ölümü göze alarak fırlamış.
Kedinin pençesi kalkmış…
Sıçan Soluk Bey canını dişine takmış, bir takla sağa atmış, bir takla sola.
Kedi şaşırmış… O kaçmış kedi kovalamış, o kaçmış kedi peşinde…
Kendini deliğe zor atmış, kedi arkada kalmış…
Sıçan Soluk Bey dışarıya açılan kapıyı zor bulmuş. Gölün yolunu tutmuş, soluk soluğa koşmuş:
Sevdiğim, canım, cananım, ver elini bana Pıspısa Hanım.
Pıspısa Hanım eşini görünce sevinmiş, heyecanla elini vermiş.
Elleri kavuşamamış. Ne yapacaklarını şaşırmışlar.
Sıçan Soluk Bey kendini suya atmış, kürkü ıslanmış.
Pıspısa Hanım’a sevecen sözler fısıldamış:
Pıspısa Hanım, sen benim canım,
Ben seni alım, bağrıma basım…

Pıspısa Hanım kendini bırakmış, Sıçan Soluk Bey’in sırtını boylamış.
İkisi de sallanmışlar, suya batıp çıkmış, batıp çıkmışlar…
Son bir gayretle kıyıya ulaşmış, birbirine sarılmışlar…
Soluk soluğa oturup dinlenmiş, sevinçle evin yolunu tutmuşlar.

Halil İbrahim Bereketi

03.09.2009

halilibrahim

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.
Büyüğü Halil.
Küçüğü ise İbrahim…
Halil, evli çocuklu.
İbrahim ise bekârmış…
Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin…
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.
Bununla geçinip giderlermiş…
Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.
İkiye ayırmışlar.
İş kalmış taşımaya.
Halil, bir teklif yapmış :
İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
Peki, abi demiş İbrahim…
Ve Halil gitmiş çuval getirmeye… .
O gidince, düşünmüş İbrahim:
Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
Böyle demiş ve
Kendi payından bir miktar atmış onunkine…
Az sonra Halil çıkagelmiş.
Haydi İbrahim. De miş, önce sen doldur da taşı ambara.
Peki abi.
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.
O gidince, Halil düşünür bu defa:
Der ki:
Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.
Ama kardeşim bekâr.
O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.
Böyle düşünerek,
Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.
Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.
Bu, böyle sürüp gider.
Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur.
Karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.
Hatta azalmıyor bile.
Hak teala bu hali çok beğenir.
Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki…
Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.
Şaşarlar bu işe…
Aksine çoğalır buğdayları.
Dolar taşar ambarları.
Bugün ‘Bereket’ denilince, bu kardeşler akla gelir.
Bu bereketin adı: halil ibrahim bereketidir.

EVİNİZE VE HAYATINIZA HALİL İBRAHİM BEREKETİ DİLERİZ.

İşimize ‘sevgi’ katınca

15.07.2009

gununsozu1

Süper market çalışanlarına hitap ettikten yaklaşık üç ay sonra bir akşam üstü Barbara’nın telefonu çaldı.
Arayan kişi adının Johny olduğunu ve marketlerden birinde kasada müşterilerin torbalarını doldurmalarına yardım ettiğini söyledi. Ayrıca Down sendromu olduğunu belirtti ve “Barbara, anlattıkların hoşuma gitti!” dedi.
Johny, Barbara’nın konuşma yaptığı günün gecesi eve gittiğinde babasından kendisine bilgisayar kullanmayı öğretmesini istemişti.
Bilgisayarda, babasıyla birlikte üç sütunlu bir tablo yaptılar. Şimdi her akşam eve gittiğinde bir “günün sözü” buluyor. Bulamadığı zaman da bir tane “uyduruyor!” Sonra bu sözü bilgisayarda yazıyor, bir kaç tane çıktı alıyor, onları kesiyor ve her birinin arkasına ismini yazıyor.
Ertesi gün müşterilerin torbalarını “zevkle” doldururken, her birinin torbasına günün sözünden bir tane koyuyor ve böylece yaptığı işe içten, eğlenceli ve yaratıcı bir biçimde imzasını atıyor.

Bu konuşmadan bir ay sonra marketin müdürü beni aradı.
“Barbara bugün olanlara inanamayacaksın” dedi.
Sabah markete gittiğimde Johny’nin kasasının önündeki kuyruk diğerlerinin üç katıydı! Bağıra çağıra etrafa emirler yağdırmaya başladım: ‘Daha fazla kasa açın. İnsanları buradan daha çabuk çıkarın!’ Ama müşteriler ‘Hayır. Biz Johny’nin kasasında beklemek istiyoruz. Günün sözlerinden almak istiyoruz!’ dediler.
Müdürün söylediğine göre bir kadın müşteri onun yanına kadar gelmiş ve “Eskiden markete haftada bir gelirdim, ama şimdi buradan her geçişimde uğruyorum, çünkü günün sözlerinden almak istiyorum” demişti.
Son olarak müdür bana “Marketteki en önemli kişi kim biliyor musun?” Diye sordu. Elbette Johny’di.
Aradan üç ay geçti ve marketin müdürü beni yeniden aradı. “Sen ve Johny marketimizde büyük bir değişim yarattınız” dedi. “Şimdi çiçek bölümündeki bütün sapı kırık çiçekleri ve kullanılmayan yaka
Çiçeği buketlerini yaşı geçkin kadınların yada küçük kızların yakalarına iliştiriyorlar. Et paketleme bölümündeki bir elemanımız Snoppy seviyormuş ve 50.000 tane Snoppy çıkartması getirmiş. Her et paketinin üzerine bir çıkartma yapıştırıyor. Hem biz, hem de müşterilerimiz çok eğleniyoruz.